Bir Yerin İzinde Pek Çok Yer
Eschborn’da
Bir Bodrum Katı,
İkinci Seyahat

2019’un ilk ayı, İstanbul’dan Frankfurt’a oradan da Berlin’e uzanacak olan ve bir öncekinin aksine pek de maceralı olmayacağını düşündüğümüz seyahatimizi planlayarak geçiyor. Bulmayı umduğumuz dosyalar, bakmaya heveslendiğimiz albümler, görüşmek istediğimiz sanatçılar, Unutma Bahçesi projesini ve hikâyemizi paylaşmak istediğimiz mekânlar… 23 Ocak günü İstanbul’dan kalkan uçağımız Frankfurt’a iniyor. Pasaport kontrolü, oflamalar puflamalar eşliğinde Almanya’nın yerleşik Türkiyelilerinin Almanya’dan şikâyetçi oldukları durumları dinleyerek geçiyor. Ardından sözleştiğimiz şekilde devasa havalimanının 7 numaralı kapısında Kurt Bey’le buluşuyor ve Eschborn’a doğru yola çıkıyoruz.

Yağmurlu yol, pasaport kuyruğundaki şikâyetleri ve göçmenliğin bitmek bilmeyen ‘arada’lığını, son yıllarda öteki memleketlerde olduğu gibi Almanya’da da kendini yeniden hissettiren ırkçılığı konuşarak geçiyor. Dayanamayarak Kurt Bey’e bizden sonra bodruma inip, kutulara bir daha bakıp bakmadığını soruyoruz. Bir kahkaha ile bakmadığını söylüyor, kutularla bizi beklediklerini öğreniyoruz, “bu üç kişilik bir iş” diyor Kurt Bey. Hatırladığımız binaların, bahçelerin ardından kendimizi neredeyse bir parçası hissetmeye başladığımız Heilbronn evine ulaşıyoruz. Kurt Bey ile misafir odasına eşyalarımızı bırakıyoruz. Önümüzdeki bir haftayı geçireceğimiz bir çalışma masası, antika bir dolap ve bir şifonyeri de içeren mütevazı misafir odasıyla ilk kez tanışmış oluyoruz. Kurt Bey misafir odasının kutulara yakınlığından ötürü şakayla karışık “aman ha gece de kalkıp çalışmayın” uyarısını iliştiriveriyor. Alev Hanım’ın da eve gelmesi ile günün kalanını önümüzdeki bir hafta nasıl çalışacağımızı planlayarak, çalışmak dışında neler yapabileceğimizi konuşarak, gidebileceğimiz restoranlara konserlere bakarak geçiriyoruz.

Kurt ve Alev Heilbronn evi,
Eschborn, Ocak-Şubat 2019

Ertesi gün erkenden kolları sıvıyoruz ve bodrum katını düzenlemek, burayı bir çalışma alanına çevirmek üzere işe koyuluyoruz. Birkaç ay önce ilk kez karşılaştığımız, Mehpare Heilbronn’un ölümünden bu yana ilk kez açılmış olan kutular, tıpkı bıraktığımız hâlde oradalar. Kurt Bey de çalışma takvimini kutularla ilgilenmek üzere boşaltmış. İlkin hep birlikte ortalıktaki her kutuya bir bakıp ne olduğunu kontrol ediyoruz, bir tarafa ayırıyoruz. Saklananlar, neden saklandığı bilinmeyenler, saklandığı unutulanlar ve bulunduğu için heyecanlanılanlar, modası geçenler, yeniden moda olanlar, belki bir gün işe yararlar, bir ihtimali daha olmayanlar… Alakalı kutular, geri dönüşüme gidecekler, atılacaklar, saklanacaklar yakındaki garajda veya koridorda küme küme birikiyor. Bir noktada eskiyen kutulardan, paramparça olan zarflardan umudumuzu kesiyoruz ve arabaya atlayıp yakınlardaki dev markete gidiyor ve yeni bir düzen kurmak üzere çeşitli malzemeler satın alıyoruz.

Kurt Bey’in tabiriyle kutulardan bir ‘arşiv’ çıkarma konusunda arı gibi çalışıyoruz. Başladığımız kazının ilk keşiflerinden biri, eşarptan bir bohçanın içinde saklanan yüzlerce negatif oluyor. Özellikle de Mehpare ve Alfred çiftinin evliliklerinden sonra Türkiye’de yaşadıkları döneme denk gelen ve bahçenin de sık sık yer aldığı negatifleri incelemek üzere birkaç kutu, bir ampul ve çerçeveden çıkarılmış bir cam ile derhal ışıklı bir tezgâh kuruyoruz. Bir diğerinin karanlığına saklanan her bir film, kurduğumuz amatör ışıklı tezgâh sayesinde bir bir aydınlanıyor. Büyüteçle negatiflerin dünyasında geziyor, Kurt Bey’le hikâyeleri keşfe çıkıyoruz.

Alfred ve Mehpare Heilbronn’a
ait fotoğraf negatifleri,
Kurt Heilbronn izniyle, Ocak-Şubat 2019

Bir kez daha kutular dolusu mektup ve kartpostalla karşılaşınca Kurt Bey “WhatsApp’tan yazışır gibi her dakika mektup yazmışlar birbirlerine” diye serzenişte bulunuyor ve bizi güldürüyor. Mektuplar ve kartlar Mehpare Hanım tarafından kabaca yıllarına göre sınıflandırılmış. Bu yığınlar arasında kalp kırıklıklarının, isteklerin, ayrılıkların, kavuşmaların izini sürüyor ve bazı devamlılıklar yakalıyoruz. Aynı kişiler tarafından yılın başka zamanlarında atılan kartlar, Mehpare Hanım’ın cevaplarını görmesek de bize hikâyeleri tamamlamak konusunda yardımcı oluyor. Almanya’ya okumaya gelen oğlu için Mehpare Hanım’ın desteğini rica eden bir aile dostu, iş aradığını anladığımız bir akrabanın endişesi, vize için gerekli belgeler, hazırlanılması gereken zorluklar, İstanbul’a gelirken bavulda getirilmesi beklenen bir siparişin detayları… Kartpostallar Mehpare Hanım’ın Almanya’da bir durak, başka göç hikâyeleri için adeta bir danışman olduğunu anlatıyor.

Kutuların derinliklerinden hiç açılmaması istenircesine sarıp sarmalanmış bir zarf buluyoruz. Üzerinde şöyle yazıyor: “içimi sıkan mektuplar” Mehpare Hanım’ın bir biyolog arkadaşıyla olan özel yazışmalarından 70’li yıllarda üniversite ortamındaki karmaşayı okuyabiliyoruz. Onların sırlarına ortak olduğumuzu hissettiğimiz bu mektupları Kurt Bey’le paylaşıyor ardından yeni bir zarfta yine aynı isimle saklıyoruz. Bizi şaşırtan ve gülümseten bir başka grup belge ise “yılın en büyük konseri” yazılı bir afiş ve beraberinde gönderilmiş dostane mektuplar oluyor. Dönemin ses sanatçılarından Adnan Pekak tarafından Mehpare Hanım’a yazılan bu kartlar ve mektuplar Kurt Bey’i bir hayli güldürüyor; bizim de Adnan Pekak ile tanışmamıza vesile oluyor. Ardından açtığımız bir Adnan Pekak şarkısıyla bodrumda kazıya devam ediyoruz.

Adnan Pekak 29 Ekim konseri afişi,
Alfred & Mehpare Heilbronn arşivi,
Kurt Heilbronn izniyle, Ocak-Şubat 2019

Son olarak bulduğumuz ve pek de okunaklı olmayan Almanca bir grup mektup, o günden geriye aklımızda kalıyor. Kurt Bey’den bunların Alfred Heilbronn’un vefatında gönderilen taziye mektupları olduğunu öğreniyoruz. Taziyelerin arasında sıkıca sarılmış bir paket dikkatimizi çekiyor, birlikte açıyoruz. Mehpare Hanım tarafından Alfred Heilbronn’un Münster’deki Waldfriedhof Lauheide’de bulunan kabrinden alınıp saklanmış bir avuç toprak…

İlerleyen günlerde karlı bir sabaha uyanıyoruz. Gece seyrettiğimiz usul usul inen kar taneleri sabaha çoktan birikmiş ve bu sakin mahallenin sessizliğine masalsı bir his eklemiş. Bir mola verip çevrede yürüyüşe çıkıyoruz. Temiz havayla zihnimiz olabildiğince açılmış bir şekilde geri dönüyoruz. Yeni düzen oturmaya başlıyor, yavaş yavaş nerede ne olduğunu onun yanına ne gelebileceğini pratik bir şekilde çözebilecek hâle geliyoruz. Akşama doğru çikolata kutusuna benzeyen ufak, metal bir kutuda kâğıtlara sarılarak saklanmış yüzlerce makara filmle karşılaşıyoruz. Bunların Mehpare Hanım ve Kurt Bey tarafından Almanya’da ve Türkiye’de çekilmiş “süper sekiz milimetre” filmler olduğunu öğreniyoruz. Hemen başka bir rafta bu filmleri izleyebileceğimiz kompakt projektörü buluyor Kurt Bey. Derhal deniyoruz, çalışıyor! Meraktan ölüyor olsak da Alev Hanım’ı beklemeye ve yemeğin ardından filmleri hep beraber izlemeye karar veriyoruz. “Her akşam dört film, daha fazla olmaz.” diyerek en baştan içinde kaybolabileceğimiz bu film seanslarına bir kısıtlama getiriyor Kurt Bey.

Eschborn, Ocak-Şubat 2019

Salonun bir köşesinde, el yordamıyla kurduğumuz düzenekten henüz kurumakta olan çarşafa yansıtıyoruz filmleri. İstanbul görüntüleriyle karşılaşıyoruz ilk olarak. Turistik bir İstanbul ziyaretinde Almanya’ya yanında götürmek istercesine kaydetmiş 70’li yılların İstanbul’unu Mehpare Hanım. Piyer Loti, Eminönü’nün her zaman kalabalık çarşıları, Ortaköy sahilde bir yürüyüş, Taksim Meydanı, Zeki Müren Konseri… Bir başka film, Kurt Bey tarafından çekilmiş; Mehpare Hanım, Alev Hanım ve ‘Tante Anna’sı bir bahçede oturuyorlar. Geçmişten gülümseten bir karpuz hikâyesine konuk oluyoruz. Yine Kurt Bey’in kaydettiği bir filmde Mehpare Hanım’ın kendinden emin, güçlü tavırlarıyla büyüleniyoruz. Bizi en çok şaşırtan ve bir noktada hüzünlendiren Mehpare Hanım tarafından Almanya’da Münster’deki evin odalarında çekilen filmler oluyor. Müzik odası, çiçek odası, yemek odası, oturma odası, yatak odası, mutfak… Belki İstanbul’a götürmek üzere, belki de kendini bu evi sevmeye ve benimsemeye ikna etmek üzere, Münster’deki evin çeşitli köşelerini kaydetmiş. Buzdolabı, televizyon gibi dönemin yeni nesneleriyle İstanbul’dan getirilen antika dolap, koltuk gibi hatıra dolu nesneler bu filmlerde birbirine karışmış.

Akşamları film izleme seansları,
Mehpare ve Kurt Heilbronn tarafından çekilmiş görüntüler, Kurt Heilbronn izniyle, Ocak & Şubat 2019

Sonraki gün yine Münster’deki evi merkezine alan bambaşka bir kayıtla karşılaşıyoruz. Evin tasarım çizimlerini, inşaat sürecini kaydeden, inşaatın ardından evin detaylarını belgeleyen bu klasör Alfred Bey’in ilk eşi olan Magda Hanım’a ait. Kurt Bey’in tabiriyle Bauhaus stilini örnek alan bu evin ancak cephesini görmüş olan biz, evin savaş öncesi hâlini, iç mekân detaylarını görünce heyecanlanıyoruz. Magda Hanım’ın sanat tarihi uzmanlığının yanı sıra mimarlık tarihinden de anladığını söylüyor Kurt Bey. Öte yandan onun bu evde ancak birkaç yıl yaşayabildiğini ve savaşın ardından bu eve tekrar dönemediğini bilmek buruk bir his bırakıyor. Münster’deki evi iki gün içinde iki farklı kadının gözünden okuyoruz. Biri bu eve ait, ancak bu evde yaşayamıyor. Bir diğeri bu evde yaşıyor, ev ona ait ancak bir türlü bu eve ait hissedemiyor.

Frankfurt’ta son çalışma günümüz bir haftanın ardından gelip çatıyor. Bir hafta boyunca hikâyesine ortak olduğumuz belgeler, nesnelerle isteksizce vedalaşıyoruz. Kutular belli bir nizamda sınıflanıyor; bilimsel yayınlar, kurutulmuş bitkiler, Mehpare Hanım’ın ajandaları, Alfred Bey’in fotoğrafları, resmi yazışmalar, resmi olmayan mektuplar, taziyeler, kartpostallar… Ancak zarfları yapıştırmıyor, kutuların kapaklarını bantlamıyoruz, adeta arşivin nefes almasını ister gibi hep bir açıklık bırakıyoruz. Bodruma yapılacak sonraki ziyaretler için geriye erişilebilir ve anlaşılabilir bir düzen bırakmaya çalışıyoruz.

Alfred ve Mehpare Heilbronn arşivi,
Kurt Heilbronn izniyle,
Ocak-Şubat 2019

Keşfedilip kenara ayrılmış, ancak incelenmeye vakit yetmemiş, Anadolu’nun çeşitli dağlarında, ovalarında çıkılan Botanik gezilerinde tutulmuş günlükler zihnimizi meşgul ederken Kurt Bey üçüncü bir seyahatin sinyallerini veriyor. Bodrumun kuytu köşelerinde bulduğumuz Mehpare Hanım’ın fotoğraf albümlerinde sıklıkla gördüğümüz şapkalarını da bir kutuya koyarken Kurt Bey gülümseyerek annesinin Paris’ten aldığı bu şık şapkaları çok sevdiğini söylüyor ve onları bizlere bu haftanın hatırası olarak armağan ediyor. Bodrumdaki bu kazıdan hatıra olarak bavula yerleşecek olan şapkalarla son bir kez daha kutulara bakıyor ve odanın ışıklarını kapatıyoruz.

Frankfurt’taki son akşamımız Heilbronn Ailesi’nin müdavimi olduğu bir kokteyl barında başlıyor, ardından birbirinden leziz yemekler yapan bir Yunan restoranına gidiyoruz. Alışık olduğumuz Anadolu mutfağına dair güçlü çağrışımlar yapan leziz yemekler tadıyoruz. Hafta boyunca yemek masalarımızda, Heilbronnların mutfağında, mahallenin Çin lokantasında, geleneksel bir Alman Kneipe’sinde birbirinden lezzetli yemekleri yerken her seferinde Heilbronn ailesiyle olan tanışıklığımızı konuşuyoruz; hep birlikte bu tesadüfe şaşırıyoruz. İnternetten bulunan bir telefon numarasının beraberinde getirdiği muhabbet ve dostluğun hayatlarımızdaki ne tür bir boşluğu doldurduğunu düşünüyoruz. Her hissi, duyguyu, eylemi ve karşılaşmayı sorgulama —bir terapistle bolca vakit geçirmenin getirdiği yeni bir alışkanlık olarak— karakterimize işliyor. Yunan restoranından çıkıyoruz, Frankfurt sokaklarında Tanju Okan’ın “Her akşam votka rakı ve şarap / İçtikçe delirir insan olur harap…” nakaratını mırıldanarak evin yolunu tutuyoruz.

Sonraki gün, sabahın erken saatlerinde Frankfurt’tan Berlin’e doğru yola çıkıyoruz. Macerasız geçeceğini düşündüğümüz, ancak daha ilk pasaport kontrolünde bize ters giden bir şeyler olacağının sinyalini veren yolculuğumuza bir tren seyahati daha ekleniyor. Tek bir güne sıkıştırılan birden fazla program iki ayağımızı bir pabuca sokuyor. Birkaç saat içerisinde olacaklardan habersiz, konaklayacağımız evin sahibine bir türlü ulaşamadığımız, görüşmelerimizi iptal ettiğimiz stresli anlar yaşıyoruz. Tam da bu sırada sinyallerini veren maceranın en esaslı adımı gerçekleşiyor ve Neukölln’de, bir şaşkınlık anında, içi tıklım tıklım dolu olan bavullarımızı konaklayacağımız apartmanda çaldırıyoruz. Soğuk, karmaşık Berlin sokaklarında sigara kokan kıyafetlerimiz dışında giyecek hiçbir şeyimiz kalmıyor bir anda. Ev sahiplerimizin yardımıyla apartmandaki her dairenin kapısını çalıyoruz, belki birinin görmüş olabileceği ihtimaline karşın mahalledeki binalara notlar bırakıyor, çöp konteynırlarına bakıyor, karakollarda hikâyemizi anlatıyor, kayıp eşya bürolarında eşyalarımızı arıyoruz… Yalnız Frankfurt’ta unuttuğumuz Mehpare Hanım’ın şapkaları bize iyi ki dedirtiyor. Onun ötesinde bize daha çok soru sorduran, ‘eşya’ ile ilişkimizi sorgulatan bu tuhaf deneyim serüvenimizin aklımızdan çıkmayacak parçalarından biri oluyor.

Bavul bir ev mi? Evimiz yoldayken bir bavul mu?

Neukölln’de kaybolan bavullar için
yazılmış notlar, Ocak-Şubat 2019
{tüm fotoğraflar: Unutma Bahçesi}

Alfred Heilbronn, Alfred Heilbronn Botanik Bahçesi, Bir Yerin İzinde Pek Çok Yer, Dilşad Aladağ, Eda Aslan, Mehpare Heilbronn