Stummfilm um Mitternacht
Garson

Tag (1), Nacht (4), Zwickel (105), Naturtrüb (8), Alsterwasser1 (14)2… Siparişleri yazdığım, elimdeki saçaklı, ufak not defteri dolmuş vaziyette; oradan oraya dolanıyorum. Yan masaya servis edilecek yemekler mutfaktan çıktı, çoktan soğudu bile. Masa huzursuzlanmaya başladı. Bana bakıyorlar, bense yargılayacak suratlarından gözlerimi kaçırıyorum. Eyvah! Gözlerimi kaçırdığım yerde kalabalık bir ekip, bana sarhoşça hesabı isteme jesti yapıyor. Daha beş kişiye servis edilecek biralar bekliyor barda, köpükleri kurudu… 

“Hässliches Bild” (çirkin resim) masası
ve çirkin müşteriler. Böyle söylüyorum çünkü bütün kibirleriyle on saat oturup garsonları aşağılamaları yetmiyormuş gibi bir kuruş bahşiş bırakmadılar.

Siparişleri kasaya girmem gerek, önümde ise işe yeni başlayan garson kafilesi, hangi içkinin kaç numara olduğuna bakıyor listeden. Amatör ekibi kuyrukta beklerken kim ne sipariş etti, onları unutmamak adına zihnimde taklalar atıyorum. Bir taraf yemek bekliyor, öte taraf hesabı istemiş; konser başlayacak diye ortada tuhaf bir kalabalık… Mola yok, beş saattir kesintisiz çalışıyoruz. Bütün bu stresin üzerinden gelmeye çalışmamız bir yana dursun, bir tarafta da barın sahibi, cehennem yüzlü Olaf’ın bizi cezalandıran bakışları var. Biralar tepsinin üzerinde… Niyetim içkileri servis edip boşları toplamak. Slalom hareketleri yapmaya çalışıp ‘kafası bin beş yüz’ ekibin içinden geçiyorum. VE ŞANGIIIR! %$=%){§/&%&§9=)&/“? Sonrası slapstick zaten.

Restoran işi işte! Gözünüzün önüne Roscoe “Fatty” Arbuckle ve Buster Keaton’ın başrollerinde olduğu bir kısa film olan Aşçı [The Cook, Roscoe Arbuckle, 1918] gelsin. Aşçı (“Fatty”), önündeki çuvallarca patatesi soyuyor, bulaşıkçıysa kan ter içinde dağ olmuş tabakları yıkıyor. Öte yandan köpek, tabakların üzerinde kalmış kırıntıları süpürüyor ama o da bu işi sanki keyifsizce yapıyor. Masalara yansımayan bir telaş ve yorgunluk var, çünkü elit kesim içeride şıkır şıkır giyinmiş, etraftakilere salon dansı marifetlerini sergiliyor. Garson (Keaton), hiçbir şekilde şamatadan haz etmeyen, sanki buna programlanmış bir ailenin babasına şarap servisi yapıyor; fırsat bulduğunda ise vestiyerdeki kızla flörtleşiyor. Restoran sahibi bu ufak molaların farkına varıyor tabii ve onu, işini yapsın diye sinirle karmaşanın içine atıyor. Bu stres içinde çalışmaya alışkın aşçımız ise, sanki bir sirkte çalışıyormuş gibi mutfak aletleriyle akrobasi yapıyor.

Ya da Josef von Sternberg’in New York Rıhtımları’ndan [The Docks of New York, 1928] bir sahneye bakın. Seferden dönen geminin kömür işçileri New York’ta bir rıhtıma demir atıyor. İlk hedef tabii ki yalnız ve çetin geçen bir yolculuk sonrasında eğlencenin dibine vurmak. Gece dört dönüyor, sanki insanlara kükrüyor! Bizim ana karakter yaman delikanlı soluğu bir lokalde alıyor. Barda takılan bekârlar, pistte dans eden çiftler, gözleriyle ateş eden zamparalar, kâğıt oynayan ayyaşlar, parası çıkışmadığı için mekândan atılan sefil, yemek servisi ve havada uçuşan kadehler…

Bir örnek daha vereyim. Seyretmeyenimiz yoktur herhalde Şehir Işıkları [City Lights, Charlie Chaplin, 1931] filmini: Kör kadın, sarhoş olduğunda başka ayık olduğunda bambaşka zengin adam, tabii ki sanayileşme ve ağır yaşam koşulları ve kendisini sürekli farklı durumlar içinde bulan ve bu durumlara ayak uydurmaya çalışan bizim serseri. Neyse, yine bir gece eğlencesinin düzenlendiği bir restorandayız. Ayyaş adam, Şarlo’yu peşinden sürükleyerek partiye getirir. İkisi de körkütük sarhoş değilmiş gibi, bir de binbir çeşit insan ve garip gurup dans ediyor etrafta. O kafayla etrafı nasıl da karıştırıyorlar! Bir süre sonra spagettileri geliyor. Tam yiyeceklerken bir kutlama başlıyor. Etrafta konfetiler, saçaklı süsler ve işte o meşhur sahne: Spagetti diye süsü hüpletmeye başlayan Chaplin. Yemek bitiyor, sonra kutlamaya katılıyorlar. Etraf ama nasıl dağınık, nasıl karmakarışık…

Neden bunlardan bahsettiğimi birazdan anlatacağım. Ama önce sizlere bu ayın mevzusu olan “Sessiz Film LIVE Festivali”nden bildireyim. Dokuzuncusu gerçekleşti bu yaz: America First! Öncekiler: “Chaplin Bütün Filmleri” (2011), “Buster Keaton” (2012), “Lubitsch & Heymann” (2013), “Arzu ve Korku” (2014), “1. Uluslararası Sinema-Orgu-Yarışması” (2015), “Sovyet Avangard Sineması” (2016), “Vive la France!” (2017). Fransa’nın yüzyılın başlarında sinemanın ilk teknik donanımlarını icat eden ülke olarak erken sinema dönemine egemen olduğu zamanın biraz sonrasında, 1915–1929 yılları arası Amerika Birleşik Devletleri de aksiyon, western, komedi, korku, suç filmleri gibi alanlarda dünya pazarında ‘geç de olsa’ layık olduğu yeri aldı ve hatta sonrasında sinemanın seyrini belirleyecek film standartlarını oluşturdu. Böylesi bir kurucu ilkeye sahip olan Amerikan sineması, ilk örnekleriyle beraber “9. Sessiz Film LIVE Festivali” kapsamında 30 Ağustos– 09 Eylül tarihleri arasında Babyloncuların karşısına çıktı.

Charlie Chaplin, Buster Keaton, Harold Lloyd, D.W. Griffith, Josef von Sternberg, John Ford, Babylon’un onur seyircisi Ernst Lubitsch gibi 1910, -20 ve -30’lu yılların sessiz filmlerinin öncü figürleri, toplam 36 filmle gece gündüz Babylon’da gösterildi. LIVE denmesinin de bir mânâsı var tabii: Önceden alışıktık bizim çılgın orgcu Anna Vavilkina’ya. Şimdiyse iş daha ciddiye bindi ve Avrupa’nın başka sinemalarından orgcular bize deplasmana geldi. Camille Phelep (Roscoe’nun kilolu vücudu, el göz koordinasyonu ve komedi ritmine uygun bir doğaçlama modeli sundu bize), Johannes Lienhart, Uwe Schamburek (çerçeve çerçeve Buster Keaton’un General filmine çalışmış sanki zalim), David Schirmer, Ekkehard Wölk, Michael Wooldridge on gün boyunca filmlere ses oldular.

Yorckschlösschen 1900 başları,
kaynak: Yorckschlösschen

Berlin merkezden Kreuzberg’e sıçrayalım. Yorckschlösschen 1203 yıldan uzun bir süredir hizmet veren tarihi bir caz bar. 60’lı yıllarda daha çok burjuva kesimin gittiği bir lokalken 70’lerde kurumsal kimliği değişiyor ve sanatçıların buluşma noktasına dönüşüyor. O zamandan bu yana duruşlarında da pek bir şey değişmemiş. Bu bara gençler de yaşlılar da takılır, zengini de yoksulu da… Herr Schmidt mesela, varlıklı bir avukat. Ailesiyle her cuma günü müzik dinlemeye gelir. Her geldiğinde en az dört beş saat oturur. Hâliyle yiyecekler, içecekler havada uçuşur on kişilik masada. İyi de bahşiş bırakır. Garsonlar da Schmidt’in masasını kapmak için çeşitli alicengiz oyunları oynarlar aralarında. Öte yandan Schmidt’le aynı yaşta olan Mischa’ysa bir Kreuzberg çocuğu.4 Ve tabii ki benim müşterim, çünkü arkada geyiği kral olur Mischa’nın. Her gün elindeki kuruşlarla kendisine bir yaşam kurmaya çalışıyor diye, geldiğinde ona bir bira ile sevdiğim bir vodka shot veriyorum el altından. O da bana peçetesine sardığı cigarillo’sundan ikram ediyor.

Yorckschlösschen, 2018
Mutfağın telaşına rağmen
gülmeyi eksik etmeyen
Rainer ve Selvan
Barı otuz yıl önce yeni sahibi Olaf’a devreden Wolfgang, Gerlinda ve Jürgen. Kuytu köşede kendilerine ayrılmış
masaları var. Her akşam gelirler.
Wolfgang Kölsch, Gerlinda ufak Becks, Jürgen ise şişe Becks içer.

Kırk yıldır her hafta en az dört konser var mekânda. Genellikle caz, swing, özellikle siyah ritimler ve blues, ve hatta New Orleans cazı ve soul mekânın çaldığı müzikler. Tarihi bir bar olduğu için iç döşemeleri eski ve duvarlarda kırk elli yıl öncesinin ilan ve posterleri asılı. En arkada bir sigara otomatı var mesela, ondan sigara almak için bardan bir anahtar almanız gerekiyor; o kadar eski anlayacağınız. Masa üzerlerinde Almanya ve uluslararası caz dünyasının efsanelerinin resimleri var. ‘Ziyalama’ olasılığı yüksek ama, şef garson Sarah’nın dediğine göre 80’lerde Nina Simone bile gelmiş Yorckschlösschen’e.

Sahne ve Yorckschlösschen’de çalmış meşhur cazcılar köşesi

Konserler akşam dokuzdan gece bire kadar sürüyor. İçerisi tabii tıklım tıklım. Hele eğlenceli bir grup çalıyorsa! Geçen yıla kadar garsonların boyunlarında düdükleri varmış, kalabalığa “ben ve tepsimdeki sekiz bira geliyor, yol açın” demek adına. Şimdi de aynı kalabalık var, ama düdük yok.

Babylon’da, So This Is Paris (E. Lubitsch, 1926) çıkışı kapıda Stephan’la bunu konuşuyorduk: Bütün o ses, kameranın konumlandığı yer ve kurgu bileşenlerinden farklı olarak komedi filmlerindeki kalabalık mizansenin yarattığı imgeler çokluğunun öyle bir etkisi var ki, slapstick komik olayının yaratılması da bu nesneler karmaşası ve mekân içerisindeki kalabalığın birbiriyle ilişkisi yardımıyla gerçekleşiyor. Bir işi yapmakta ciddi ve dirayetlisin, fakat etrafında gerçekleşen eylemler istemediğin boyutlarda ilerliyor ve kendi eyleminin bir noktasında hata yapıyorsun. O hatayı telafi ederken (diyelim ki taşıdığın bardakları düşürdün ve toparlamaya çalışıyorsun) başka bir hata meydana geliyor (yere eğilmişken kıçına sarhoşun birisi bastonuyla çarpıyor ve tepsin yeniden yerlerde). Bunu da hallettin ama yine de başka bir eylem, ilk eyleme kaldığın yerden devam etmene mâni oluyor (kalkarken elinle yaşlı, zengin ve kibirli bir kadının peruğunu düşürüyorsun) ve onun devamında başka bir eylem önündeki domino taşını etkisiyle düşerek seni büyük bir azimle yerine getirmek istediğin görevinden saptırıp tuhaf ve komik bir yöne sürüklüyor (peruğa başka bir garson basıp sahneye düşüyor ve konser berbat oluyor vs.). Bardaklar, tepsi, baston, peruk, orkestra, müzik aletleri… Restoranlar da bu karmaşanın mabedi rolünde olsa gerek ki, 20’lerin sessiz filmlerinde birçok komik öğe restoranda yaratılıyor.

So This Is Paris, Ernst Lubitsch, 1926

Aynı kalabalığın gecesi saat üçte işi bitirdik, sandalyeleri ters çevirip masa üzerine dizeceğiz. Sanatçılar sahneye çıktı; bu sefer biz ve kendileri için mırıldanmaya başladılar. Mekân doluyken de benzer duygulanımlar içerisindeyim, ama tüm stres geçip yorgunluk birasından bir yudum aldığımda başladı geçmişe yolculuğum. New Orleans Rhythm Kings, King Oliver’s Creole Jazz Band, Jelly Roll Morton, King & Carter Jazzing Orchestra’dan şarkılar çaldılar ve sanki aniden filtrem değişti. Etrafta bugüne dair hiçbir şey görmez oldum, salonda bir tek Amerika’dan ucuz ama keyifli caz manzaraları vardı. Mekân zaten eski ve yeterince salaş. Efsaneler duvarlardaki posterlerden, masalardaki resimlerinden hortladılar da bütün etrafı kapladılar sanki.

Duvardaki afişlerden örnekler ve
29 Nisan 1998 akşamındaki deneyimlerini paylaşmış caz grubu üyelerinden
Billy, Apollo ve Tom

Bir garsonluk deneyimiyle başladım, “Stummfilm LIVE Festival” hakkında film gazeteciliği benzeri ufak bir bölümle devam ettim ve Yorckschlösschen’i tanıttım sizlere. Bu üçünün öyle ya da böyle birleştiği 20’ler komedi filmleri temalı bir yazı derlemeye çalıştım. Film odaklı bir yazı beklemiş olabilirsiniz, ancak ben daha çok Babylon ve Yorckschlösschen gibi kurumların geçmişi restore ederek nasıl yeniden, bu sefer eleştirel tüketime soktuğunu ve bunu gerçekleştirirken mekân deneyimiyle bizi zamanda nasıl yolculuğa çıkardığını anlatmaya çaba gösterdim. Karşılaştırmak mübahsa: Sözün özü, Türkiye benzeri yerlere kıyasla büyük Batılı şehirlerde —bütün yüksek teknoloji üretiminin beşiği olmalarına rağmen— geçmişe yolculuk yapmak; kâr amaçlı, hızla ve özensizce hazırlanmış tabelalar arasında sürekli değişen yaşamlardan bir nebze olsun soluk alıp eskinin kendisine yeten, sade, fakir ama parıltılı gece eğlencelerine yelken açmak daha mümkün gözüküyor. Kimisi, böyle mekânların hâlâ varlıklarını sürdürüyor olmalarını, refah toplumunun kendisine yaşanılası bir dünya oluşturmak maksatlı, toplum içi alternatif geliştirme pratiği savıyla temellendirecek. Kimisiyse bu gibi bedensel ve entelektüel eğlencelerin kaynağını Batı olarak kodlayıp, bu mekânların günümüzde de büyük bir ilgiyle yaşatılıyor olmasını Batı’nın kendi geçmişine saygı duruşu ve onu ihya edişinin bir dışavurumu olarak görecek. Ama ne olursa olsun, Yorckschlösschen 120 yıldır ayakta ve gece üçe kadar 20’ler cazı sürüyor. Gerek mimarisi gerekse toplumla kurduğu diyalojik ilişkisi bakımından Babylon ise yaklaşık 80 yıldır tam gaz festivallere ve sessiz film gösterimlerine devam ediyor.

_
{Güncel Yorckschlösschen fotoğrafları: Emre Adıyaman}

1. Bira çeşitleri. Sırasıyla: Açık renkli bira, koyu renkli bira, mahzen birası, bulanık bira, Sprite ve açık renkli biranın karıştırılmasıyla oluşmuş, yaz zamanı serinleten ama aynı zamanda ağızda tatlı bir lezzet bırakan içecek.

2. Bunlar da biraların kasadaki numaraları. Garson kasaya 105 girdiği vakit, büyük boy mahzen biran —kalabalık olmayan günlerde— anında masanda!

3. Berlin’deki yüz yıllanmış barları tanıtan yeni, keyifli bir kitap çıktı bu sene: Füsers, C. (2018) Jahrhundertkneipen in Berin. Stuttgart Internationaler Vertrieb: av edition GmbH, Verlag für Architektur und Design.

4. Ne demek şimdi bu Kreuzberg çocuğu açmaya çalışayım: Kotti-Kreuzberg 60’lı yıllarda sefalet içinde bir yer. Berlin’in yüksek zümresi tarafından üvey evlat muamelesi görmüş, devlet tarafındansa yabancı misafir işçilere tahsis edilmiş bir mahalle. 70’lerde sanatçıların ve illegal politik kuruluşların direniş yuvası. Hâliyle zaman içinde ortaya bir kültür mozaiği çıkıyor: Yerlisi, yoksul kesim, bohem sanatçılar ve el yordamıyla oluşturdukları göçebe sergiler, punk partiler, İtalya, Yunanistan, Türkiye ve çeşitli Arap ülkelerinden çalışmaya gelen aileler ve onların yaşam alışkanlıkları, halka kapalı politik toplantıların düzenlendiği merdiven altı dernekler… Hepsi iç içe geçince ve her birinin örneğini sokakta bilfiil görünce belki de Kreuzberg çocuğu ifadesi karşılığını bulacak. Her genellemede tehlikeli bir ip cambazlığı vardır ya, olsun. Benim Kreuzbergliden anladığım: Fakir ya da orta sınıf ve dolayısıyla elindekiyle yetinmesini öğrenmiş, dobra, eğlenceli ve kendisini farklı kültürlere açan, yaşadığı mekânı paylaşmasını bilen.

Berlin, Emre Adıyaman, gündelik hayat, kent, sessiz film, sinema, slapstick, Stummfilm um Mitternacht, şehir