Stummfilm
um Mitternacht

Girizgâh Niyetine

Tüketim sektörünün bileşenlerinin çağımızdaki Faustvari annesi sayılan yüksek bütçeli, pazarlama piyasalarının kılcal damarlarına kadar işlemiş, gişe rekorları kıran günümüz Hollywood sinemacılığının mirası, sinemaya gidenlerin bireysel sinema deneyimlerinde çeşitlilik (dahası eleştirellik) yitiminin edimselleşmesi için uğraşır.* Bu da insanların mutsuzluk ve bir başınalığını körükleyen böylesi bir sinema deneyiminin bekçisi olan, hâliyle, alışveriş merkezlerine gönüllü hapsolmuş, etrafındaki incelikten yoksun neon tabelalı dükkânlarla hain bir iş birlikteliği içerisinde distopya filmlerini andıran karaktersiz salonlarda gerçekleşir. Asmodeus diyorum ben onlara ve şehvet ve lüks dolu oyunlarına kanıp da hükümranlığına adım attığımda kendimi günahlardan en büyüğünü işlemiş sayıyorum.

Evet, özgür sinema bu cehennemin tırpanı altına başını koymamakta diretiyor; çeşitli Arthaus Kino’lar ve bağımsız gösterim oluşumları her ne kadar Asmodeus’la karşıtlık ilişkisi dahilinde kendi mevcudiyetlerini tahsis etme uğraşı içindeyse de zaman zaman hayatla mücadele etmek adına kendiliğinden feragat etmek durumunda kalıyor. İçerik üretme gayretinden giderek bitkin düşme sonucu gün geçtikçe bünyelerinde popcorn tarzı popüler filmlerin sayısının artmasından tutun da sinemanın yapısal olarak diyalogla ilişkisini bağlayan hattın temel unsuru olan paneller, seminer dizileri, sempozyumlar ve amiyane tabiriyle kültür kulübü formatındaki sinema değiş tokuşu etkinliklerinin kopmasına kadar…

Ben kötümser birisiyim. Sinemanın büyük kısmının böyle bir tehlike altında olduğunun farkındayım; çevremizde “başka türlü bir sinema mümkün” diyen insanların da sürekli birbirlerini desteklemek üzerine “sen ben bizim oğlan” misali sürekli birbirlerine komşuya gittiklerinin de. Galiba birçok ülkede vaziyet bu. Bu durumdan nasıl kurtulacağımızı bilmiyorum. En azından o kadar dindar olmadığımı söyleyebilirim. Bizi hidayete erdirecek bir Mesih bekleme fikrinden epeyi uzaktayım anlayacağınız. Böyle büyük sorularla uğraşmıyorum, ki kafam da basmaz öyle işlere. Yalnız, bu soruna tümden değil de parça parça nasıl direnilebilir, buna dair naçizane bazı fikirlerim de yok değil. İşte sizlerle buluşma talebim de böylesi bir diyalogdan geçiyor.

Bu vesileyle sizleri Berlin’deki Babylon Sineması’yla tanıştırmak isterim. Bilenler bilir, Babylon Sineması Alexanderplatz’dan şöyle bir 500 metre kuzeye yürüdüğünüzde, Rosa-Luxemburg-Platz’da, yoldaşı Volksbühne’yle sizi karşılar. Sene olmuş 2018, hâlâ alnında sinemanın güncel etkinliğinin dev posteri asılıdır, altındaysa eski moda tek tek harflerin yan yana getirilmesiyle oluşturulmuş etkinlik başlıkları yazılıdır. Gösterişsiz ama geniş mi geniş bir fuayesi, içinde ufak bir kantini ve bir büyük, iki stüdyo olmak üzere üç adet sinema salonu vardır. İkinci katında da sergilerin açıldığı, söyleşilerin verildiği boş bir mekân…

Geçmişi de bir o kadar ilgiye değer: Tabii 1928 sonu, 1929 başları Almanya’nın sinema nezdinde huzursuz ve hareketli geçen zamanlarıydı. Bu keşmekeş içerisinde Almanya’da neredeyse kimse sinemanın geleceğine ve onunla neler yapılabileceğine dair pek de bir öngörü sahibi değildi. Sessiz sinemaların sonuna gelinmişti de artık zaman sesli filmlerin zamanı mıydı acaba? Konu hakkında kanaat sahibi olmak ya da en azından cesur olup birinden birini tercih etmek çok önemliydi o süreçte, çünkü 30 Kasım 1929’da Almanya’da rekabet içinde olan 5.076 adet sinema salonu bulunuyordu. (Gero Gandert, Weimar Cumhuriyeti’nde Film 1929 – Çağdaş Eleştirinin Bir Elkitabı [Der Film der Weimarer Republik 1929. Ein Handbuch der zeitgenössischen Kritik] adlı kitabında bahsediyor bundan. Sinemanın tarihi üzerine birçok bilgi de bu kitaptan edinilmiştir. Detaylarını ilgililer muhakkak okusun.) Ben bunu öğrendiğimde çok şaşırmıştım. Oha! 5.076 sinema ne demek! Babylon da onlardan birisi olarak tam 85 yıl önce, 11 Nisan 1929’da bir sessiz sinema işletmesi olarak kuruldu. Müzik eşliği için büyük salonda geniş bir orkestra çukuru da vardı fakat 1948 yılında, sinemanın yeniden inşası sırasında çukur kapatıldı, yerine dev gibi bir sinema orgu inşa edildi.

Babylon Sineması tam bir solcu sinemadır. Bunu söylüyorum çünkü sinema seçkisinden tutun da —ileride bahsedeceğim gibi— etkinlik planına ve başka sol kuruluşlarla olan dayanışma ilişkisine kadar eşitliği ve özgürlüğü savunan bir oluşumdur. Nazizm tarihi de onun çeşitli direniş örneklerine şahittir. Mesela Hitler’in 1933’te gücü eline aldığı zamandan 1934’e kadar Rudolf Lunau önderliğinde Babylon, Alman Komünist Partisi’nin (KPD) illegal bir direniş hücresi ve sığınağı olarak bilinir. Birçok Hitler karşıtı sosyalist bu sinemada saklanmıştır. Bu bilgiye fuayedeki (girerken sol duvarda asılı) metal üzerine işlenmiş anma yazısından erişebilirsiniz.

Hitler zamanında sinemanın bu kimliği hâliyle fark edilip kapatılıyor. Nazizm sonrası, Almanya (ve dolayısıyla Berlin) ikiye bölünüyor ve doğu tarafında kalan Babylon 18 Mayıs 1948 yılında yeniden, fakat bu sefer Sovyet ihracı filmlerin gösterildiği bir sinema olarak hizmete başlıyor. 1989’daki yeniden birleşmeye kadar da Doğu Almanya Devlet Film Arşivi [Staatliches Filmarchiv der DDR] ve Doğu Almanya Film ve Televizyoncular Birliği’nin (VFF) etkinlikleri burada gerçekleşiyor. Duvar yıkıldıktan sonra öyle pek de çığır açan bir dönüşüm grafiği yok sinemanın. Muazzam bir orgu olduğundan bahsetmiştim ya, işte onu bir elden geçiriyorlar ve (yukardaki cümlemin küçümser niteliğine bakmayın) uluslararasılığın bir sonucu olarak dünyanın çeşitli yerlerinden gelen projelere, buluşmalara ev sahipliği yapmaya başlıyorlar.

Tam bir Ossi sinemasıdır Babylon,
Doğu Almanya’nın mimari, tinsel, ideolojik bütün karakterini içinde taşır.
(kaynak: Blog in Berlin)

Kuruluş amacı sessiz film göstermekti Babylon Sineması’nın. Şimdiyse artık daha çeşitli bir film seçkisiyle örülü etkinlikler ağına sahip. Berlinli Lubitsch (26.01–28.01.2018) film festivali kapsamında popüler filozof Žižek geldi mesela buraya dört ay önce. Volker Schlöndorff’la beraber Lubitsch sinemasını Ninotchka (Ernst Lubitsch, ABD, 1939) filmi üzerinden konuştular. Hazır Lubitsch demişken, Ernst Lubitsch (Babylon’un onur konuğu) 1920’lerin sessiz filmleriyle Almanya’da çığır açmışken Nazi rejimi sonrası Amerika Birleşik Devletleri’ne kaçan ve o bildiğimiz (ve sevdiğimiz) The Shop Around the Corner (1940), To Be or Not to Be (1942), Heaven Can Wait (1943) gibi filmleri çeken meşhur komedi yönetmenidir. Büyük salonda ön sıralardan birinde oturmuş hâlde bir heykeli bulunur, o meşhur purosu da ağzında… (Bir seferinde büyük, tarihi salonda —ne yazık ki tek başıma— bir film seyretmiştim. Çok korkunç bir şey bu! Filmin başlamasını bekliyordum. Düşündüm, yalnızlığımdan rahatsız oldum ve sonra çıktım. Makinistin yanına gittim ve eğer bir ben seyrediyorsam, gösterimi iptal edebileceklerini söyledim. Verdiği cevaba bakın: “Yalnız sen yoksun ki orada, önde bacak bacak üstüne atmış bir adam daha var. Hatta dur ben bir aşağıya ineyim de uyarayım onu. Salona ağzında puroyla girmiş. Saygı yahu biraz!”) Öte yandan halihazırda geçen sene Lubitsch’in 125. doğum yılı vesilesiyle Babylon’un yan sokağının üçte birinin isminin Weydinger Straße’den Lubitsch Straße’ye dönüştürülmesi yönünde sinema camiasında bir tartışmadır gidiyor. Bu konuyu daha sonraya bırakalım şimdilik.

Sonrasında şubat ayında meşhur feminist porno yönetmeni Erika Lust’un retrospektifi gösterildi Babylon’da: XConfessions. Bilenler yine bilir, bilmiyorsanız da artık öğrendiniz; kalitesiz ve kadına tahakküm uygulayan eril pornolardan vazgeçin artık. Lust’un sineması insanın cinsel, sanatsal, sinematik, görsel ve duyusal çeşitli arzularını tatmin etmesini sağlıyor; o kaslı erkeklerin Barbie kadınlarla olan kaba ve iğrenç pornolarına bin basar. İşte onun filmlerini seyrettik beraber. Sonrasında da, XConfessions geleneği bu ya, çıkışta biz seyirciler hep beraber film üzerine yönetmenle konuştuk. Konuşma dışında fıttırı fıttırı başka şeylerin de olabileceğini düşündük Imogen’la beraber, ama olmadı.

Soldan sağa: V. Schlöndorff, E. Lubitsch,
N. Lubitsch, S. Žižek
(kaynak: Babylon’un Facebook sayfası)
“Bir adam restorana girer, masaya oturur ve garsona bir siparişte bulunur:
Adam, ‘Garson, bana bir kahve getir ama kremasız olsun.’ Beş dakika sonar garson gelir: Garson, ‘Üzgünüm, kremamız yok
peki kahveniz sütsüz olsa olur mu?’”
(Ernst Lubitsch,
Ninotchka, ABD, 1939)
“Benim deliğim, benim kurallarım!”
Cildine bal döken, üstlerine incir ve
envai çeşit egzotik meyve boca eden sevişgenlerin pornosu.
(kaynak: Babylon’un Facebook sayfası)

İrili ufaklı birçok retrospektif var burada. Geçmişten hatırladıklarım: “Fransız Şiirsel Gerçekçiliği”, “Wolfgang Kohlhaase”, “Film Noir”, “Polish Film Festival”, “Berginale” (Berlinale’ye karşı Berlin’in bir mahallesi olan Prenzlauer Berg’den 80’ler ve 90’lar filmlerinin gösterildiği tepkisel, ufak çaplı bir film festivali), Metropolis Film Orkestrası eşliğinde bazı filmler (Metropolis, Berlin: Büyük Şehrin Senfonisi, Potemkin Zırhlısı). Şimdi yaza giriyoruz, biraz seyrek bir program var.

Artık asıl niyete biraz daha yaklaşmalı. Babylon Sineması’nda beni benden alan bir başka etkinlik türü “Stummfilm um Mitternacht” [Gece Yarısı Sessiz Film]. Sinemaya gönül vermiş emekliler, loser’lar ya da benim gibi beleşçiler cumartesiyi pazara bağlayan gece yarısında Babylon’un yolunu tutarlar. İlk sebep: 0 Uhr, 0 Euro [gece 00’da 0 avro] gibi bir mottoya sahip bir gösterim bu. İkinci sebep: Sessiz sinemaya dair eğlence ya da entelektüel (ya da ikisi de) içerikli ilgilere sahip birisinin her hafta sinema perdesinde seyredecek bir filmi var. Üçüncü sebep: Almanya’nın tek müzik eşlikli gösterim yapan sinemasıdır Babylon. Devasa orguyla Anna Vavilkina (her seferinde dehasını takdir ettiğim aşırı komik, hiperaktif orgcumuz) her cumartesi akşamı hareketli resimlere eşlik eden bir şölen yaratır. Tanju’ya kalsa bu kadın hep aynı melodiyi döndürüp duruyor. Boş verin siz şimdi Tanju’yu; marifet, aya bakan oyuncuyu seyrettiğimizde oyuncunun sahne üzerinde aya bakma edimini gösterip kendisini yok etmesinde. Görünmez Anna! Dördüncü sebep (ki bu yazının bekası için daha önemlisi): Sessiz sinema geleneğinin yaşatılması ve bunun nesillerce aktarılan bir kültürel paylaşıma dönüşmesi. Ve daha aklıma gelmeyen, olası birçok sebep… Asquith, Lubitsch, A. Robinson, R. Siodmak, E. Ulmer, B. Wilder, F. W. Murnau, V. Arnheim, G. W. Pabst, Chaplin, Roscoe “Fatty” Arbuckle gibi sessiz sinemanın öncü figürlerinin filmleri gösteriliyor her hafta, daha ne olsun!

Bütün bunları anlatmamdaki temel mesele şu: Sinema salonlarının günümüzdeki parasal ilişkiler çarkı dahilinde istemediğim(iz) bir forma doğru yeniden yapılandığına şahit oluyoruz. Bu değişim de eleştirel sinemanın başka toplumsal parametrelerle birlikte düşünülmesinin, tartışılmasının ve paylaşılmasının önüne geçiyor. Mekânın hükümranlığı altında sinema deneyimimiz derinleşmeden genelleşiyor ve sinema alışveriş sepetine attığımız herhangi bir ürüne dönüşüyor. Oysa ben sinemada bireysel deneyimlerin insanlarca paylaşıma açıldığı, sinema çıkışı düşüncelerin dolaşıma çıktığı bir eleştirel heyecanı istiyorum: Ayrıntıya önem veren sinemanın ve onun dolayımındaki başka toplumsal konuların konuşulmasını arzuluyorum. Babylon işte bu arzumun nesnesidir, günümüzde sinemayı yeniden düşünmenin şehridir.

Asmodeus’un üstesinden böyle gelinir diyerek adı üzerinde “Stummfilm um Mitternacht” başlıklı bir köşe oluşturdum kendime. Her hafta sonu seyrettiğim sessiz filmi ve film öncesi ve sonrası sinemaya varırken etrafında gördüğüm ilginçlikleri, sinema binasındaki arkadaşlıklarımı (örneğin uzun, ince, karizma, havalı bisikletli, 60’larında olarak tasavvur ettiğim Ralph’i, her İngilizce film [şaka falan etmiyorum, ama gerçekten her İngilizce film] sonrasında “Pardon bu film hangi dildeydi acaba, ben filmi hiç anlamadım” diyen Bulgar teyzeyi…) sizlerle paylaşmaya niyet ettim. Sinema deneyimime, sinema öncesi ve sonrası edindiğim arkadaşlıklara ve her şeyden önce demokratik yaşam kültürünün bendeki diyalog zemininde incelenen karşılığına büyük tesirlerde bulunmuş bu sinema salonundan haberiniz olsun istedim. Hatta Berlinliyseniz ya da yolunuz buraya düşerse kesin gidin. Hatta bir cumartesi akşamı Stummfilm’e gelirseniz, kapıdaki yakışıklıya bir selam verin.

Evime hoş geldiniz!

* Sert eleştirimin adresi tabii ki kategorik olarak büyük yapımcıların bütün yüksek bütçeli filmleri değil; kaldı ki, Hollywood sinemasındaki çatallaşmayı anlatmak adına kaba bir şekilde her filmi aynı kefeye koymak suretiyle o kolay kötüleme yolunu seçmek istemem. Öyle ya da böyle eleştirel düşünmekten uzaklaştıran bir atardamara sahip olsa da konvansiyonel Hollywood, aynı akademinin içinden sıkı ve sinemayı tek tipleştiren kurallara röveşata çakan yönetmenler de çıkıyor. Yani sözün özü bu tektipleştirmenin doğal sonucu oluşan zevksiz salonların hayatımıza getirdiği şey, bir bütün olarak sinema etkinliğimizin kalitesizleşmesidir.

Berlin, Emre Adıyaman, sessiz sinema, sinema, sinema salonu, Stummfilm um Mitternacht