Bir Yerin İzinde Pek Çok Yer
Bir Yer: Bahçe

Sıcak bir yaz günü, haziran olmalı, birbirini yeni tanıyan iki insanın nezaketi ve merakı var üzerimizde. Birlikte hınca hınç dolu bir tramvaya binip tarihi yarımadaya geliyoruz. Beyazıt durağında inip Süleymaniye Camii’ne doğru ilerliyor, caminin bahçesine paralel sıra sıra kuru fasulyecileri geçiyoruz. Süleymaniye Külliyesi’nin bir parçası olan, Osmanlı döneminde imparatorluğun ziyafet hanesi olarak kullanılmış Darüzziyafe’nin yarı açık avlusuna bir göz atıyor ve külliyenin tarihi duvarlarına asılmış İstanbul Müftülüğü tabelasını takip ediyoruz.

Üzerinde bir kitabe bulunan kemerli geçidi geçiyor, kapıdaki güvenlik görevlisinin meraklı bakışlarına pek aldırmadan avluya giriyoruz. Ahşap görünümlü, Osmanlı döneminden kaldığını düşündüğümüz bir yapı ile erken cumhuriyet dönemi modern mimarlığının izlerini hissedebileceğiniz betonarme bir yapının ortaklaşa kullandığı bir avlu burası. Hemen solumuzda kalan biçimsiz taş kütle dikkatimizi çekiyor. Sonradan yeniçerilerin idamında kullanılan cellat taşı olduğunu öğreneceğimiz bu taşı unutup mütevazı İstanbul Üniversitesi Botanik Enstitüsü tabelasını takip ediyoruz. Sağ taraftaki kilitli demir kapı, üzerinde İstanbul Üniversitesi Alfred Heilbronn Botanik Bahçesi tabelasıyla bahçenin varlığına işaret ediyor. Bahçeye ulaşmak üzere fakülte binasına giriyoruz. Bir başka güvenlik bu sefer bize burada ne aradığımızı soruyor. Öğrenci kimliklerimizi veriyoruz, bahçeyle ilişkili bir ‘ödev’ yaptığımızı söyleyip yine meraklı bakışlar altında içeri giriyor, merdivenlerden aşağı iniyor, solumuzda kalan herbaryumu ziyaret etme planlarımızı erteleyip dışarı çıkıyoruz. Seranın buğulu camları, kapalı kapısı merakımızı artırıyor, bizi adeta kendine çekiyor.

Bahçeyi birlikte ilk ziyaret,
Alfred Heilbronn Botanik Bahçesi,
Haziran 2017,
fotoğraflar: Unutma Bahçesi

İçeri girerken yüzümüze çarpan buhar, dünyanın kalabalığından başka bir kalabalık, birbirine dolanmış bitkilerin kendine has kalabalığı, sessizlik, yazın açıktaki teninize değen zayıf bir yaprak ve etrafa yayılmış birtakım çiçek kokuları… Bahçe tüm duyularımızı uyararak, bizi başka bir evrene girdiğimize daha ilk adımda ikna ediyor. Burası başka bir yer ve biz tüm bu yolu bir geçitten geçmek için katetmiş ve sonunda bahçeye ulaşmış gibiyiz. Yükseltilmiş beton bitki tarhlarında yan yana saksılara dikilmiş bitkilerin biraz göçebe bir hâlleri var, sabit bir yer edinememiş, yerleri her an değişecekmiş gibiler. Belki de biraz buna inat gövdeleri, dalları birbirine dolanmış, kenetlenmiş, yaprakları birbirine karışmış hâldeler. Sıra sıra paşa kılıçları, yeniden köklenecek bir yer arayan yıldız çiçekleri, beton zeminde, ufacık bir toprak adası bulduğu her yerde yeşermiş yabani eğreltiler, seranın ortasındaki havuz, havuzun içinde su sümbülleri, ışığın altında göz kamaştıran filkulağı, tavandan sarkan hava bitkileri, orman orkideleri… Her seranın bir havuzu var, ancak bizi en çok etkileyen, ilk seradaki yedi gözlü beton havuz oluyor. Havuzun suyla dolu gözlerinin üzeri yeşil su mercimekleriyle kaplı, insanda elini daldırma isteği uyandıran ancak derinliğini de kestiremediğin dipsiz bir kuyuyu andırıyor.

Bahçenin havuzları,
Alfred Heilbronn Botanik Bahçesi,
Haziran 2017,
fotoğraflar: Unutma Bahçesi

Bitkilerin bilimsel bir amaçla burada bir araya getirildiği, buranın duvarlarla çevrili, ‘yabaniden ayrılmış bir toprak parçası’, bir bahçe olduğu aklımızın bir köşesinde, yine de tüm bu kargaşada bir yabanilik seziyoruz. Bitkiler adeta bahçeye nüfuz etmiş, mekânın tüm köşelerine sızmış, burada kendilerine ait bir düzen kurmuş gibiler. Bu ilk ziyaretimizin ardından düzenli aralıklarla gelmeye başlıyoruz bahçeye. Ziyaretlerimiz sıklaştıkça bahçenin sessizliği değişiyor, her seferinde biraz daha beklersek bir süre sonra bitkilerin fısıltılarını duyacakmışız gibi hissediyoruz. Ziyaretlerimiz devam ettikçe bahçe bizi daha çok düşündürüyor; hiç mi ziyaretçisi olmaz bir bahçenin, acaba başka bahçeler de böyle unutulmuş mudur? Bahçenin sadık bahçıvanı Bahadır Bey ve kedisi Sibel seranın bir köşesinden çıkınca bu düşünceler dağılıveriyor.

Alfred Heilbronn Botanik Bahçesi,
Eylül 2017, fotoğraflar: Unutma Bahçesi

Artık bizi biliyor Bahadır Bey, henüz tanışmasak da biz de onu biliyoruz. Onun bütün bahçeye yayılan, seraları birbirine bağlayan ve her seferinde dikkatimizi çeken yeşil bahçe hortumunu kamerayla takibe koyuluyoruz başka bir gün. Orkidelerin serasından begonyaların koridoruna geçiyoruz, sinek yiyen bitkinin önünde Bahadır Bey’le karşılaşıyoruz. O da sonunda merakına yenik düşüp bize kim olduğumuzu soruyor o gün. Tanışıyoruz, bir taraftan bahçe hortumunu bir bitkiden ötekine taşırken bir taraftan da bize bahçede geçen hikâyelerini anlatıyor. Bahçede yetiştirdikleri dev Viktorya nilüferini, yıllar evvel nilüferin çiçek açtığını ilk gördüğü günü, Erdal (Üzen) Bey’in Çamlıca’da cami inşaatından kurtarıp getirdiği İstanbul çiğdemini bahçede yaşatma çabalarını, dev devetabanının çiçekçilerin nasıl ilgisini çektiğini, sinek yiyen bitkilerin beslenme düzenini dinliyoruz Bahadır Bey’den. Nedenine tam ikna olamasa da ziyaretlerimizden memnun görünüyor. Bir zamanlar buranın şimdiki gibi unutulmuş bir hâlde olmadığını, öğrencilerin bahçeyle daha çok haşır neşir olduğunu ve hatta bir dönem moda çekimleri ve defileler için bile bahçenin kullanıldığını öğreniyoruz.

Bahadır Bey bahçede çalışırken,
Alfred Heilbronn Botanik Bahçesi,
Haziran 2017,
fotoğraflar: Unutma Bahçesi

Biraz onun anlattığı anılardan ilhamla biraz da çevremizden bahçe meraklısı dostlarımızın teşvikiyle bahçeye iki gezi düzenliyoruz yaz sonu ve sonbahar başında. 2017 yılının ağustos ayında Bahar (Akgün) ve Lara’nın (Mehling) düzenlediği “Ornamental Gaze” atölyesi kapsamında öğrencilerle birlikte bahçeyi ziyaret ediyoruz. Ardından ekim ayında Aslıhan’ın (Demirtaş) “Nature, Landscape, Infrastructure” dersi öğrencileri ve ders dışından dostlar, konuklarla hep birlikte bir kez daha geziyoruz bahçeyi. Bu gezinin ardından katılımcılardan Raife Polat’ın “Köhne Güzel: Alfred Heilbronn Botanik Bahçesi” başlıklı metni Manifold’da yayımlanıyor. Mevsim sonbahardan kışa dönüyor, tarihi yarımadadan yükselen ezan sesleri, dev bir muz ağacının yapraklarının hışırtısı, Eminönü’nden kalkan vapurların seslerine karışıyor. Yaz sonu tanıştığımız Kurt Heilbronn, Ataköy’deki ilk buluşmamızda bize Erdal Bey’den bahsetmiş. Bizimle bahçeye dair bilmediklerimizi paylaşacak olan aradığımız insanın Erdal Bey olduğunu söylüyor, bunca zaman üniversitede aslında yanlış kapıları çaldığımızı hissediyoruz o an. İlk buluşmamızda Erdal Bey odasında ağırlıyor bizi, hazırladığı dokümanları inceleyip bahçeye çıkıyoruz. Bahçenin her noktasını yeniden keşfediyoruz, onun hikâyelerini dinliyoruz bu sefer. Çiçeklerin isimlerini, bazılarının bahçeye ne zaman geldiğini, artık bahçede olmayanları, bahçeyi kuranları, bahçede çoğalanları, bahçede kaybolanları…

Erdal Bey ile ilk bahçe gezisi,
Alfred Heilbronn Botanik Bahçesi,
Kasım 2017,
fotoğraflar: Unutma Bahçesi

Erdal Bey’in kaygısı bizim kulaktan dolma endişelerimizi doğruluyor. Anlıyoruz ki bir şeyler değişecek. Ne enstitü, herbaryum ne de bahçe olduğu hâliyle, üniversiteye ait halka açık kamusal bir öğrenme mekânı olarak kalacak. Bu endişe her ziyaretimizde bize eşlik ediyor; gördüğümüzü, dokunduğumuzu, tüm duyularımızla hissettiklerimizi kaydetmeye dair bir reflekse dönüşüyor. Bizi her hafta bahçeye gelmeye teşvik ediyor. İzler toplamaya, fotoğrafın saklı hafızasında, defterlerin arasında, ses kayıtlarında bu izleri biriktirip bahçeyi zamanda sabitlemenin yollarını aramaya itiyor. Suya düşen bir yaprağın hareketi, filkulağından yavaşça süzülen su damlaları, geniş havuzda bir belirip bir kaybolan balıklar, böcekkapanların rüzgârda sallanan gövdeleri… Bahçenin bugününü kaydetmek bizi bahçenin geçmişiyle buluşturuyor. Merak edip araştırdıkça, bahçenin varlığına vesile olan, bu bahçeyi hayatının merkezine koyan farklı farklı insanların hikâyelerini dinledikçe buranın yalnızca bir öğrenme mekânı olmanın ötesinde bir hafıza mekânı olduğunu keşfediyoruz. Katman katman bir palimpsesti andırıyor bu arazi: Bugün bahçe orada, bahçeden önce bir kız lisesi, ondan önce meşihat dairesi, bir başka katmanda yeniçeri ocağı ve daha diğerleri… Bulduğumuz bu katmanların izini sürmeye Salt Araştırma Fonları desteğiyle devam ediyor ve neticesinde bahçe arazisinin geçmişini detaylı incelediğimiz “Unutma Bahçesi: Yerin Belleği, Yıkımın Topoğrafyası” araştırmamızı 2018 yılının kışında Salt Galata’da sunuyoruz.

Öte yandan, bu son katmanda, bahçe bizim için gündelik buhranlarımızdan, şehrin yorucu ritminden kopup sığındığımız; bahçedeki sarmaşıklarla kaplı ağacın gölgesindeki piknik masasında kaygıları, kafa karışıklıklarını konuşup gelecek planları yaptığımız bir yere dönüşüyor. Her ziyarette bilindik rotamızı yeni bir alternatife dönüştüren karşılaşmalar yaşıyoruz. Bahar mevsiminde karadutun dallarından yere sarkan yemişleriyle kırmızıya boyanıyoruz. Başka bir ziyarette açık bir kapıyla karşılaşıp adeta bir laboratuvarı andıran, yarı inşaat hâlinde donakalmış bir serada buluyoruz kendimizi. Yine bir bahar ziyaretinde Erdal Bey’in enstitüde birlikte okuduğu arkadaşları için düzenlediği özel bir bahçe turuna dahil oluyoruz. Bir yandan anılarını tazeleyen bu grubun gülüşmelerine, anılarına kulak verirken bir yandan da Erdal Bey’in bahçeden sunduğu yabani kuşkonmazların, kekiklerin, limon otlarının tadına bakıyoruz.

Bahçeye düzenli ziyaretlerimiz bahçenin taşınma emrinin netleşmesiyle birlikte zorlaşmaya başlıyor. Önce bahçe yeniden politik bir tartışmanın merkezine oturuyor; enstitü taşınmalı mı, bahçe kapatılmalı mı soruları bahçenin bir kültür mirası olup olmadığı konusundaki tartışmaları beraberinde getiriyor. Biz bir yandan bu süreci yakından takip ediyoruz, bir yandan da kapatılma durumu kesinleşmişken kendimizi bu kararla ilgili adeta elimiz kolumuz bağlı hissediyoruz. Erdal Bey’i son bir kez odasında ziyaret etmeye gidiyor, sonra birlikte bahçeye iniyoruz. Haftalardır insanlarla, bitkilerle, belgelerle deneyimlediğimiz enstitü binasının boşluğu üzerimizde tarif edilemez bir his bırakıyor. Bir yıl boyunca bir türlü izin almayı başarıp da giremediğimiz herbaryuma sonunda o gün girebiliyoruz. İçeride boş raflar, duvarlarda kalan çerçeve izleri, dolapların kapattığı örümcek ağları, köşelere yerleştirilmiş fare kapanları karşılıyor bizi ve gözlerimiz doluyor. Zoraki terk edilmiş enstitü binasının ardından hâlâ bitkilerle dolu bahçeye adım atmak, bitkilerin olanca güçleriyle varlıklarını sürdürme mücadelesi yine de yaşamın devamlılığına dair umut veriyor.

Birlikte yaptığımız ilk ziyaretin üzerinden neredeyse iki yıl geçtikten sonra, ziyarete kapanan bahçeyi son bir kez hep birlikte görmek için Kurt Bey, Alev Hanım ve Erdal Bey ile Süleymaniye’de buluşuyoruz. Özel bir izinle geldiğimizden haberdar güvenlik görevlisi yine de avluya girerken bizi süzmeyi ihmal etmiyor. Daha ilk adımda, bahçenin demir parmaklı kapısındaki Alfred Heilbronn Botanik Bahçesi yazılı İstanbul Üniversitesi tabelasının çoktan söküldüğünü fark ediyoruz. Bahçeye indiğimizde şimşirlerin kuruduğunu, birçok bitkinin yerinde yeller estiğini sezsek de ginkgo ağacı hâlâ yerinde. Hep birlikte seranın ön cephesine bakan küçük bir masa etrafında toplanıyoruz. Yönümüz bahçeye dönük onu seyrederken, Heilbronnların albümlerinde gördüğümüz bahçe fotoğraflarını ve eski bir yıllıkta bulduğumuz, enstitü profesörlerinden Fahriye Yenal’ın şu notunu anımsıyoruz:

“Hatırlarım: Her günün yarınında; aynı yerde, aynı zamanda buluşur beraberleşirdik, kaç saat...

Bir gün hatırlarsınız; beyaz sütunlarıyla desteklenen, beyaz yaygın kubbenin altında toplanırdınız birkaç saat. Yarın hatırlayacaksınız –belki her zaman– bir yeşil yaprak, birkaç kuru ot; solmuş bir çiçek; yolumuza düşüp elimize geçtikçe: Onları seven, onlara bağlanan, o yeri, oradakileri, bizleri…”

Bahçede anı fotoğrafları, 1937–1938, fotoğraflar:
Alfred ve Mehpare Heilbronn Arşivi 

Alfred Heilbronn Botanik Bahçesi, bahçe, Bir Yerin İzinde Pek Çok Yer, botanik, Dilşad Aladağ, Eda Aslan, Erdal Üzen