Denge

“Makbul yaşam tarzı var mıdır?”

Türkiye’de bir dönemin okurlarını epey heyecanlandırdığına inandığım Defter dergisini keşfedişimin etkisini daha üstümden atamadan, saman kâğıdına dolma kalemle yazılmış bu soru cümlesi, anlamakta güçlük çektiğim bir Beckett denemesinin sayfaları arasında karşıma çıkmıştı. Özensizce yazılmıştı, el yazısı umarsızcaydı, hatta okumak için ayrı bir çaba göstermek gerekiyordu. Sayfaları çevirdikçe, tekrar ve tekrar, matbaa artığı olduğunu düşündüğüm köşeleri yırtılmış saman kâğıtlarında aynı notu görmeye devam etmiştim. Başlangıçta üstünde çok durmamıştım; yıllar öncesinde genç olan biri, içinde bulunduğu dönemde kendisiyle alakalı ya da alakasız dünya problemlerini içselleştirmiş, bu durumu da romantik bir varoluş sorunsalına dönüştürmüştür, demiştim. Akıl edememiştim, o genç insanın onlarca kez kâğıtlara bu soru cümlesini not alarak farklı sayfaların arasına iliştirmesinin bir anlamı olduğunu. Her yeni yazının başlangıcında cevabı ararmışçasına bu soruyu soruyordu. Aldığı cevaplardan tatmin olmamış olacak ki, bir sonraki yazıda tekrarlıyordu. Sonradan farkına varmıştım, pek önemsemediğim basit soru cümlesinin, hayatımın geri kalanında cevabını arayacağım köklü bir soruya dönüşeceğini.

Notu yazan kişinin genç olup olmadığını dahi bilmiyordum, ancak öyle geliyordu ki, bu sadece mecburen ciddi olunması gereken yaşların ilk evrelerinde olan, sarhoş birinin sorabileceği bir soruydu. Hayır, soru son derece normaldi. Ancak yirmili yaşlarının başında olan sarhoş biri, bunu onlarca kez farklı sayfaların arasına iliştirecek enerjiyi kendinde bulabilirdi. Ve bireyselliğin büyüsünü yeni yeni tadıyor olmalıydı.

Bireysel bir yaşamın makbul olup olmadığına insan ne zaman karar verebilirdi? Ya da yine aynı insan, temelini inşa ettiği bir planı sonsuza dek sürdürebilir miydi? Bunu tek başına mı gerçekleştirirdi? Seçtiği yaşam tarzının onaylanmasına ihtiyaç duyar mıydı? İlla bir seçim yapmasına gerek var mıydı? Adı üstünde olan yaşam, olağan akışı içerisinde kendi kendine şekillenemez miydi?

Hiçbirinin cevabını bilmiyorum. Geçmişten gönderilen ve Defter’in sayfaları arasında karşıma çıkan notu sadece geleceğe taşıyorum. Bu soru öbeklerini her denemenin başlangıcında zihnimde dolaştırıyorum. Bazen cevabını bulmaya bir hayli yaklaşmış gibi hissediyorum, tıpkı dünyayı değiştireceğine inandığım bir fikri birkaç dakika sonra unutmak gibi, o cevap da hafif bir rüzgâr eşliğinde uçup, havaya karışıyor. Okuduğum, izlediğim daha doğrusu kaydettiğim her şeyi bir bütün hâlinde düşünüyorum, hangisi cevabı kolaylaştırmayı başardı, diye defalarca kez soruyorum.

Kendimi lisans eğitiminin ilk yıllarından itibaren bazı şeylerin ayırdına varabildiğime inandırdım. Yapılan hiçbir şey cevap bulmaya yönelik değildi, cevaplar soyuttu, çünkü hepsi oldukça kişiseldi, sadece soruların sayısı ve kalitesi artıyordu. Her şey, daha çok soru içindi. Uzun metinlerdeki noktalar azalıyor, yerini soru işaretleri alıyordu. Sisyphos hikâyesindeki gibi, her bir soru Sisyphos’un Olimpos dağına her gün çıkarmak zorunda olduğu taşı temsil ediyordu ve bu bir döngüydü. Cevapları bulana dek, taş çoktan düşmüş oluyordu. En başta alıntıladığım soru, taşı temsil ediyor olsaydı, Sisyphos’un dahi o taşı kaldırmaya gücünün yetebileceğini düşünmezdim.

Forest Swords, Compassion (2017),
albüm kapağı, Forest Swords izniyle

Makbul yaşam tarzının olasılığıyla Sisyphos hikâyesinin benzerliği gördüğüm bir fotoğrafla zihnimde eşleşmişti. Yüzey, birleştirdi. İngiliz müzisyen Forest Swords, yani Matthew Barnes’ın son albümü Compassion’ın kapak fotoğrafında, ilk görüşte kim olduğunu anlamadığım biri, büyükçe bir taşı ayaklarının üzerinde taşıyordu. Taşın büyük olmasına karşın, taşıyanın yüzünde en ufak bir ifade yoktu. Mutlu muydu, zorlanıyor muydu, hiçbir şey anlamıyordum. Dinlediğimle gördüğüm arasındaki denge, taşıyıcı tarafından sağlanıyordu sanki.

Bu fotoğraf, yalnızca bir fotoğraftı. Anlatmıyordu, hatta göstermiyordu bile. Ben, düşüncelerimle, aynı anda çelimsiz ve güçlü olan adamı yönlendiriyordum. Doğduğum yer, öğrendiklerim, her şey; tüm geçmişim, düşüncelerimi fotoğrafa yüklüyordu. Fotoğraftan bana hiçbir şey gelmiyordu, aksine, benden fotoğrafa gidiyordu. Forest’ın söylediklerini de anlamıyordum. Kelimeleri hecelemeye çalışarak çarpık anlamlar üretiyordum; gerçeği duyamıyordum. Belki de istediği buydu. Ne gerek vardı kelimelerin anlaşılmasına? Ne de olsa cevaplar bulunamıyordu.

Uzunca bir süre fotoğrafın hikâyesini merak etmemeye çalıştım. Anlamadığım kelimeler eşliğinde kocaman taşı bacaklarının üzerinde taşıyan çelimsiz bedeni izledim. Her şey birbiriyle o kadar uyumluydu ki, daha fazlasını bilerek bunu bozmak istemedim. Bazen bilmemek de işe yarıyordu. Matthew Barnes’ın aynı zamanda grafik tasarımcı olduğunu biliyordum; önceki albümlerinin tüm ambalaj tasarımlarını onun yaptığını da. Compassion’ın albüm kapağının da öğrendiğimde aklımı çıkaracak güzellikte bir hikâyesi olduğuna emindim.

Forest Swords, Compassion,
albüm ambalaj tasarımı: Matthew Barnes (Forest Swords),
kaynak: forestswords.bandcamp.com, Forest Swords izniyle

Matthew, fotoğrafın kim tarafından çekildiğinin bilinmediğini, şans eseri eski bir dergide karşısına çıktığını söyledi. Fotoğrafla ilgili bilinen tek şey, 1920’li yıllarda Alaska National Park’da çekildiğiydi. Tarih ve yer bilgisi fotoğrafı izleme biçimimi tamamen değiştirmedi, hatta bu bilgilere ihtiyacım var mıydı, emin değilim. Ancak gördüğüm imajın gerçekliğine biraz daha inandım. İfadesizlik, daha da pekişti. O kişinin yüzünde gülümseme mi vardı, yoksa acı mı? Fotoğraflarla aramda olan ilişkinin en kalıcı yanı, düşünce olasılıklarının asla tükenmiyor oluşuydu. Bu fotoğraf zamansızdı, albümün kendisi gibi. Buğulu kelimeler hiçbir zaman anlamlı cümlelere dönüşemeyecek ve bugünü yansıtamayacaktı. Kalıcı değildi, hatırlanması zordu, hep tazeydi ve öyle kalacaktı.

Forest Swords, Compassion,
şeffaf vinil edisyonu,
The Vinly Factory Limited,
Forest Swords izniyle

Fotoğrafta ilgimi çeken diğer unsursa, renklerdi. Bu renkler fotoğrafın bir parçası mıydı, yoksa sonradan müdahale mi edilmişti? Matthew, renkleri kendisinin oluşturduğunu ve Francis Bacon’ın stüdyosunda bulunan portre fotoğraflarından etkilendiğini belirtti. John Deakin’ın, Bacon’ın stüdyo zemininde farklı insan portrelerine rastlayışı, Matthew’a ilham vermişti. Bacon bu portreleri yırtıp boyamış, onları başkalaştırmıştı, ama bunu öylesine yapmıştı ki, portreler olduklarından daha gerçek gözüküyorlardı.

Forest Swords, meditatif müziği ve tamamlanmamış cümleleriyle dinleyicisiyle olan iletişimini dengelemeye çalışıyordu; albüm kapağındaki tercihleri gibi. Hatta belki de, makbul yaşam tarzının olup olmadığını, anlaşılamayan kelimelerle albümün içerisinde cevaplıyordu. Kimbilir.

Matthew Barnes, Forest Swords,
Forest Swords izniyle

Atahan Yılmaz, Compassion, Forest Swords, fotoğraf, müzik