Bir Yerin İzinde Pek Çok Yer
Eschborn’da
Bir Bodrum Katı
ve Kutular

On üç saatlik yolculuğun ardından bavullarımızdan daha ağır gelen uykumuzla birlikte adeta Hauptbahnhof’a fırlatıldığımızı hissediyoruz. Kurt Bey’in yolculuğumuza dair bir türlü geçmeyen şaşkınlığı ve hedefe ulaşabilmiş olmanın haklı gururuyla Frankfurt’tan Kurt Bey ve ailesinin yaşadığı Eschborn isimli kasabaya doğru yola çıkıyoruz.

Kurt Bey, Eschborn’dan bahsediyor; hem şehre yakın hem de şehrin ritminden uzaklaşılabilen bir konumu var kasabanın. Yol boyunca konuşmalarımıza eşlik eden bir Alman haber kanalından seçebildiğimiz Almanca sözcükleri, o sırada yaklaşan seçimleri konuşarak ilerliyoruz. Kurt Bey merakla Bulgaristan Frankfurt yolculuğumuzun detaylarını dinliyor. Bir yandan orada geçireceğimiz dört gün boyunca neler yapacağımızı konuşuyoruz. Bir yandan da yol kenarındaki elma bahçeleri, bu bölgenin ünlü elma şarabı, çiftlikler, geleneksel Alman evlerini anlatıyor Kurt Bey.

Navigasyon cihazı hostel’e geldiğimizi söylediğinde kendimizi bir otomobil garajının önünde buluyoruz. Türkiyeli çıkan tamirci, şaşkın bakışlarımızı anlamıyor ilkin. Kurt Bey, internetten ayarlanan bir hostel konusunda kuşkulu; biz ise uzun yolculuğumuzun ardından böyle bir karışıklık yaşamaya hiç hazır değiliz. Hep beraber araçtan çıkıp eski usul, adresle sokağı bulmaya çalışıyoruz. Sonunda araç girmeyen bir patikanın üzerinde hostel’in kapısına rastlıyoruz.

İçerisinde iki yatak bulunan, tren yoluna bakan penceresinden etrafı görebildiğimiz mütevazı bir oda ile karşılaşmak bizi epey mutlu ediyor. Biraz dinlendikten sonra yeniden Kurt Bey ile buluşuyoruz ve on dakika mesafedeki evlerine doğru yola çıkıyoruz. Eschborn küçük, düzenli ve sakin bir kasaba. Dik çatılı, birbirine benzeyen evler arasındaki dar sokaklardan geçiyoruz. Bizi kapıda Kurt Bey’in eşi Alev Heilbronn sıcak bir gülümsemeyle karşılıyor. Uzunca zamandır ismini işittiğimiz Alev Hanım, bizim yolculuğumuza muhtemelen Kurt Bey kadar şaşkın ve neredeyse sürpriz yumurtadan çıkan konuklarını tanıma konusunda da hayli heyecanlı görünüyor. Alev Hanım iki çocuk annesi, mesleğinde uzmanlaşmış başarılı bir bilim insanı. Öte yandan, ikisi de birer aşçı olan oğullarıyla yarışacak kadar muhteşem yemekler yapıyor. Bir zamanlar İstanbul Üniversitesi Biyoloji Bölümü’nde eğitim görmüş, hatta Mehpare Heilbronn’un da öğrencisi olmuş. Moleküler biyoloji ve genetik alanında uzmanlaşmış ve doktora eğitimine Almanya’da devam etmiş. Alev Hanım da tıpkı diğer aile bireyleri gibi yeni bir dil, yeni bir coğrafya ile tanışmanın zorluklarını yıllar önce yaşamış.

Bir yıl aradan sonra Ataköy’deki Heilbronn evinden Eschborn’daki başka bir Heilbronn evine yaptığımız yolculuk güçlü bir déjà vu hissi yaşatıyor. Evdeki mobilyalar, bu misafirlik için biraz ısrarlı davranmış oluşumuzun getirdiği mahcubiyet, yeni bir tanışıklık ve şömine üzerinde sıralanmış Heilbronn ailesine ait fotoğraflar bize bu anı daha önce yaşamış olduğumuzu hatırlatıyor. Kurt Bey bir süre şömine üzerindeki henüz tanışmadığımız aile bireylerini fotoğraflardan bize tanıtırken bizim gözümüz, Kurt Bey’in Eren Önsöz’ün Haymatloz belgeselinde “Nazileri bile gördü bu mobilyalar…” diye tanıttığı mobilyalara kayıyor. Alfred Heilbronn’un ilk eşi Magda ile Münster’de kurdukları yaşantılarına tanıklık eden, sonrasında Mehpare Hanım’ın da hayatına dahil olan ve bugün bir kısmı İstanbul’daki evde bir kısmı da bu evde Alev Hanım ve Kurt Bey tarafından hâlâ kullanılan, içleri hınca hınç dolu, ağır, ceviz mobilyalar…

Kurt ve Alev Heilbronn evi, Eschborn,
Ekim 2018, fotoğraflar: Unutma Bahçesi

Burnumuza gelen nefis yemek kokuları bizi mutfağa davet ediyor. Yemek boyunca yarı davetli yarı davetsiz misafirliğimizin başlangıcını ve Kurt Heilbronn ile tanışma hikâyemizi büyük bir neşeyle konuşuyoruz. Kurt Bey cephesinden gelen tatlı itiraf bizleri neşelendiriyor: “Sizleri Almanya’ya davet ettiğimde gelmeyeceğinizi düşündüm ve sizi başımdan kovmak, sepetlemek istedim.” Kurt Bey’in muzip ve sevecen tavrına alışığız; bu sözler bizi gücendirmenin ötesinde kahkahalara boğuyor. Cümlenin devamında gelen içten ve kocaman bir “hoş geldiniz” yine de içimizi rahatlatıyor. Ayrıca o akşam Almanya’ya gelme gayretimizin, Kurt Bey’i de etkilediğini ve bizim merakımıza ortak olma konusunda onu da heveslendirdiğini seziyoruz.

O akşam keyifle yemek yediğimiz ve yolculuğun yorgunluğunu attığımız mutfaktaki yemek masası ilerleyen günlerde molalarımız için bir durak, birbirinden leziz yemekler eşliğinde hüzünlendiğimiz, düşündüğümüz, paylaştığımız bir buluşma noktasına, zaman zaman sessiz kaldığımız ama bu sessizlikleri bölen pek çok şeye rağmen gülebildiğimiz bir mekâna dönüşecek.

Çalışma molaları (kahve araları), Ekim 2018, fotoğraflar: Unutma Bahçesi

Dolu dolu geçen günlerimiz sabahın erken saatlerinde başlıyor. İlk gün Kurt Bey bizi kaldığımız yerden alıyor, evlerine gelmek için kullanabileceğimiz yol üzerindeki otobüs duraklarını gösteriyor. Mahalledeki ufak bir çiftliğe uğruyor, sürdürülebilir tarım ve hayvancılık ürünleri satan çiftlikten yumurta ve özel bir turta alıp fırına uğruyoruz. Kurt Bey unlu mamuller konusunda çok titiz, özellikle de denememiz için çok çeşitli ekmekler, atıştırmalık çörekler seçiyor. Kahvaltı sohbetinde henüz açılmaya cesaret edilememiş kutular bizi tarif edilemez derecede heyecanlandırsa da yıllardan beri varlıklarını düşünmediği kutuların Kurt Bey’i epey kaygılandırdığını görüyoruz.

Organik gıda ürünleri satan çiftlik,
Ekim 2018, fotoğraf: Unutma Bahçesi

Bodrum katına iniyoruz, dar bir koridordan geçerek ilerleyen günlerde bizim için neredeyse bir laboratuvara dönüşecek asıl odaya giriyoruz. Raflara dizilmiş irili ufaklı antika eşyalar, hobi için alınmış ve kullanılmamış tam teşekküllü marangoz aletleri, eve dair kullanılmayan tüm eşyalar bu katta birikmiş. İlkin odanın farklı köşelerinde bulduğumuz ‘kutuları’ hızlıca ayrıştırıyoruz. Beklediğimizden çok daha yoğun bir birikim ile karşı karşıyayız. Bir yandan açtığımız kutuları, bir sonraki bakışta hatırlanabilecek şekilde isimlendirme ve düzenleme ihtimallerini konuşuyoruz. Öte yandan yeni kutular açmak ve bahçe ile doğrudan alakalı bir belgeye ulaşmak heyecanı ile iştahla tüm kutuları açmak istiyoruz. İlk saatler çoğunlukla Mehpare Hanım’ın biriktirdiği kişisel dokümanlar, tatil ve gezi kayıtları ve Türkiye’den gelen kartpostalları incelemek ile geçiyor. Özellikle de Mehpare Hanım’ın tuttuğu kayıtlar bize ne kadar ince bir mahremiyet çizgisi üzerinde yürüdüğümüzü hatırlatıyor. Merakla yeni bir belgeyi daha görmeyi arzularken aynı anda Mehpare Hanım’ın özel hayatına dair belgeler arasında suçluluk hissiyle kalıveriyoruz.

Alfred ve Mehpare Heilbronn’a ait dokümanlar, Kurt Heilbronn izniyle,
Ekim 2018, fotoğraflar: Unutma Bahçesi

Bu karşılaşma ile gelecek saatlerin ne kadar zor olacağını hep beraber idrak ediyoruz. Bizim kaygılarımızın ötesinde Kurt Bey’in yıllardır açmadığı kutular, anne ve babasına dair bilmediği şeyler, kendi çocukluğuna dair hatırlamayı reddedeceği durumlar ile karşılaşma ihtimali yavaş yavaş bodrum katındaki araştırmamızı zorlaştırmaya başlıyor. İlk molamızda mutfak masasında buluşuyoruz, az şekerli bir çörek ve yeni demlenmiş filtre kahve eşliğinde Kurt Bey ile kutulardan çıkardığımız dokümanlar üzerine konuşuyoruz. Annesi ile babasına ait bir deftere bakıyoruz. Alfred Bey’in İsviçre’de bir hastanede tedavi gördüğü, Mehpare Hanım ve çocuk Kurt için hayli zor dönemler… Alfred ve Mehpare Heilbronn çifti, bu hastalık dönemini her gün birbirlerine özlem dolu mektuplar yazarak geçiriyor…

Alfred ve Mehpare Heilbronn arşivi,
Kurt Heilbronn izniyle, Ekim 2018, fotoğraflar: Unutma Bahçesi

Kurt Bey şöyle diyor bir anda: “Annem, Mehpare Hanım, burada olsaydı sizi derhal bu evden kovalardı. Değil bu belgelere bakmak, bunu rica etmenize dahi müsaade etmezdi.” Bu cümleler, bu aile arşivine bakma konusunda işimizi hiç kolaylaştırmıyor. Öte yandan Mehpare Hanım’ın bunca belgeyi hiç bakılmamak üzere biriktirmiş olduğunu sanmıyoruz, aksine Mehpare Hanım unutulmak üzere olmanın, unutulduğunu hissetmenin getirdiği bir refleks ile her şeyi biriktirmiş ve kendi hayatına dair tüm detayları kaydederek adeta bir mabet oluşturmuş gibi. Kutuların içinde, bodrum katında açılmayı bekleyen bu arşiv yalnızca bahçeye dair bilgi vermiyor; Mehpare Hanım’ın, Alfred Bey’in hayatlarına, 1920’lerde liseye giden, üniversite okuyan ve akademisyen olan genç bir kadının, Almanya’dan İstanbul’a gelmiş ve 1930’larda Boğaz’da yaşamış, Anadolu coğrafyası ile tanışmış yabancı bir ailenin, 1950’lerde Bebek’teki bir evde Rum dadısı ile büyümüş yarı Almanyalı yarı Türkiyeli bir çocuğun, 1960’ların Türkiye’sinden, politikasından kaçıp göçmen kimliği ile Almanya’da hayatta kalmış Türkiyeli yalnız bir kadının hikâyesine ışık tutuyordu. Buna emin olduğumuzda, Mehpare Hanım’a karşı hissettiğimiz suçluluk duygusu kayboldu. Yerine başka bir görev bilinci geldi ve yeni bir gayretle çalışmaya başladık.

Uludağ Botanik Gezisi, 25 Eylül 1947,
Alfred ve Mehpare Heilbronn arşivi,
Kurt Heilbronn izniyle, 2018,
fotoğraflar: Unutma Bahçesi
İsmet İnönü’nün Enstitü ziyareti
ve Mehpare Heilbronn, 21 Mart 1942,
Alfred ve Mehpare Heilbronn arşivi,
Kurt Heilbronn izniyle, 2018,
fotoğraflar: Unutma Bahçesi

Bir önceki günün şaşkınlığını hızlıca atmaya çalışıyor ve daha sistemli çalışmaya başlıyoruz. Her açtığımız kutuyu içindeki son belgeye kadar inceliyoruz. Amatörce de olsa bulduğumuz belgeleri Mehpare Hanım’ın sınıflandırması ve sıralamasına sadık kalacak şekilde grupluyor, etiketliyor ve kutuların dışına birer içindekiler listesi yapıştırıyoruz. Açtığımız bir kutuda çok sayıda fotoğraf albümü ile karşılaşıyoruz. Bu fotoğraf albümlerinin ikisi özellikle ilgimizi çekiyor. Biri Alfred Bey’in, diğeri ise Mehpare Hanım’ın hayatına odaklanan bu albümler çocukluk fotoğraflarıyla başlıyor ve hayatlarındaki önemli anları takip ederek bütün ömürlerinden fotoğraflar içeriyor. Alfred Bey’in 1890 yılına ait çocukluk fotoğrafı adeta bir tablete basılmış. Mehpare Hanım’ın rejim değişikliğine denk gelen çocukluk yıllarından fotoğraflarda, yaşanan değişimin yeniliklere açık, Türkiyeli Müslüman bir ailedeki karşılığını gözlemleyebiliyoruz. Bizim için şaşırtıcı olan bir fotoğraf serisi ile yine bu albümde karşılaşıyoruz. Mehpare Hanım, geçmişte İstanbul Üniversitesi Botanik Enstitüsü’nün bulunduğu arazide yer alan, 1923 yılına dek Şeyhülislamlık, 1923 ve 1926 yılları arasında İstanbul Kız Lisesi tarafından kullanılmış olan binanın fotoğrafını albüme “İstanbul Kız Lisesi Yandı” etiketi ile eklemiş. Albümden Mehpare Hanım’ın bir kız lisesi öğrencisi olduğunu anlıyoruz. Mehpare Hanım’ın çekmiş olduğu bu fotoğraflar, üç yıl boyunca İstanbul Müftülüğü ve İstanbul Kız Lisesi’nin ortaklaşa kullandığı avlunun ev sahipliği yaptığı anlaşmazlıklara, gündelik çatışmaya dair çok kuvvetli ipuçları veriyor.

Mehpare Heilbronn’un öğrencisi olduğu İstanbul Kız Lisesi, 1925-1926 senesi,
Alfred ve Mehpare Heilbronn arşivi,
Kurt Heilbronn izniyle,
fotoğraflar: Unutma Bahçesi

Saatler ilerleyince her bir mektubu okumanın, muntazam el yazılarını çözmeye çalışmanın imkânsız bir çaba olduğunu daha iyi anlıyor ve pes ediyoruz. Günün yorgunluğu, karmaşık hisler ve ertesi gün açılacak yeni kutuları düşünerek hostel’imizin yolunu tutuyoruz. Bu zorlu geçen iki günün ardından son güne kaybolarak başlıyoruz. İstanbul’da yolumuzu birtakım ‘nirengi noktaları’ ile bulma alışkanlığımızla, birbirine çok benzeyen konut yapıları arasında yolu bulamayışımız sürpriz olmuyor. Gecikmeli bir şekilde kahvaltıya katılıyoruz. Heilbronn ailesi bizim için aile ile oturulan uzun bir hafta sonu kahvaltı sofrası kurmuş. Keyifli müzikler eşliğinde günün ikinci yarısını geçireceğimiz Palmengarten botanik bahçesi ziyaretimizi planlıyoruz. Kutuların açılmasıyla birlikte masa sohbetlerimiz derinleşiyor ve konular daha da ağırlaşıyor. Kurt Bey “Artık ailemi benden daha iyi tanıyorsunuz.” diyor. Bu birkaç gün korkulara, aileye, çocukluğa dair pek çok hatırayı derinlerden yüzeye doğru taşıyor. Yine de bir psikoterapist olan Kurt Bey’in mesleğinin de etkisiyle durumu kontrol altında tuttuğunu seziyoruz. Kurt Bey bizi sadece bir travma tetikleyici olarak görmüyor ve “Sizinle yollarımızın kesişmesi tesadüf değil.” diyor. Onunla birlikte bir yolculuğa çıktığımızı o gün daha iyi anlıyoruz. Zamanlar ve mekânlar arası bir yolculuk… Karşılaştığımız her fotoğraf albümü, her mektup, her nesne bize, özellikle de Kurt Bey’e zamanlar arası bir yolculukta olduğumuzu hissettiriyor.

Alfred Heilbronn çocukluk yılları, 1890 ve Mehpare Başarman Heilbronn 
çocukluk yılları, 1913,
Alfred ve Mehpare Heilbronn arşivi,
Kurt Heilbronn izniyle,
fotoğraflar: Unutma Bahçesi

Alev Hanım artık gün ışığından yararlanmamız ve Palmengarten’ı kapanmadan mutlaka görmemiz gerektiğini hatırlatıyor. Bodrumdaki son mesaimizi noktalayarak hep birlikte Palmengarten’a doğru yola çıkıyoruz. Frankfurt’taki pek çok kamusal alan gibi Palmengarten da özel yatırım desteği ile inşa edilmiş ve 1871 yılında kamuya açılmış. Frankfurt’taki pek çok diğer kamusal mekân gibi Heinrich Siesmayer tarafından tasarlanmış. Dünya savaşları ve işgaller süresince dönem dönem kamusal alan olma özelliğini yitiren bahçe, savaşta birtakım zararlar görse de 1980 ve 1992 yılları arasında gerçekleşen kapsamlı restorasyon çalışmalarında onarılmış.

Palmengarten, Frankfurt, Ekim 2018, fotoğraflar: Unutma Bahçesi

Şehrin ortasındaki bu devasa bahçe bodrumda geçen günlerin ardından bizi hayrete düşürüyor. Birbirinden farklı iklime sahip, bu iklime göre tasarlanmış çeşitli seralarda kayalıklar arasında tundra bitkileri, tavana uzanan dev yapraklı tropik bitkiler, Viktorya nilüferlerine arkadaş balıklar… Seraları çevreleyen açık alanlarda güller, kır bitkileri ve dev bir dahlia bahçesi; yıldız çiçeğinin envai çeşidi adeta başımızı döndürüyor. Bahçenin ardından şehirde son bir yürüyüşe çıkıyoruz, Frankfurt’u kesen bir caddede keyifli kalabalığın arasından geçip metroya biniyoruz. Hafif esintili, güneşin kendini zaman zaman gizlediği ılık bir günün sonunda Eschborn’daki son akşam yemeğimizi Kurt Beylerin bahçesinde yiyoruz. Yalnızca uyumak için kullandığımız hostel odamızda her gün uyumadan evvelki son dakikalar, bir önceki günün kritiğini yaparak, karşılaştıklarımız üzerine tartışarak geçiyor. Gülüşmelerimiz, heyecanımız, konuşmalarımız neredeyse kâğıttan yapılmış duvarlardan sızarak yan komşumuzu rahatsız ediyor ve bir uyarı alıyoruz. Aldığımız bu uyarı karşısında biz de her sabah uykumuzun ortalarında işittiğimiz, aynı komşudan gelen yüksek televizyon sesini sineye çekmeye hiç lüzum görmüyoruz. Heilbronn ailesinin göç rotasını takiben Kurt Bey ile bir başka Almanya şehri olan Münster’e seyahat etmek üzere hostel’den ayrılırken yan komşumuza kapı altından bir not bırakıyoruz. “Günaydın, günlerdir gün doğmadan önce televizyonunuzun yüksek sesiyle uyanıyoruz. Sizden ricamız biraz daha hassas olmanız. Sevgililer, yan komşunuz.”

Alfred ve Mehpare Heilbronn arşivi,
Kurt Heilbronn izniyle, Ekim 2018, fotoğraflar: Unutma Bahçesi

Alfred Heilbronn Botanik Bahçesi, Bir Yerin İzinde Pek Çok Yer, Dilşad Aladağ, Eda Aslan