Stummfilm um Mitternacht
Hayalet Fayton
Körkarlen [Hayalet Fayton],
Victor Sjöström, 1921,
kaynak:
That’s My Entertainment

İç mekân. Gri tonlama. Kimsesizler evi. Ölüm döşeğinde bir kadın. İsmi Edit. Ailesi etrafında, ağlamaktan göz pınarlarında su kalmamış, perişan olmuşlar. Kâbuslarından kan ter içinde uyanan kadın yanına annesini çağırıp eve derhal bir meczubun gelmesini istiyor. Çığlık çığlığa! “David Holm nerede?”

Cuma gecesi aynı uykudan şiddetle uyandı genç adam. Ya sıcaklardan olsa gerek ya da böbrek ağrısından, yattığı yerde fena kıvranıyordu. Aklına hemen bir ağrıkesici almak geldi. Sonra koştu banyoya, doldurdu küveti yetmiş derece su, içine daldı. İyi geldi sanki bir süre ama belirli aralıklarla sancı bastırıyordu. Yerinde duramadığından voltaları esnasında yürümenin iyi geldiğini fark etti, gece yarısı öncesi attı kendini dışarı. Alabildiğine düzlük olan Tempelhofer Feld’e varmak istiyordu. Esas niyeti evden düz devam edip Südstern metro durağındaki bisikletçinin köşesinden sol yapmak olan genç, mezarlığı görünce durdu ve hiç tereddüt etmeden mezarlığın içine daldı. O akşam dört tane gözü vardı. Böylesi bir hastalıkla sıcaklar birleşince ister istemez dışarıdaki gerçeklikle zihninde tasarladığı gerçeküstü figürleri çifte pozluyor, imgeler iç içe giriyordu. Çift görüyordu.

Sessiz, her daim siyah ve ağır, nemli havası olan bir mezarlıktır orası. Gece zifirinde uyuşturucu satıcılarının mekânı… Akşam yürüyüşe çıkanlar, diskocular-barcılar evlere dönerken yolları bu mezarlıktan geçerse esrar satıcısı çete muhakkak başlarına üşüşür. Bunları bilen gencin etrafında beş gözlü, kafasında tek bir kulağı olan, renkli kanatlı, yılan dilli, şişman sıçanlar süzülürken bir gözü aniden ileriden yavaşça, süzülerek gelen faytona dikildi. Önce yerde sıcaktan kokmuş ve etrafını sinekler kaplamış bir kadın cesedi gördü, bir süre sonra onu yerden alıp faytona bindiren karanlık bir sürücü.

Yılbaşı akşamı. Gece yarısına yirmi var. Dış mekân. Lacivert tonlama. Hayaletlerden korkmazsınız, değil mi? Mezarlık başında üç şarapçı var. En sağdaki David başlıyor söze: “Çok önceleri Georges diye bir arkadaşım vardı, esaslı bir adamdı, yaman…” Gece yarısı korkunç mezarlık atmosferine komik bir müzik eklendi ve böylelikle tuhaflık bine katlandı. “Varlıklı bir ailenin çocuğu. Nezih bir üniversitede tahsil görmüş. Bilgili ve görgülü bir beyefendi. Ama tam yılbaşı gecesi başına tuhaf bir şey gelecek.”

Flashback. Gece yarısına az kalmış. İç mekân. Sepya tonlama. Yeni yıl gecesi arkadaşları bir lokalde kâğıt oyunu oynarken Georges derin düşünceye dalmış, göz kapakları sonuna kadar açık, korku ve telaş hâlinde uzaklara acı acı bakıyordu. Ötekiler ise masa başında, Georges’un durumunu hiç anlamıyor, hatta onun bu değişik hâline gülüyorlardı. Oyuna devam… Ama Georges kenarda korkudan büzüşmüş, sırtı dönük duruyordu. Biri hile yapmış olsa gerek ki, aniden bir kavga koptu. Masa birbirine girdi. İtekleşmeler, yumruklar, bağrış çağrış… Georges: “Durun! Ne ediyorsunuz, yılbaşı akşamı, yılın son gecesi. Bu gece kim ölürse Ölüm’ün faytonunu o sürecek!” DAM DAM DAM DAAAM!!! Harap olmuş şekilde başını avuçlarının arasına aldı Georges. Biraz durduktan sonra: “Eski bir fayton vardır…” diye söze başladı. Flashback. Dış mekân. Lacivert tonlama. Kıvrımlı bir yolda yavaş ‘s’ler çizerek ilerleyen bir fayton belirdi. Dizginleri elinde tutan, herhangi sıradan bir sürücü değil ama. O, Ölüm’ün hizmetindeki bir adam. Üst üste pozlanmış bir çekim. Bir arka plan var, mat, bir de önde saydam duran fayton ve faytonun sürücüsü. Başı önüne eğilmiş, yorgunluktan bitap düşmüş hâlde çünkü onun için tek bir gece dünyada tam yüz yıla denk düşer. Ve gece gündüz demeden küf ve rutubet içinde, efendisinin emirlerini yerine getirmek zorunda. Yamuk bir plan. Fayton sağ üst köşeden, yukarı doğru ilerliyordu.

Yoruldu genç adam. Yürümek iyi gelmişti ama hastalığına. Tempelhofer Feld’e güçbela vardı, içindeki çiçekli yere oturup biraz soluklandı. Gece yarısına var daha. Uzaklardan süzüle süzüle, yetmişlerinde, Filistinli bir nene geliyordu. Uzun boylu, uzun saçlı, üzerine bol olan yırtık kıyafetleriyle yanına oturdu gencin. Hayatı boyunca gülmüş sanki. Ama bir insan hayat boyu durmaksızın nasıl gülebilir ki? İşte öyle, bütün duyguların iç içe girmesiyle bulamaç olmuş, kahverengi bir gülüş vardı yüzünde. Anlatıyordu, çay değil de viski içip kendi yaşındaki dedelerle flörtleşmek istiyormuş. Ama mübarek Cuma’ydı o gün, yapamaz ki…

Yani bu fayton nereye giderse, oraya keder ve umutsuzluk götürüyor. Şimdi bir evin önünde durdu. Ev gözüküyor ama fayton yine hayalet. Evde bir adam var, çalışma odasında, bir elinde sigara, öteki eliyse çekmeceye uzandı ve silahı kavradı. İşte o anda sert bir vurmalı çalgı eşliğinde faytonun sürücüsü kapının içinden geçti. Çalışma odasına girdi. Evdeki adam boylu boyunca uzanmış yere, yanında da silahı duruyordu. Belli ki sürücü ölüyü kucaklayıp faytona bindirecek. Kaçmak yok. Çaresizce görevini yerine getirmek zorunda. Cesedi arabanın arkasına sıpıtıp yoluna kaldığı yerden devam etti.

Şimşek, fırtına… Afan tufan! Hayalet fayton hiç istifini bozmaksızın tüm heybetiyle denizin üzerinde. Sürücü, cesedi denizin dibinden toplayıp layık olduğu yere, arabanın arkasına taşıdı. Devamında şehre geri dönmek zorunda zira o gece birçok kişi öldü. Kaybedecek zaman yok.

“Neden korktuğumu anlıyor musunuz şimdi! Yılbaşında başıma böyle vahim bir şey gelecek diye!” diyor Georges.

Georges’un tuhaf bir şekilde korktuğu başına geldi, yeni yıl gecesi öldü. David’in hikâyesi de dehşetle bitti böylece. Ritüel bu ya, şaraptan bir yudum alındı. Devamında nereden geldiği bilinmeyen bir sarhoş dalaşması başladı, hırgür, şiddet, vurdu kırdı… David bir ayyaş arkadaşıyla kavgaya tutuşmuşken ötekisi kenardan aldığı şarap şişesini David’in kafasına geçirdi. Zamanın tırpanına kimse karşı koyamaz, çanlar çalıyordu tam o sıra. Saat on iki. Yamuk bir kadrajda fayton ilerliyordu David’in yanına doğru. Saydam figürün temsil ettiği ruhu şaşkınlık içerisinde yavaş yavaş vücudundan çıkıveriyordu. Etrafta gerilimli gıcırtı sesleri. Kulaklarını tıkıyordu David hâlâ başına ne geldiğinden bihaber. Ses kesiliyor ve karşısında sürücüyü görüyordu. Hayalet. Georges? Eski dostu! Piyano sesleri. Durum iyice dramatikleşiyordu. “Gözlerime inanamıyorum, sen misin David beni görevimden azat edecek!” David artık ölüler arasına karışmıştı, bunu hazmetmek zordur tabii. Hayatı flashback’ler ve dissolve’larla gözler önünden geçiyordu. Filtreler, ışık teknikleri, kesmeler… David’in hayatından parçalar: Ergenken annesine trip atıyor, Georges’la iş yaşamında, kırlarda ailesiyle piknik yapıyor, meczup arkadaşlarıyla avarelik ediyor… Yine sarhoşluktan girdiği hapiste gardiyan onu başka bir hücreye götürüyor.

“Gelsene bana!” Bu söz kilittir. Hele de işler pek yolunda gitmiyor ve karşılıklı gerginlik telefonda hararetle hissediliyorsa. Gecenin bir vakti sevdiğin seni evine çağırıyorsa mide bulantısından kusarsın önce kalbini, sonra aklın başına geldiğinde geri yutar, heyecanını bastırmaya çalışır, düşünür ve çantanı hazırlarsın. Bisikletin hâlâ bozuktur hâliyle, güvendiğin birisine, ne yazık ki o Imogen’dır, emanet etmişsindir ve o da Berlin’in Harlem’i olan Hermannstraße’ye kilitleyivermiştir. Çalarlar tabii tekerlekleri oradan ve çaresizce Tanju’nun geri yaparken gıcırdayan kamyon tipi bisikletine kalırsın. Gıcırdaya gıcırdaya külüstürle gidersin işte sevdiğinin yanına. Şansa bak ki, Tempelhofer Feld kestirmedir ve vakit kaybetmeden oranın karanlığından geçip gidersin Emser Straße’ye. Yol üstünde, aynı çiçekli yere oturup soluklanan beti benzi solmuş, sol eliyle böbreğini ovan genç adamla yanındaki, örgülü turuncu-beyaz saçlı kara kuru neneyi görürsün. Nene sanki kendinden geçmişçesine dans ediyor.

“Change”, Jamila & the Other Heroes,
canlı kayıt, Artistania, Berlin, 2017

Hapisten çıkan David. Büyük bir mutluluk ve beklentiyle evine, eşinin yanına giden David’i ne yazık ki bomboş duvarlar karşıladı. Komşular durur mu, hemen yetiştirdiler “eşin kaçtı gitti” diye. Öfke ve hüzünle karışık bir duygu David’inki. İşte bu vahamet onu sokaklara sürdü ve sonrası sokak, şarap ve çöpün dibindeki bozuk yumurta yeşili kokusu…

Dış mekân. David ve Georges dertleşiyorlardı. Georges bu sefer onu bir önceki yeni yıla, David’in kederini sırtlanıp bu şehre geldiği zamana götürdü. Flashback. Tarumar olmuş, kalacak hiçbir yeri olmayan David son çare bu kimsesizler evine sığındı. Edit’le de orda tanıştı işte. Evin çalışanı Edit, ona bir yatak verdi. Kendisini güvende hisseden David ise o gece melek gibi uyudu. O arada Edit onun yırtık paltosunu dikmiş, başucuna koymuş bile. Ertesi gün Edit David’e sıcak kahve getirdi. Bütün güler yüzüyle ona “kal burada” demek geliyordu içinden ama daha sözlerinin boğazında düğümlenmesine fırsat bile vermeden çekip gitti David. Sokakların kirini yutmuş bir kere, kimse, aşk bile tutamıyordu onu. Ama Edit: “Gitmeden önce bana bir söz verin. Beni seneye ziyarete geleceksiniz! Anlaştık mı?”

David pişmanlığın azabından kaçamazdı artık, tıpkı Ölüm’ün sürücüsü olma görevinden kaçamayacağı gibi. Vücut hapishanesinden çıkan David yeni görevi için faytona bindi.

Ölüm faytonu Edit’in kapısına dayanmıştı. Ölüm sürücüsü Georges, David’i elinden tutup Edit’in yanına sürüklüyordu. Edit: “Ölüm bu! Erken geldi!” Ölüm fedaisi Georges, kapüşonunu çıkarak Edit’in yanına yaklaştı. Edit korkmuyordu ki ama ondan. “Ölüm! İnan ben senden bir nebze olsun korkmuyorum, yalnız görüşmem gereken birisi var. Bir yıl önce sözleştik. Onu seviyorum ben. Seviyorum!” Drama kuvvetleniyordu. David kenarda mahvolmuş, gözleri deliye dönmüş, ölümün hizmetkârının kararını bekliyordu.

Hava aydınlanırken ince beyaz çarşaflar arasındasın. İfadesiz gözlerin tavandaki irili ufaklı çatlakları takip etmek suretiyle epeyi çirkin olan kartonpiyere ulaşıyor. Yanında Filistinli nene var, eli ağız hizasında, sabah esintisinden üşümesin diye başını örtmüş, düzenli nefes alıp veren bir yolculuğa dalmış. Kimbilir rüyasında ne görüyor! Gece ağrılarından bitap düşmüş genç adamsa, nenenin yanına kıvrılmış yatıyor. Üç saat sonra gelecek sancıdan habersiz şimdilik huzur içinde uyuyor. Jamila var hemen yanında, açık kızıl saçlarından tanıyorsun, ama sırtını dönmüş. Gözleri başucundaki sehpada geceden kalma kadehler ve dağınık şekilde duran meyvelere boş bakıyor. Odaya kötü bir şeyi beklemenin tuhaf huzursuzluğu hâkim. Tik tak, tik tak tik tak, tik… Saat sesleri. Uzaklardan faytonun akrep, yelkovan ve saniyeye karışmış teker gıcırtısı duyuluyor.

---

Önceki Yazıya Gelen Eleştirel Notlar:

Ozan (Bornova/İzmir): Yazdıklarını oldukça başarılı buluyorum. Ne açıdan başarılı buluyorum: Yazıların sinemaya dair her şeyi barındırıyor. Sadece yapısal bir sinema anlatımı değil. Yaşamsal bir süreç yumağı sunuyorsun. Sadece okurken film inceleme açısından detay isteği duydum biraz daha… Bir küçük düşünce daha: Kendi hareketini daha duygularla ve insanileştirerek anlatıyorsun, diğer şeyleri mekanik anlatıyorsun. Belki hepsini tek bir edebi üslupta buluşturabilirsin.

Emrah (Wuppertal): Bir şey kafama takıldı: “Willst du schöne Mädchen seh’n Musst’zum Witwenball geh’n [Güzel hanımlar görmek istiyorsan Witwenball balosuna gitmen gerek].” Burada Witwenball özel isim mi yoksa “dul kadınlar balosu” mu? İstersen bir sonraki yazında Witwenball’e dipnot işareti koy ve aşağıda anlat. İlginç bir detay olduğunu düşünüyorum. Eski Berlin’i ve o yılların havasını yansıtmaya yardımcı olacaktır.

Dilay (Güzelbahçe/İzmir): İzliyormuşçasına okudum. Yalnız biraz daha Emre’nin bakış açısına yerleşmiş, sinemayla deneyimin iç içe geçtiği bir yazı okumak isterim.

Ulaş (Alsancak/İzmir): Ben açıkçası insan olmaması fikrinden rahatsız olmadım. Şahsen filmin Berlin’in ruhunu vermek istediğini düşündüm ve bu yüzden insana gerek yok. Boş bir şehri gezerken ambiyans da olmaz tabii ki.

---

Notlara Cevaplarım:

Öncelikle metnimi detaylı okuyup benimle yorumlarınızı paylaştığınız için teşekkür ederim. Zaman zaman önceki yazılarım hakkında gelen soruları/eleştirileri dilim döndüğünce cevaplamaya çalışacağım.

Ozan’a: Metnimin çift katmanlı olduğuna sonuna kadar katılıyorum. Hedefim iki bileşenli bir içeriğe sahip bu diziyi öyle bir oluşturmak ki, deneyim ve sinema iç içe girsin, erisin, kaynaşsın ve okur hangisinin sinema hangisinin deneyim metni olduğunu öyle kolaylıkla tayin edemesin. Bu metinde biraz bu karşıtlık ilişkisini (film vs. deneyim) kırmaya teşebbüs ettim. Takdir senin.

Emrah’a: Doğru diyorsun, Witwenball balolarının ne olduğunu açıklamak gerekecek anlaşılan.

Birçok kadın eşlerini ya da nişanlılarını savaşta kaybettiği için Birinci Dünya Savaşı sonrası cumartesi akşamları düzenli olarak Witwenball adı verilen “dul kadınlar balosu” tertip edilirdi. Birçok erkek savaşta öldüğü için yalnızca kadınların katıldığı bu baloda kadınlar kadın kadına dans ederlerdi. İlk dul kadınlar balosu 1919 yılında Niedersachsen eyaletinin Soltau şehrinde gerçekleşti. Sonrasında fazla katılım olduğundan başka şehirlere de açıldı Witwenball. Filmde görmüş olduğunuz Berlin’deki dul kadınlar balosu da ilk olarak Clärchens Ballhaus’da düzenlenmiştir.

İlginç bir organizasyon! Daha fazla bilgi için Almanca bilenleriniz Duden sözlüğüne bakabilir.

Dilay’a: Bir sonraki yazılarım daha Emreli olacak gibi bir his var içimde. Bu yazım hakkında ne düşünüyorsun? Risk aldım böylesi deneysel bir işe kalkışarak ama olsun… Üslup deniyoruz!

Ulaş’a: Balázs ve Kracauer kadar aşırıya kaçmasam da ben de kentin temel bileşeninin insan olduğunu düşündüğüm için insan manzarasız bir filmin eksik bir kent biyografisi olduğunu düşünüyorum. Konu hakkındaki pozisyonum budur. Ama senin gibi düşünen teorisyenler, yönetmenler de yok değil (bkz. A. Trotz, W. Ruttmann. Bazin içinse genel bir dışavurumcu sinema geleneği).

Berlin, Emre Adıyaman, Hayalet Fayton [Körkarlen], Stummfilm um Mitternacht