Bir Yerin İzinde Pek Çok Yer
Kütüphane
ve Yanındaki Oda

Bir mayıs günü çok sayıda karşılaşmaya ev sahipliği yapmış olan Botanik Enstitüsü’nde Erdal Bey’in odasındayız. Yoğun bir çalışma gününe denk gelmiş olacağız ki odadaki sirkülasyon bir türlü azalmıyor; dönem sonu yaklaşırken okulun evrak işleri, toplantılar… Bir yandan da enstitü binasının boşaltılacağına dair yayılan haberler o günün gündemini oluşturmuş durumda. Uzun zamandan beri tanışmayı ertelediğimiz enstitünün en eski ve deneyimli profesörlerinden biri ile, kendi evrak işleri için uğramış olduğu bu odada tesadüfen karşılaşıyor ve Erdal Bey vasıtasıyla tanışıyoruz. Oysa, Profesör’ün ismine araştırma serüvenimizin (sürecimizin) en başından beri aşinayız. Yollarımızın kesiştiği çok sayıda insandan işittiğimiz “mutlaka ve mutlaka Profesör ile tanışmalısınız, böyle bir araştırmadan haberdar olmazsa size çok alınır, gücenir” sözleri bir an zihnimizde beliriyor.

Bu tanışma faslının ardından kendisine kısaca araştırma sürecimizden bahsediyoruz. Fakültenin akademik ortamında, özellikle de biyoloji ile uzak disiplinlerden iki araştırmacı figürü sıklıkla “bilim dışı” karşılanabiliyor. Fakat Profesör kendisinin de takip ettiği bir kurum olan SALT’tan o sene araştırma fonu almış olduğumuzu öğrenince, projemizi merak ettiğini dile getiriyor ve bizimle buluşmak üzere bir randevu günü ve saati öneriyor.

Birkaç hafta sonra kütüphanenin hemen yanında, koridorun en sonunda yer alan Profesör’ün çalışma odasına geliyoruz. Kütüphane kapısının cam bölmeleri arasından içeriye bir göz atıyoruz. Hep merak ettiğimiz, ancak erişemediğimiz bir mekân burası. Toplantı sonrası “burada çalışmak güzel olur” fikri zihnimizden yine uzaklaşıyor. “Bir kütüphane kapısı neden daima kilitli olur?” sorusu ile beraber yönümüzü Profesör’ün çalışma odasına çeviriyoruz. Yarım aralık bırakılmış bir kapıdan “gelin” sesi ile içeri davet ediliyoruz. Birbirine bağlı iki oda; biri misafir ağırlamak için, diğeri ise çalışma odası şeklinde düzenlenmiş. Profesör bulunduğumuz odaya gelerek bizi karşılıyor. Pencerenin yakınındaki, misafirler için ayrılmış koltuklarda kendimize yer buluyoruz. Bir yandan önümüzdeki küçük sehpada bir yığın oluşturmuş olan fotokopilerden defterimize yer bulmaya çalışıyor, bir yandan da duvardaki —Nebahat Yakar tarafından çizildiğini öğreneceğimiz— hayli detaylı bir bitki resmini inceliyoruz. Odadaki baskın siyah mobilyalar çok sayıda yayın ve kitapla doldurulmuş. Birkaç karton kutu, kenara ayrılan çeşitli yayınlar, dolapların boşalmaya başlayan rafları eşyaların yavaş yavaş toplandığı hissini veriyor.

Gözlerimiz bol güneş alan bu odada canlı bir bitki arıyor, mumdan yapılmış bir bitki maketi bu arayışımızı kesintiye uğratıyor. Profesör’ün “Benden beklentiniz nedir?” diyen bakışlarına karşılık türlü tanışıklıklar etrafında şekillenen araştırma sürecimizi anlatarak sohbetimize başlıyoruz. Bizi yarım bir tebessüm ve ilgiyle dinliyor. Kendisinin de sıkı bir biriktirici olduğu bilgisini farklı kaynaklardan edindiğimiz için taleplerimizi dile getirme konusunda çekimser davranmıyoruz. Bundan önceki duraklarımızda sık sık “Profesör’e sorun, o belgeyi bilir, onda bir kopyası vardır” veyahut “o kişiyi ancak Profesör’den dinleyebilirsiniz” ifadeleri ile karşılaşmıştık. Bu sebeple enstitüye dair bir koleksiyonun Profesör’de bulunduğu bilgisi çoktan zihnimize yerleşmişti. Randevumuza da hâliyle uzun bir soru listesiyle gelmiştik.

Ne var ki, böyle bir koleksiyonun varlığı o gün Profesör’ün cephesinde hayal ettiğimiz karşılığı bulamıyor. Yaklaşık yarım saat süren diyaloğumuz kişisel bir cep telefonu numarası ve Profesör tarafından derlenen veyahut kendisinin kaleme aldığı bir düzine yayını yüklenişimiz ile son buluyor. Odadan bir yandan uzunca zamandır tanışmayı başaramadığımız Profesör ile tanışmış olmanın getirdiği rahatlama hissi, bir yandan da sorduğumuz pek çok soruya öğretmence bir karşılıkla verilmiş olan “Bu kitaplara bakın mutlaka” önerisi ile ayrılıyoruz.

Mayıs ayı bir yandan bu kitapları inceleyerek, bir yandan da yayınlar içerisinde bahsi geçen çeşitli dokümanların, fotoğrafların, öğrenim materyallerinin akıbetini düşünerek geçiyor. Profesör ile görüşmemizde atladığımız veya ulaşamadığımız pek çok detaya dair ipuçları yakalıyor ve notlar alıyoruz. Bu kaynaklar okulun birinci kuşak profesörlerinin yanı sıra onlar tarafından yetiştirilen, ikinci kuşak akademisyenlerle tanışmamıza da önayak oluyor. O sıralar merakla incelediğimiz “bitki ressamlığı” konusunda Türkiye’nin önde gelen kişilerinden bitki ressamı Nebahat Yakar; fakültede bir fotoğraf stüdyosu olduğunu sonradan öğreneceğimiz fotoğrafçı Cafer Türkmen isimleri ile kitaplarda karşılaşıyoruz. İsmine ilk kez rastladığımız bitki ressamlarından Mari Ertoran da bu kaynakta karşımıza çıkıyor. 1912 doğumlu Mari Hanım Léopold Lévy, Ali Avni, Sabri Berkel, Rudolf Belling gibi isimlerden eğitim almış. Tohum kataloglarının bazılarını resimlemiş, botanik derslerinde anlatılan konularla ilgili çok sayıda detaylı eğitim materyalini de o hazırlamış. Hakkında bu bilgileri edinmeden evvel internet aramalarında karşımıza çıkan Mari Hanım’ın 100. yaşını hastanede kutladığı haberi ise hüzünlü bir telefon konuşmasının zeminini hazırlıyor. Kendisinin son durumunu öğrenmek üzere aradığımız hastaneden vefat ettiği bilgisini alıyoruz.

Renkli Türkiye Bitkileri Atlası
1., 2. ve 3. Fasikül,
İstanbul Üniversitesi Yayınları, 

fotoğraf: Unutma Bahçesi

Renkli Türkiye Bitkileri Atlası 3. Fasikül, İstanbul Üniversitesi Yayınları, Levha: 39 “Lavandula cariensis Boiss”,
fotoğraf: Unutma Bahçesi

Öte yandan araştırmamıza kamuya açık süreli yayın arşivlerinde devam ediyor, 20. yüzyılın başından sonuna gazeteleri inceliyor ve Botanik Enstitüsü arazisi üzerine bulabildiğimiz her haberi arşivliyoruz. Belgelerin ücret karşılığında indirilebildiği çevrimiçi arşivlerde karşılaştığımız haberleri dijital olarak tarih ve sayfa numaralarıyla birlikte kaydediyoruz. Bir tür veri alışverişi şeklinde gerçekleşen bu araştırma sürecinde topladıklarımızı, görüşmelerimizde de paylaşmayı ihmal etmiyoruz.

Gazete haberleri listesi, 2018,
fotoğraf: Unutma Bahçesi

Kaynaklarla geçirdiğimiz bir ayın ardından Profesör’ü aramaya ve bir buluşma için daha randevulaşmaya karar veriyoruz. Aradan geçen zamanda Profesör’ün emeklilik durumunun kesinleştiğini öğreniyoruz. O günlerde enstitünün taşınma işlemleri henüz başlamamış, ancak Profesör’ün taşınması konusunda epeyce yol alınmış gibi görünüyordu. Profesör’ün odasında çok sayıda karton kutu, kimisi dolu, paketlenmiş kimisi dolmak üzere bekliyor. Raflardaki kitaplar, birtakım evraklar, okulun ilk yıllarından kalma çeşitli mikroskoplar çok sayıda doküman ile kutulardaki yerlerini almıştı. Profesör’ün düzen konusundaki hassasiyeti, kutuların muntazam hâllerinden okunabiliyordu. Boş raflar, camekânlar, derli toplu eşyalar kesinlikle ferahlatmıyor, aksine yaklaşan asıl taşınmayı hatırlatıyor ve telaşlandırıyordu. Bu dağınıklıktan kaçınmak üzere bizi kütüphanede ağırlamak isteyen Profesör, odasındaki ufak tezgâhta birbirinden farklı fincanlara kahve koyuyor ve hep birlikte kütüphaneye geçiyoruz.

Enstitü içerisinde görmeyi istediğimiz iki mekândan —herbaryum ve kütüphane— birini nihayet deneyimliyor olmanın hoşnutluğu ile kütüphanedeki siyah masada yerlerimizi alıyoruz. 1930’lardan kalma mobilyalar bizi karşılıyor. Geçmişte binbir emekle yazılmış, farklı ülkelerden toplanmış çok sayıda yayın ve darülfünundan kalma “Nebatat dar-ül mesaisi” damgası taşıyan kitaplar rafları doldurmuş. Pirinç çerçeve içerisinde muhafaza edilen Mari Hanım tarafından çizilmiş, eski botanikçilere ait portreler de kütüphanenin duvarlarına asılmıştı. Önce raflar arasında dolaşıp sonrasında Profesör’ün işaret ettiği masaya geçiyoruz.

İstanbul Üniversitesi
Botanik Enstitüsü Kütüphanesi, 2018, fotoğraf: Unutma Bahçesi

Profesör biz konuşmaya başlamadan evvel, zarf arasında getirdiği Alfred Heilbronn’dan kalma iki eğitim diasını bize sunuyor. Lantern slide olarak adlandırılan, geçmişte derslerde sunum yapmak üzere kullanılan bu cam slaytlara bir süre bakakalıyoruz. Profesör ise şaşkınlığımızın farkında, kendisinde daha çok sayıda slayt bulunduğunu belirtiyor. Bu slaytları çalıştırmak için gaz yağı ile çalışan bir ‘büyülü fener’e, orijinal adı magic lantern olan bir çeşit öncül projeksiyon aletine ihtiyaç olduğunu açıklıyor. Biz ise, belki bir büyülü fener bulabiliriz umuduyla aklımıza gelen kişileri ve mekânları hemen listeliyoruz. Bu cömert jeste karşılık görüşmediğimiz süre zarfında biriktirdiğimiz, dijital ortamda kaydedilmiş çeşitli çözünürlüklerde gazete kupürlerini paylaşmak istiyoruz. Profesör, haberlerin bu şekilde değersiz olduğunu ima ederek paylaşma teklifimizi geri çeviriyor, basılı materyalin önemini vurguluyor.

Lantern slide ve zarf,
İstanbul Üniversitesi
Botanik Enstitüsü arşivi, 2018,
fotoğraf: Unutma Bahçesi

Derslerine çalışmış iki öğrenci misali işaretlediğimiz bölümlerle ilgili sorularımızı sormak üzere Profesör’ün bizimle paylaştığı kitapları çıkarıyoruz. Kitaplarda özellikle Nebahat Yakar’ın çizimleri, çalışmaları ilgimizi çekmişti. Ayrıca Nebahat Hanım’ın hiç çocuğu olmadığını, gençliğinde Profesör’ü evladı gibi gördüğünü öğreniyoruz. Hâliyle kendisinin çizimlerini, fotoğraflarının kaynağını soruyoruz Profesör’e. Bize yeni bir kitap daha getiriyor, buradan çizimleri görebileceğimizi; belgelere nasıl ulaşabileceğimizi bilmediğini söylüyor. Aklımızda orijinal hâllerini görme arzusu olan bu çizimlerin orijinallerine ulaşamayacağımızı yavaş yavaş anlıyoruz. Görüşmemizin devamında kalan notlarımızla ilgili olarak da benzer cevaplarla karşılaşıyoruz. “Ama,…“ diye başladığımız cümleler, Profesör cephesinden “zamanı gelince” yanıtlarıyla bölündükçe görüşmenin sonlarına yaklaştığımızı da hissediyoruz.

İstanbul Üniversitesi Biyoloji Enstitüsü Kütüphanesi ve dönemin akademisyenleri, 1942, Alfred ve Mehpare Heilbronn arşivi, Kurt Heilbronn izniyle
İstanbul Üniversitesi Biyoloji Enstitüsü eğitim materyali ve dönemin akademisyenleri, 1942,
Alfred ve Mehpare Heilbronn arşivi,
Kurt Heilbronn izniyle

Profesör bu proje ile ilgili planlarımızın ne olduğunu merak ediyor. Araştırmamızı geliştirmeyi ve ilerleyen dönemlerde bir sergi yaparak bulgularımızı bir kurgu ile paylaşmayı planladığımızı anlatıyoruz. Bize derhal bir küratör bulmayı, küratör olmadan bu işin mümkün olmayacağını dile getiriyor. Kendisine bir de Almanya planımız olduğundan bahsediyoruz. Kurt Bey ile görüştüğümüzü, Almanya’ya gideceğimizi, Frankfurt’ta Kurt Bey’in evini, Münster’de ise Münster Üniversitesi arşivini ziyaret edeceğimizi söylüyoruz. Bunun maliyetini, maddi kaynağımızı soruyor önce, aldığımız fonun üzerine kendi cebimizden ekleyeceğimizi söylediğimizde, öncelikle bu seyahatin hayli anlamsız olduğunu açıklıyor. Bu soğuk memlekette bir şeye ulaşamayacağımızdan çok emin, araştırma fonunu basılı bir yayın için saklamamız gerektiğini ve mutlaka içindekileri, önsözü ve kaynakçası olan akademik bir yayın çıkarmamız gerektiğini söylüyor. Son olarak ekliyor: “Bu yayın için sizinle birlikte çalışacak deneyimli bir akademisyene ihtiyacınız olabilir, bu yayını birlikte çıkarabiliriz.” Teklifler, öneriler ve açıklamalar ile geçen kırk beş dakikalık görüşme bize bir kez daha bildik yolların dışına çıkabilmenin, risk alarak, hata yapma şansını kendimize tanıyarak ilerlemenin ne tür bir duyguya denk düştüğünü hatırlatıyordu. Profesör’ün nasihatlerine ve önerilerine rağmen ertesi günlerde Almanya seyahatimizin hazırlıklarını yapmaya başlamıştık. Geride kalan bu nasihat dolu görüşme, iki adet cam slayt ve bir düzine yayın ise proje serüvenimizde yerini almıştı.

Alfred Heilbronn Botanik Bahçesi, Bir Yerin İzinde Pek Çok Yer, Dilşad Aladağ, Eda Aslan