Babylon, 2018,
fotoğraf: Emre Adıyaman
Stummfilm um Mitternacht
Gece Yarısı Söyleşileri

Manifold’a bu ay için hiçbir şey yazmamaya karar verdim. Bu ifadenin bir metinde yer almasının ve metni benim düzenlemiş olmam gerçekliğinin ortaya çıkardığı çelişkiden sizi kurtarmak için hemen başka türlü söyleyeyim: Bu ay “Gece Yarısı Sessiz Sinema” etkinliğine giden sinemaseverlerle söyleşiyor olacağım. Söyleşinin katılımcılarından bazısı neredeyse her hafta sessiz film seyreden ve süreç içinde arkadaş olduğumuz müdavimler, bazısıysa yakın zamanda Babylon’u keşfetmiş yeni seyirciler. Evet, Babylon, ilk yazıdan bu yana ısrarla söylemeye çalıştığım üzere, meraklısını tartışmaya, film üzerine laflamaya iten bir sinema kimliği taşıyor. Bu fikirle ben de bu ayki yazının böylesi bir söyleşi formatında olmasını istedim. Seçtiğim beş kişiyle beş dakikalık kısa bir konuşma. Babylon’u bir de onlardan dinleyelim.

---

Laura: Babylon Sineması’nı erkek arkadaşım Pratick’le beraber bu yaz sezonu katıldığımız (o da yanında ve onaylıyor) “Hint Film Festivali” kapsamında tanıdım. Sinemaya ilgim hep vardı ama kendimi hiçbir zaman bir cineast olarak nitelendirmedim. Ben biyologum. Hep öyle arkadaş çevresi olarak filmlere gideriz ve seyrettiğimiz filmler genellikle yeni çıkmış, güncel filmlerdir. Bu sinemayla beraber galiba daha eski filmlere merak sardık, değil mi?

Pratick: Kesinlikle. Ben Hindistan’dan geliyorum. Burada tıp okuyorum. Çoğumuz, filmler o kadar iyi olmasa da büyük bir piyasa olduğundan Bollywood’la büyüdük. Bu filmleri Almanya’da bir salonda göreceğimi hiç tahmin etmezdim. Bir film çıkışı, gece on ikiye yakın sinemanın kapısı önünde tuhaf bir kalabalık gördüm. Film bitmişti, insanlar neden hâlâ buradaydı? Neyi bekliyor olabilirlerdi? Birisine sordum, bu Stummfilm etkinliğinden bahsetti. Müzik eşliğinde sessiz film gösteriyorlarmış, hem de bedava! Biz öğrenciler için bedavanın büyük bir anlamı var tabii (gülüşmeler). Sonrasında zamanımız elverdiğince buraya gelmeye çalıştık.

Emre: Peki Babylon sizin için, zaman zaman ücretsiz film seyrettiğiniz bir sinema salonundan başka, insanların periyodik olarak rastlantıyla karışık film maksadıyla buluştuğu ve sonrasında tartıştığı bir yer mi?

Pratick: Daha iki ay öncesine kadar haberimiz bile yoktu buradan; o yüzden pek bir şey söylemek güç. Ama gördüğüm o ki, burada her hafta sonu buluşan bir sinefil grup var. Biz onlardan değiliz henüz ama sen, bunu iş edindiğine göre öylesin. Seni dinlemeli asıl, sence nasıl?

Emre: Rolleri değiştik galiba! (gülüşmeler) Şaka şaka. Evet, ben bu mekânın uzun vadede, insanların kurduğu tanışıklıkla ilişkili olarak seyircileri birbirine bağlayan ufak bir film topluluğu işlevinde olduğunu düşünüyorum.

Laura: Üstelik galiba 20 avro karşılığında alınan tişörtü giyip gelen herkese sinema bileti %50 indirimliymiş. Her festivalin posteri hazırlanıyor. “Hint Film Festivali” posterini beğenmesem de yakında gösterilecek Murnau filmleri posterleri çok güzel tasarlanmış. Yani bu gibi ufak, ama ince düşünülmüş jestler insanları korkutup kaçırmıyor, aksine birbirine bağlıyor. Ayrıca posteri alıp gece iki gibi uykulu gözlerle metroya yürümek de çok başka bir deneyim.

Emre: Ben şimdi biraz daha bakınayım etrafa, bakalım başkaları ne diyor? Zaman ayırdığınız için çok teşekkürler.

Laura: Biz teşekkür ederiz. Belki önümüzdeki günlerde yeniden karşılaşırız?

***

Emre: Ralph naber ya, ne var ne yok? (Uzun, ince, karizma, havalı bisikletli, 60’larında olarak tasavvur ettiğim Ralph’ten ilk yazımda bahsetmiştim. O işte!)

Ralph: (Tütününü sararken yakaladığım için iki işe birden odaklanmanın yarattığı ufak zorlukla) Ah Emrah, merhaba! İyi, iyi. Sen?

Emre: Emre ben. (Adımı yanlış söylemesine biraz üzüldüm, ama ne önemi var ki…) Online bir magazin var, Manifold diye. İnsanlar mimarlık, tasarım, sanat, gündelik hayat gibi başlıklar üzerine yazılar yazıyor. Ben de bir arkadaşımın teşvikiyle bu dergiye yazar oldum. Her ay Stummfilm etkinliği temalı bir metin yazıyorum. Bu ay ise seyircilerle söyleşi yapayım dedim. Bana biraz anlatsana Babylon’u?

Ralph: (“Siz gençsiniz, nereden bileceksiniz buranın değerini” gibi, kibirle karışmış itici bir edayla) Şöyle bir düşün: Bomba gibi club’lar var bu şehirde. Kim gelir ki cumartesi gecesi 100 yaşına merdiven dayamış sessiz filmlere? Biz emekliler işte. Gençler gitsin istediği yere, haftada bir buraya gelmesi çok iyi geliyor bana.

Emre: İlk ne zaman keşfettin burayı?

Ralph: 1992 yılında tanıdım burayı. O zaman duvar yoktu, ama etkisi vardı. Ben kendi hâlinde, uyumlu bir Ossi’yimdir. Çocukluğumda/gençliğimde de varmış burası. Babylon’a da sinemaya olan ilgim ve Doğu Almanya’ya olan özlemim sebebiyle gelirim. Burası neredeyse her şeyiyle bana eski evimi çağrıştırıyor. (Benim anladığım kadarıyla: Mimarisi, film seçkisi ve ücretsiz etkinliklere olan tavrı…) Son zamanlarda çok fazla insan gelir oldu buraya. Ama ben önceki, pek kalabalık olmayan hâlini daha çok severim.

Emre: Son zamanlarda çok kalabalık oldu diyorsun. Bu iyi bir şey değil mi ama? Değer verdiğimiz bu yerin daha fazla insan tarafından tanınması? Benim iki yıl öncesine kadar böyle bir sinemadan haberim bile yoktu.

Ralph: Doğru diyorsun. Belki ben o kadar genç değilim. Bana gürültülü ve karmaşık geliyor cumartesi akşamları artık.

Emre: Tamamdır. Ben seni bir başına bırakayım o hâlde. Kendine iyi bak. Cumartesileri gelmeye devam et.

***

Frank: Merhaba. Sessiz filmlere öyle her hafta geldiğimi söyleyemem, ama ayda bir muhakkak gelmeye özen gösteririm. Hayatımda böyle az ama düzenli katıldığım etkinlikler olmasını çok önemsiyorum. Babylon ayda bir oluyor, ama böylesi iyi çünkü her ay yenileniyor programları. Beş yıl kadar oldu burayı keşfedeli. İlk zamanlar daha sık gelirdim. Neredeyse bütün posterlerden toplamıştım, bilet biriktirirdim. O sıralar sinema işletmecisi Timothy ile de aram iyiydi. Film öncesi ya da sonrası sohbet ederdik. Anladığım o ki, ki Tim de bana öyle söyledi, her ay yeni bir festival yapıyorlar. Babylon’a yeni film gelmez öyle. Ayda max. iki tane yeni vizyona girmiş film oynar. Gerisi hep yönetmen temalı, senarist, ülke ya da tür temalı festivallerdir. Bir ay sürer festival, genelde de 40 film gösterilir her festivalde.

Emre: Neden böyle acaba?

Frank: İşletme işin kurnazlığını bulmuş bana kalırsa! (gülüşmeler) Toplam 40 filmden 160 gösterim yapıyor bir ayda. Her filmi 4 kere oynatıyor, beş kere oynatması yasak, toplu gösterim oluyor öylesi. Babylon da bunu bilerek, kendisine böyle bir yol seçmiş. Her ay festival olması aslına bakarsan zorunlu, çünkü Babylon herhangi bir sinema salonunun film gösterim telifine ilişkin bir çemberin içine girmeden ancak böyle gerilla taktikleriyle ayakta kalabilir. Her ay yeni bir festival, cumartesi bedava sessiz film, hem de Alex’te… Her filme büyük rağbet olmasa da toplamı alındığında pek de fena kazanmıyor.

Emre: Önceden sık geldiğinizden bahsettiniz. Şimdi de düzenli geliyorsunuz, ama ne oldu da artık sık gelmeyi bıraktınız?

Frank: Sizli bizli konuşmayalım [siezen], ‘sen’leşebiliriz [duzen] (samimiyetin verdiği rahatlık gülümsetti). Aramızda kalsın, ben Babylon’un birazcık ‘solcuyu’ oynadığı kanısına vardım. Tamam, insanlar geliyor buraya, çeşitli filmler oynuyor dünyanın dört bir yanından, parayla arasında eleştirel bir ilişki olduğunu gösteren uygulamaları var. Bunların hepsi iyi şeyler, ama festivallerinde sanki eleştirdikleri şey oluyorlar. Bergman festivali oldu bu yaz mesela. Liv Ullmann geldi konuşmacı olarak. Sinemada kartondan devasa bir Liv Ullmann maketi vardı. Anlatabiliyor muyum?

Emre: Anlıyorum. Hem üyelik tişörtü [Mitgliedschafts-Shirt] de Babylon markası ve üzerindeki önemli sessiz filmlerden resimlerle öyle ya da böyle bahsettiğin türden bir pazarlama kampanyasına katkı sağlıyor.

Frank: Tabii. Poster tasarımlarında da benzer etkiyi görmek mümkün. Sevmiyorum bunu. Ayrıca Babylon’u yakından tanıyanlarca bilinen bir gerçek var ki, sinema çalışanlarının uzun saatler ağır şartlarda çalışmasına rağmen saat başı aldıkları para çok düşük. Bu işte çalışanların kaderi belki de bu, ama Babylon ‘solcuysa’ eğer, çalışma şartlarına neden eşitliği getirmiyor?

Emre: Haklısın. Emek eşitsizliği çok önemli bir konu ve hiçbir şekilde atlanmaması gerekir. Senelik izin süresi çok düşük diye bir dedikodu da dolaşıyor. Bunu bir kenara yazdım. Ancak yine de bir kurum olarak Babylon’u, sadece yüksek bütçeli blockbuster film gösteren sinemalarla kıyaslayınca, onda olumlu bir nitelik görüyorum. Onu kategorik olarak reddetmektense, olumsuz taraflarını, olumlularıyla beraber düşünmek gerekir.

Frank: Olabilir.

Emre: Eleştirel yorumların için teşekkürler, iyi seyirler sana.

***

Andrea: Sessiz filmlere karşı her zaman bir sempatim vardı. Onların bizi kendi gerçekliğimizden uzaklaştıran tuhaf bir etkisi var. Oyuncuların hareketi mesela, hiç doğal değil. Hiç konuşmadan, aşırı derece abartılı oyunculukla öyle etkili bir atmosfer yaratıyorlar ki… Üstüne bir de canlı müzik eklenince bu etki ikiye katlanıyor. Seyrettiyseniz bilirsiniz: Babylon’da çok eski bir org var. Yeni restore edilmiş. Orgun yanına gidip üzerindeki tuşlarda yazanlara bir bakın. Tren, dörtnala koşan at, kuş cıvıltısı, zil sesi… Ses yapay, oyunculuk abartı, film siyah beyaz… Sokakta hiç rastlayamayacağınız bir başkalık var. Ben gündelik yaşamımdan başka bir şey görmeye geliyorum buraya.

Emre: Peki gece etkinliği ya bu, film çıkışı eve gitmek zor olmuyor mu?

Andrea: Frankfurter Tor’da oturuyorum. Alex’ten U5 metrosuyla beş on dakika sürüyor. Çok yakınım anlayacağınız. Uzak otursaydım belki buraya gelmeden önce biraz düşünür, evime yakın yerlerdeki ilginç sinemaları tercih ederdim.

***

Maya: Öyle zaman zaman buraya gelirim. Bugün de arkadaşlarla beraber gelelim dedik. Lisans zamanı bir yıl Marsilya’da Erasmus yaptım Orada harika zaman geçirdim, çok iyi arkadaşlıklar edindim. Bu hafta da, şansa bak, onlar (Jeanne, Anna ve Samuel yanında) beni ziyarete geldiler. Üstüne üstlük Marsilya’dan tanıdığımız bir DJ de Babylon’da filme eşlik yapacakmış. (Demir At [The Iron Horse, John Ford, 1924] filmine bu hafta Anna Vavilkina değil de Raphaël Marionneau eşlik etti. Bana da sürpriz oldu.) Bütün rastlantılar üst üste gelince, fırsat bu fırsat, gelelim dedik.

Emre: Bana da sürpriz oldu. Ne tür müzik yapıyor Raphaël?

Maya: Çok rahatlatıcı bir müziği var. Daha çok chill-out tadında.

Emre: Daha ne kadar Berlin’desiniz peki?

Anna: Kasımın beşinde döneceğiz. Öncesinde cadılar bayramı kutlaması varmış…

Maya: Katerblau’da.

Anna: Evet, oraya gideceğiz. Sonra yine, Babylon’da da 31 Ekim’de Nosferatu (F.W. Murnau, 1922) filminin özel gösterimi var, ona gelmeyi çok istiyoruz.

Emre: Süper! İyi eğlenceler o zaman. Tanıştığıma memnun oldum.

---

21 ve 28 Ekim gecesi birçok insana Babylon’u sordum. Kimisi uzun uzun kendi deneyimlerinden bahsetti. Kimisiyse, adının gizli kalacağını temin etmeme rağmen konuşmaya çekindi ama —herkesin yorumunu buraya koymasam da— birçok insan bu salonun kendi yaşamındaki özel yerini benimle paylaşma inceliğini gösterdi. Böylece ben de, hevesle geldiğim bu sinema salonunun farklı yaşlarda insanlardan oluşan bir kitle tarafından önemsendiğine bir kez daha şahit oldum.

Berlin, Emre Adıyaman, gündelik hayat, sinema, Stummfilm um Mitternacht