Bir Yerin İzinde Pek Çok Yer
İstanbul Burgaz Otobüsü

“Gelin siz bakın isterseniz. Bende arşiv marşiv yok, sadece kutular var.”

Kutuların varlığı zihnimizde yankılandıkça büyüyen bir meraka, bahçenin öyküsünün yeni parçalarıyla karşılaşma umuduna ve sonunda bir Almanya seyahatine dönüşüyor.

Kurt Bey’in bir arşivin varlığına dair ısrarlı umutsuzluğu Almanya’ya gitme konusundaki merakımızı azaltmıyor. Bir fırsatını bulup gitmek, hiç değilse profesörlerin yaşadıkları şehri, çalıştıkları üniversiteleri görmek istiyoruz. Yaşadığımız ülkede bir araştırma ve sergi projesini sürdürmenin, destek bulma çabasının yerini giderek umutsuzluğa bıraktığı günlerde araştırmamızın Salt Araştırma Fonları 2018 bursu ile desteklenecek projelerden biri olduğu haberini alıyoruz. Bir elin parmağını geçmeyen ve bağımsız projelere destek olan kültür sanat kurumlarının varlığı bir nebze olsun içimize su serpiyor ve boş kutularla karşılaşma ihtimalini de göze alıp Almanya seyahatimizi planlamaya koyuluyoruz. Liranın değeri hızla düşerken kur farkının beraberinde getirdiği endişe ile hazırladığımız seyahat planının nihai hâlini alması epey zaman alıyor ve sonuçta bir hayli ‘alternatif’ bir seyahat fikri aklımıza düşüyor.

Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi, 2018, fotoğraf: Unutma Bahçesi

Elimizdeki kaynaklar ile ancak bir kişinin seyahat masrafı karşılanabilecekken bu alternatif plan, birlikte yola çıkmamıza imkân veriyor. Birbirinden heyecanlı görüşmeler peşinde koşturduğumuz o yaz, Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi’nin giriş katında oturduğumuz masada bu alternatif seyahatin zorluklarını düşünüyoruz. Birlikte yapmanın, birlikte görmenin, birbirimizin görmediklerini görüp paylaşmanın ve birbirimizin merakına, hevesine ortak olmanın güzelliğini tatmanın da etkisiyle belki, yine de yola çıkmaya karar veriyoruz. Bunun için fedakârlık yapılacaksa, yapmamak için bir neden yok. Almanya’ya uzanan seyahatimizi Bulgaristan üzerinden, düşük bilet fiyatları ile nam salmış bir uçak firmasını kullanarak yapmaya karar veriyoruz. Ardından aktarmalı seyahat planımızı ve Almanya’da geçecek süreci planlamak üzere Kurt Bey ile iletişime geçiyoruz. Aynı gün biletlerimizi alıyoruz. Bu seyahat planının gerçekliği konusunda şüpheye ve şaşkınlığa düşen Kurt Bey, içlerinde pek de bir şey olduğuna inanmadığı bu kutular için çıkılan yolculuğu hem biraz delice hem de değerli buluyor ve her zamanki muzip tavrıyla bir tavsiyede bulunmaktan çekinmiyor: “İsterseniz Halkalı’dan trene binin, daha kolay olabilir.” Bu diyaloğun ardından alternatif Almanya rotamızın ne kadar zorlu geçeceğine dair kuşkular zihnimizin bir köşesinde büyüyor. Koşturmalı vize başvuruları, otel rezervasyonları, Münster Üniversitesi’nin arşivlerine erişebilmek için sürdürdüğümüz yazışmalarla geçen yaz mevsimini tamamlıyoruz. Seyahatimiz gelip çatıyor. “Bir seyahat bizi ne kadar yorabilir?” sorusu hâlâ aklımızdayken Bulgaristan otobüsü öncesi Ek Biç Ye İç’te buluşuyoruz. Bundan önce Bulgaristan aktarmalı Avrupa’ya seyahat eden arkadaşlarımızın varlığı bize cesaret verse de, detaylara dair konuşmamış olmanın tedirginliği içerisindeyiz. Bulgaristan karayolu sınırı ile —pek de harika olmayan— deneyimlerimiz bu sürecin yine zor olabileceğini akla getiriyor. Bir liste hazırlıyor, derdimizi anlatacak kadar cümleyi Google Translate ile çeviriyor ve defterimize yazıyoruz. “Merhaba,” “Biz Almanya’ya gidiyoruz,” “Aktarmalı uçuşumuz var,” “Havalimanı nerede?”…

Türkçe Bulgarca acil durum sözlüğü, 2018, fotoğraf: Unutma Bahçesi

Otobüse bineceğimiz firmanın yazıhanesi Ek Biç Ye İç’in karşısında. Bulgaristan’ın Burgaz kentine seyahat etmek için, Türkiye sınırlarının da ötesinde neredeyse ülkenin tüm sınır komşularına seferleri olan ancak pek de güven vermeyen bir otobüs firmasını kullanıyoruz. Yazıhaneye servis saatinden on beş, yirmi dakika önce gelip beklemeye başlıyoruz. Ne yazık ki servis bir buçuk saat gecikmeli geliyor. Gecikmeler ve trafikte geçen bir saatin sonunda Esenler otogarına ulaşıyoruz. Esenler otogarı bir dönemin Türkiye’sini, sigara içilen otobüs seferlerini anımsatıyor derhal. Kirli bir hâli var; üzerinde yıllardır toz biriken ve ön camına “beni yıka” yazılması beklenen devasa bir araç gibi.

İsmi ilkin Büyük İstanbul Otogarı olan, 2016 yılında İstanbul 15 Temmuz Demokrasi Otogarı olarak değiştirilen bu mekânın dünyanın en büyük üçüncü otogarı olduğunu duymak şaşırtmıyor. Türkiye’de en büyük otogar, en büyük havalimanı yapma merakı değişen politik devirlerde değişmeyen bir gelenek olabilir. Depresif bir bilimkurgu filmine set olabilecek alt katı, labirenti andıran birbirinden değişik bağlantı yolları, brüt betonun soğukluğu ve kaosu ile hafızada kalan ve bugün kapatılması gündemde olan bu mekân, otobüs işletmecilerinin irtibata geçtiği Mimar Sinan Üniversitesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümünü de kurmuş olan Mehmet Çubuk tarafından tasarlanmış. Ancak özellikle de İstanbul’un Bedrettin Dalan sürecinden Nurettin Sözen sürecine geçişinde imar planları ve projenin değişmesi ile otogar ve çevresindeki bağlantı yollarının bugünkü son hâlini almış olduğunu söyleyebiliriz.

Esenler otogarı / Büyük İstanbul Otogarı / 15 Temmuz Demokrasi Otogarı, 
140 Journos Esenler Otogar Alt Kat videosundan alınan ekran görüntüsü

Otobüs yolculuğumuz en ön koltukta, şoförün muavin ile sürdürdüğü konuşmalara kulak misafiri olarak başlıyor. Endişelerimizin aksine yolcuların büyük bir çoğunluğu Türkçe konuşabiliyordu, derdimizi anlatmıştık. Öte yandan etrafımızda bu yolculuk ile ilgili bizim kadar tedirgin olan hiç kimse yok. Herkes defalarca Bulgaristan İstanbul arasındaki bu seferi kullanmış, yolculuğun rutinine çok hâkim. Birçoğu Bulgaristan’dan Türkiye’ye son elli yıl içerisinde göçmüş, Bulgaristan’daki evleri ile hâlâ kuvvetli bağlara sahip, bir dönemin “Bulgar göçmenleri” ya da “muhacirleri” ile aynı otobüsteyiz. Biz oturduğumuz üç ve dört numaralı koltuklardan otobüsün ön camından gördüğümüz otobüsün farları ile aydınlanan karanlık yolları ve ara ara yoldan hızla geçen yaban hayvanlarını hipnoz olmuşçasına takip ederken, onlar için yolu ilginç kılan daha çok bir süredir görmedikleri biri ile otobüste karşılaşma ihtimali ya da yolculuğun sonunda memlekete yeniden ulaşma heyecanı… Bir de bitmek bilmeyen bir ‘ev’ meseleleri olduğunu fark ediyoruz. Otobüse her binenin birbirine uzaktan da olsa benzeyişi gibi konuşmalar da birbirine benziyor ve ‘ev sahibi olmak’ ile birbirine bağlanıyor. “Bulgar’dan ev almak, Türkiye’den ev almak” ikileminde geçen; bu evlerin fiyatlarını, koşullarını, metrekarelerini tartışarak çeşitlenen bu konuşmalardan, belleklerinde kalan evsizliğin hâlâ nasıl güncel bir endişe olduğunu anlayabiliyoruz.

Yolculuğumuz bu ritimde devam ederken zaman zaman otobüsün arka taraflarından yükselen mırıltılar, bozuk bir Türkçe ile konuşan muavin hanımın otobüsün bir ucundan bir ucuna yaptığı sık ve kaygılı yürüyüşleri, biz önde oturan yolcuları da meraklı gözlerle arka tarafa bakmaya zorluyor ve yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu hissettiriyor. Kapıkule sınırına yaklaştıkça mırıltılar ve “cık cık”lamalar artıyor ve otobüste bir hareketlilik oluşuyor. Sınırda otobüs duruyor; bütün yolcular pasaport kontrolü için otobüsten iniyoruz. Bize kendimizi gergin bir film sahnesinde hissettiriyor etrafımız. Yoğun bir sis otobüsün farlarından, gümrük kulübelerinden ve köhne dükkândan bu sise karışan ışık adeta birazdan yaşayacağımız gerilim için puslu, donuk bir dekor yaratıyor. O sırada yanımızda beliren, isminin “Garip” olması muhtemel büyükçe bir çoban köpeği de bu ana ortak oluyor.

Kapıkule sınır kapısında
gece bekleyişi, 2018,
fotoğraflar: Unutma Bahçesi

İlk kez böyle tuhaf bir mekânda olmanın getirdiği hisle birlikte, kör karanlıkta uzun uzun sınır polisinin giydiği üniformalar, havanın soğukluğu, Bulgaristan sınırında görünen tuhaf detaylar gibi pek çok şey hakkında konuşurken otobüsümüzdeki yolcuların hararetli bir tartışmaya girdiğini fark ediyoruz. Otobüsteki “cık cık” seslerinin kaynağı orta yaş ve üzeri Bulgar göçmeni olduğunu tahmin ettiğimiz insanlar, karton kutular ve birkaç çanta ile yola çıkmış küçük çocukları ile birlikte bir annenin otobüsteki ve sınırdaki varlığını tartışıyorlar. Hatay’dan yola çıkmış, İstanbul’a ulaşmış ve ailelerinin geri kalanı ile buluşmak üzere Bulgaristan sınırına kadar gelmiş Suriyeli bir ailenin bu yolculuğu bürokratik engellerden önce bu yolcu grubunun mahalle baskısına takılıyor.

Biz ise durumun şaşkınlığı içindeyiz; bir yandan ailenin durumu bir yandan da yolcuların acımasız tutumu… Sınırda neredeyse çekmeyen telefonlarımıza sarıldık. O saatte uyanık olan ve Arapça bilen birilerine ulaşmaya çalışıyoruz ve o tuhaf bakışlardan biz de nasibimizi alıyoruz. Dakikalar sonra otobüsten Arapça bilen biri çıkıyor, aile ile konuşuyor ve birtakım gerekli belgelerin eksik olduğu öğreniliyor. Aradan geçen bir buçuk saatin sonunda muavinin “hadi metro, hadi metro” sözleri bizi otobüse davet ediyor ve yolculuğumuzun kaldığı yerden devam edeceğinin sinyallerini veriyor. Suriyeli ailenin yolcuğu Türkiye sınırında sonlanıyor; ters istikametteki Bulgaristan’dan İstanbul’a dönen otobüsün boş koltuklarında geri dönüyorlar İstanbul’a. Biz yaşadığımız olayın şokunu atlatmaya çalışırken bir zamanlar sınırı, sürgünü, evsizliği ve yabancı olmayı yakından tanımış bu insanların verdikleri tepkiler aklımıza kazınıyor: “Ne de olsa Bulgaristan artık Avrupa Birliği’ne üye, öyle herkes elini kolunu sallayarak giremez...” Daha binerken ineceğimiz yeri sorarak dikkat çekmiş ve şoför bey ile çoktan rotamızı paylaşmıştık. Sizi havaalanına bırakacağım, bu saatte merkezden gidilmez diyerek hayli içimizi rahatlatmıştı şoför bey. Ancak saatler sonra gecenin karanlığında ilerlerken beklenmedik bir noktada duruyor ve “burada inebilirsiniz, şuradan da havaalanına gidebilirsiniz” diyerek bizi indiriyor. Kendimizi sabaha karşı saat üçte, uyuyan bir şehrin uyuyan havalimanına giden yolda buluyoruz. Korkunun getirdiği çeviklikle adeta koşuyoruz. Havaalanında yalnızca bir kapı açık, etraf karanlık. İçerisinde kimsenin olmadığı, terk edilmiş bir yerde olduğumuzu düşünürken bir horlama sesi yalnız olmadığımızı söylüyor. Bulunduğumuz ortamın bu sessizliği bizi ürkütse de havaalanının güne başlamasını beklerken uykuya yenik düşünüyoruz.

Sonraki saatler uçak yolculuğu, uçtuğumuz Frankfurt-Hahn havalimanından Frankfurt merkezine bizi götürecek olan otobüsü bekleyiş, elma bahçeleri, yaprakları sonbahara hazırlanan birtakım ormanlar, kırlar, birkaç değirmen, bolca rüzgâr türbini arasında geçen iki buçuk saatlik son bir otobüs yolculuğu ile geçiyor. Kurt Bey ile Hauptbahnhof’ta buluşmak üzere sözleşiyoruz. Merkez tren istasyonunun büyüklüğü, otobüsten ineceğimiz yerin belirsizliği işleri karıştırsa da buluşmayı başarıyoruz.

Alfred Heilbronn Botanik Bahçesi, Bir Yerin İzinde Pek Çok Yer, Dilşad Aladağ, Eda Aslan, otobüs, yolculuk