Bir Yerin İzinde Pek Çok Yer
Selamiçeşme’de ‘Geçici’ Bir Apartman Dairesi

Sıcak, sıkıntılı bir yaz gününde Erdal Bey’i ve bahçeyi ziyaret ediyoruz. O dönem özellikle “Biyoloji Enstitüsü ve Botanik Bahçesi niçin bu arazi üzerine kuruldu?” sorusunu kurcalıyoruz. Bu soruya yanıt arama konusunda Erdal Bey de en az bizim kadar hevesli ve bu soruya alternatif cevaplar bulabileceğimizi düşündüğü kişilere ulaşma konusunda bizim kadar kararlı. Kahverengi ciltli telefon rehberi yine masasında beliriyor. “Bir fihrist daha kaç mekân ve insanla tanışmamıza olanak sağlayacak?” sorusunu yüksek sesle soruyoruz. Özenle yazılmış telefon numaralarının yanına bir de adresler iliştirilmiş. Hızlıca “N” harfini seçebiliyoruz: “Necdet Sakaoğlu, Selamiçeşme durağı, ev telefonu…” Aranacak kişiler listemize bir yeni numara daha eklenirken Erdal Bey’in uyarısıyla Necdet Bey’in 11:00–12:00 saatleri arasında aranması gerektiği tavsiyesini de deftere not düşüyoruz.

Birkaç gün sonra bu telefon numarasını Salt Galata’nın kafesinde otururken arıyoruz. Cep telefonu neslinden beklenebileceği üzere bir ev telefonuna ulaşabilme inancımız hayli düşükken telefona cevap veriliyor. Biz kısa bir telefon görüşmesi beklerken Necdet Bey telefonda araştırmanın detaylarını soruyor merakla. Anlatıyoruz, dinliyor. Ağa Kapısı’ndan yeniçerilere, şeyhülislamlardan şükûfenâmelere kadar, yaklaşık kırk beş dakika süren telefon görüşmemizi, buluşma talebimiz bölüyor. Tüm detaylarını merak ettiğimiz bir fikir, Selamiçeşme’de bir adres, kendisi cep telefonu kullanmayan Necdet Bey’in eşi Fatma Hanım’ın cep telefonu numarası ve buluşma tarihi ve saati ile görüşmemiz sona eriyor.

Bu sefer İstanbul’un Anadolu yakasında, Kadıköy’den Bostancı’ya ‘sahilden’ giden başka bir ferah dolmuş güzergâhındayız. Selamiçeşme’ye, Süleymaniye’nin gölgesindeki araziye dair Necdet Bey’den dinleyeceğimiz hikâyeleri duyma hevesiyle gidiyoruz. Gizlice kendini muhafaza etmeyi başarmış, betonarme balkon detayları ve bant pencereleriyle Cadde’nin bir dönemine işaret eden konut yapılarını seyrediyoruz yolda. Bir yandan da gözden düşen ve unutulan bu cephelerin aralarına serpiştirilmiş, birörnek kaplama malzemeleri, PVC pencereleri, ‘Fransız balkonları’ ve alüminyum korkuluklarıyla insanı pek şaşırtmayan ‘kentsel dönüşüm’ apartmanlarına bakıyoruz. Dolmuştan iniyoruz, tanıdık bir inşaat alanı ile karşılaştığımız ara sokağa girip apartmanı buluyoruz. Balkondan bakan kişinin Necdet Bey’in eşi Fatma Hanım olduğunu tahmin ederek zili çalıyoruz.

Fatma Hanım bizi kapıda karşılıyor ve dar bir koridordan ilerleyerek hep birlikte salona geçiyoruz. Fatma Hanım yerlerimizi tayin ederken, biz ilkin merak duygumuzu biraz dindirmeye çalışıyoruz. Bir çeşit arşiv dairesi, bir tür müze mekânı hissi yüklü bir salon burası. Çabamızın gereksiz olduğunu anlayıp meraklı gözlerle etrafı incelemeye başlıyoruz. Salonun içerisinde kahverenginin tonlarına rastlayabileceğiniz mobilyalardan, oymalı bir koltuğa oturuyoruz. Karşımızda birbiri ardına sıralanmış meşe ağacından, pirinç kulplu vitrinler içerisinde deri ciltli el yazmaları, çeşitli İstanbul ansiklopedileri, Şakaik-ı Nu’maniye ve Zeyilleri, Tarih ve Toplum dergisi ciltleri yer alıyor. Daha önce tanışık olmadığımız çok sayıda nadir eser ve Necdet Bey’in elyazması koleksiyonu da bu vitrinler içerisinde özenle konumlanmış. Kendine yer bulamayan bazı kitaplar ise salonun çeşitli köşelerine yerleşmiş. Kitap koleksiyonuna olan ilgimiz Fatma Hanım’ın da dikkatini çekmiş olacak ki kitapların yeni taşındıkları bu eve sığmamasından yakınıyor.

Necdet Bey’i beklerken Fatma Hanım ile gündelik hayat üzerine konuşmaya başlıyoruz. Bağdat Caddesi’nde girilen kentsel dönüşüm serüveninden pek hoşnut olmadıkları anlaşılıyor. Bitmek bilmeyen inşaatlar ve eski evlerinin kullanışlılığına karşılık yalnızca satılmak üzere, içinde birinin hayat kuracağı düşünülmeden yapılan yeni evlerin kullanışsızlığını konuşuyoruz. Öte yandan, şimdiye kadar tanıştığımız insanlar için ev bir çatının ötesinde başka bir anlama işaret ediyor; geçmişi hatırlatma görevini üstleniyor. Açılan ev konulu sohbet ile değişen kent çehresi, içinde bulunduğumuz dönem ve şehre, dönüşüm ile yayılan tanıdık tuhaf hissi konuşuyoruz. Mekândaki bir diğer ses olan gündüz kuşağı televizyon programı bazen konuşmalarımızı bazen ise sessizliği bölüyor.

Kısa bir süre sonra Necdet Bey de bize katılıyor. Necdet Sakaoğlu Osmanlı ve Selçuklu dönemleri çalışan; kent, yerellik ve eğitim konularına odaklanan çok sayıda yayını bulunan; çeşitli tarih dergilerinin yayın kurulunda uzun yıllar çalışmış deneyimli bir tarihçi. Sivas’ın Divriği ilçesinde doğan Necdet Bey’in öğretmenlik geçmişi de var. Projenin detaylarını anlatırken bizi bu pratiğin izleriyle dinlediğini gözlemleyebiliyoruz. Necdet Bey Botanik Bahçe ve Enstitü binasının konumlandığı arazinin tarihini ayrıntılarıyla anlatmaya başlıyor. Kendisinden Süleymaniye Camisi ve Medreseleri, Eski Saray’ın duvarları, Harbiye Nazırlığı, Haliç’te bulunan külliyeler ve Darüzziyafe’ye kadar pek çok mekânın detaylarını dinliyoruz.

Selamiçeşme buluşmasından, 2018, fotoğraflar: Unutma Bahçesi Projesi

Necdet Bey’in de cevap aramak üzere sorduğu “Biyoloji Enstitüsü neden bu arazi üzerine kuruldu?” sorusu ile en başa dönüyoruz. Kısa bir sessizliğin ardından Necdet Bey beklenilenin aksine, Osmanlı’da çiçekçilik tarihi anlatmaya başlayarak söze kaldığı yerden devam ediyor. Üç saat kadar süren konuşmamızda, şeyhülislamların çiçek ve bahçe merakına ve bu geleneği kuşaklar arası sürdürmelerine dair pek çok hikâye dinliyoruz. Necdet Bey kütüphanesine yöneliyor ve bize bir şükûfenâme (çiçek kitabı) göstermek istediğini söylüyor; bir yandan da eskiden Haliç’te kurulan çiçek pazarının hikâyesini anlatıyor. Necdet Bey’in söylediklerine bir kütüphanede ciltli ağır bir kitabın sayfalarını tek tek çeviriyormuş hissiyle kulak kesiliyoruz. 1936’da bu arazinin Enstitü Binası için önerilişine dair fikrini açıklıyor. Elbette İstanbul Üniversitesi’nin diğer kampüslerine yakınlık önemli bir faktör. Ancak Biyoloji Enstitüsü’nün de mimarı olan Ernst Egli ve dönemin Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip’in de bildiği, Osmanlı şeyhülislamlarının bitki ve çiçeklerle güçlü ilişkisinin bu arazi ve bahçe arasında özel bir bağ kurduğu düşüncesi arazinin bahçe için uygun görülmesinin nedeni olabilir mi?

Aylar önce kitaplarından, yazılarından bahçenin tarihsel sürecine dair okumalar yaptığımız Necdet Bey’in evindeyiz. Önümüzde buluşmalarımızın tamamlayıcısına dönüşmüş birer kuru pasta tabağı, limonata ile birlikte kitapları karıştırıyoruz. Yaz sıcağı pencereden sızan hafif esintiler ile bölünüyor. Bu kez tedirgin bir yabancı bekleyişi yok üzerimizde. Eşyalar konuşacak gibi, nadire kabinesine benziyorlar. Arşivler, fotoğraflar, belgeler ve sözlü anlatıları takip ederek ulaştığımız yerde, Necdet Bey’in bir cümlesi ile araştırma ve iz sürme durumuna bakışımız değişiyor: “Henüz elimde bu fikri destekleyecek kuvvetli bir belge yok, fakat koklayarak bulacağız!” Bu paylaşımın ardından Necdet Bey ile İstanbul Ansiklopedisi ciltlerini karıştırıyoruz. Onun da çok sayıda başlık ile katkıda bulunduğu ciltlerde araştırmanın bağlantı noktalarını biraz da koklayarak bir kere daha birlikte kurcalıyoruz. Laleler, Yeniçeriler, Süleymaniye, Çiçekçiler, Üniversite… Koklayarak bulma eylemi bizim araştırma sürecimizde şüphe ve merak arasında bir duyguya denk düşüyor.

Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, Selamiçeşme buluşmasından, 2018, fotoğraflar: Unutma Bahçesi Projesi

Necdet Bey kimi zaman parçaları birleştirerek, toplayarak kimi zamansa eksilterek bu arazinin geçirdiği katmanları nedensellik içinde ele alıyor. Bizi de bu sürece katılmaya davet ediyor. Bilgiye ulaşmak için en temele bakmamız gerektiğinin de altını çiziyor ve günümüzde kaybedilen temel bilginin eksikliğinden yakınıyor.

Selamiçeşme buluşmasından, 2018, fotoğraflar: Unutma Bahçesi Projesi

Saatler geçirdiğimiz bu evde bir kütüphanenin çevresinde şekillenen oturma planımız ekose örtülü yuvarlak bir masaya taşınıyor. Necdet Bey, tüm sayılarının özenle çetelesini tuttuğu Ülkü mecmualarını getiriyor ve 1941 yılından bir Ülkü mecmuasını hep birlikte karıştırıyoruz. Ernst Egli’nin ‘Türk evleri’ ile ilgili bir metnine denk geliyoruz. Bu ev Necdet Bey’e Sivas’ta büyüdüğü evi anımsatıyor. Sivas Divriği’de bulunan evin tüm detaylarını betimlerken raflardan masaya inen, 1978 yılında yayımladığı Divriği’de Ev Mimarisi kitabı da konuşmalara kılavuzluk ediyor. Farklı ev planları, kesitleri, sofa ve kubbe çizimleri ve ‘eliböğründe’ detayları gibi daha pek çok incelikli çizim üzerinden bize bir evin tüm detaylarını aktarıyor.

“Türk Evi”, Ernst Egli,
Ülkü Halkevleri ve Halkodaları Dergisi,
sayı 99, Mayıs 1941,
Necdet Sakaoğlu Koleksiyonu

İçeriden Fatma Hanım’ın pişirdiği yemeğin kokusu gelirken ziyaretimizi sonlandırmaya karar veriyoruz. Necdet Bey bizi yolcu etmeden evvel bir şey unuttuğunu fark edip bizi durduruyor. Yıllardır gün atlamadan muntazam bir biçimde tuttuğu günlüğünü gösteriyor. Necdet Bey’in “sizi de bugüne yazacağım” cümlesi ve beraberinde gelen tebessümü ile evden ayrılıyoruz.

Selamiçeşme buluşmasından, 2018, fotoğraflar: Unutma Bahçesi Projesi

Alfred Heilbronn Botanik Bahçesi, Bir Yerin İzinde Pek Çok Yer, Dilşad Aladağ, Eda Aslan, Necdet Sakaoğlu