Bir Yerin İzinde Pek Çok Yer
Münster’deki O Ev, Mezarlık ve Üniversite

Frankfurt’taki son kahvaltımızın ardından Münster’e doğru yola çıkmaya hazırız. Heilbronn Ailesi kahvaltıdan kalan lezzetli Alman ekmekleriyle yol için sandviç hazırlıyor. Çıkarken Alev Hanım birkaç tane de muzu dört saatlik yolculuğumuzun tatlısı niyetine çantalarımıza ekliyor. Bunaltıcı, esintisiz bir ekim sabahında Münster şehrine doğru yola çıkıyoruz.

Almanya’nın çok şeritli, geniş otobanlarında, birtakım fabrikaların, değirmenlerin, ormanların ve rüzgâr türbinlerinin arasında uzun bir yolculuk… Sakince ilerlediğimiz yolda, üç gündür çalışmaktan sormaya fırsat bulamadığımız konuları açıyoruz. Her cümle bir sonraki konuya bağlanıyor, bu uzun yol uzun uzun konuşmak için adeta bir fırsata dönüşüyor. Heilbronn Ailesi ve botanik bahçesiyle ilgili konulardan psikolojiye ve daha kişisel konulara ilerliyoruz. Kurt Bey’in bir psikoterapist oluşu, biz meraklı misafirlerin cevaplanmayı bekleyen soruları için bir fırsat, Kurt Bey ise adeta merakımızı dindirecek bilgilerle dolu bir hazine kutusu. Yol boyunca çeşitli ruhsal hastalıklar, geçmiş terapi seanslarımız, depresyonlar, travmalar, ölüm ve ölümün geride kalanlar üzerinde bıraktığı izler üzerine uzun uzun konuşuyoruz. Bazı noktalarda tüm bu konular ile ilgili kulaktan dolma denilebilecek bilgilerimizi Kurt Bey ile paylaşıyoruz; kahkahalarla gülüyor bize. Kimi zaman fotoğraflardan, hikâyelerden tanıdığımız ve şimdi hayatta olmayan birisinin hastalığından bahsediyor, merakla dinliyoruz her yeni hikâyeyi. Bu ağır sohbet, aramızdan birini biraz daha yorgun düşürüyor ve dinlenmek, ferahlamak üzere bir dinlenme tesisinde mola veriyoruz. Özellikle böyle şehirden uzak mekânlarda, dilin baskınlığı daha iyi gözlemleniyor; kültür kendini daha çok hissettiriyor. Bu kahve molası kafamızı dağıtıyor, etrafımızdaki insanlar bizi içerisine daldığımız gizemli, ağır konulardan uzaklara götürüyor.

Frankfurt Münster yolu,
Ekim 2018,

Yeniden yola düşüyoruz. Sonraki bir saat boyunca sohbet daha keyifli konular etrafında devam ederken birden Münster yerine Kurt Bey’in çocukluğunda uzun yıllar yaşadığı Kassel’daki ‘leyli mektebe’ doğru yol aldığımızı fark ediyoruz. Yaklaşık 150 kilometre ilerlediğimiz yolculukta neredeyse başlangıç noktasına dönmenin şaşkınlığı “nasıl olur?” soruları ile pekişiyor. Bir yandan gülüyoruz hâlimize, bir yandan da zaman kaybı bizi telaşlandırıyor. Kurt Bey yarı ciddi yarı şaka “Aman Alev Hanım duymasın! Bu bizim sırrımız olarak kalsın,” diyerek ilk kavşaktan ters yöne doğru dönüyor ve bir süre Kurt Bey’in sessizce kendi kendine bu durumu tartıştığını sezerek yola devam ediyoruz.

Altı saat süren yolculuğumuzun sonunda Münster’e ulaşıyoruz. Şehrin neredeyse bir maket görünümündeki kırmızı tuğlalı evlerinin, birbirinden görkemli yapılarının ve hayli steril sokaklarının arasından geçip farklı yerlerde bulunan hostel odalarımıza yerleşiyor ve yüklerimizden kurtuluyoruz. İlk durağımız Münster’de Mehpare Hanım’ın uğrak noktalarından biri olan Waldfriedhof Lauheide mezarlığı oluyor. Göğe doğru uzayan çam ağaçlarının arasında kolumuzda çiçeklerimiz, sincapları, kargaları seyrederek, sohbet ederek yürüyoruz. Bir sene evvel tanıştığımız, hayali bir evrenden çıkıp gün geçtikçe somutlaşarak hayatımızın bir parçasına dönüşen Alfred ve Mehpare Heilbronn çiftinin kabrini ziyaret ediyoruz. Kurt Bey annesinin bu kabristana olan bağlılığından bahsediyor bizlere. Frankfurt’ta 1993 yılında vefat eden Mehpare Hanım Münster’de eşinin yanına defnedilmek istermiş hep.

Alfred ve Mehpare Heilbronn’un
mezarını ziyaret, Waldfriedhof Lauheide, Ekim 2018

Bu hüzünlü ziyaretin ardından Münster şehir merkezine gidiyor, güneş batarken muzip rehberimiz Kurt Bey ile sokaklarda yürüyoruz. Günlerden pazar olduğu için şehrin her zaman olduğundan da sessiz ve cansız olduğunu söylüyor Kurt Bey. Şehir merkezinde savaştan zarar görmeyen ve hayli iyi korunmuş birtakım geleneksel yapıları gösteriyor bize. Dev bir katedral bu şehri izliyor. Üniversiteye doğru gittiğimizde botanik bahçesinin kapısına şüpheyle bakıyor Kurt Bey, bir ara kapıyı açıp girebilir miyiz diye yokluyor bile. Anlıyoruz ki burası geçmişte onun için de gündelik rutinin bir parçasıydı. Bunu doğrularcasına bir anısını paylaşıyor bizimle. Annesinin üniversitede çalıştığı dönemde, kapıdan veyahut bacadan bir şekilde bahçeye girip annesinin çok sevdiğini bildiği bir tür kaktüsü eve götürüyor. Evde kalabalık bir bitki koleksiyonuna sahip olan Mehpare Hanım çocuk Kurt’un getirdiği kaktüsü görünce derhal nasıl aldıysa o şekilde bahçeye geri götürmesini söylüyor ve Kurt Bey’in hevesini kursağında bırakıyor.

Kent içinde hikâye toplayan üç gezgin misali yürüyüşe kaldığımız yerden devam ediyoruz. Bu kez kendimizi sürprizli bir yolda, adeta bir ormanın içinde buluyoruz. Ev ile Münster Üniversitesi’ni birbirine bağlayan bu yolun Alfred Bey’in işe gidip gelirken kullandığı güzergâh olduğunu öğreniyor, cılız bir suyun üzerindeki asma köprüden geçiyoruz. Bu ahşap köprünün de hikâyesine kulak veriyoruz ve köprünün ağaçlık alanın öteki tarafında yaşayan üniversite personelinin yolunu hayli kısalttığını, bu sebeple Alfred Bey’in bir zamanlar çabalayarak, dilekçe vererek bu köprünün yapılmasına öncülük ettiğini öğreniyoruz. Hava kararmak üzereyken 1930–1935 yılları arasında Alfred Heilbronn, ilk eşi Magda Heilbronn ve çocukları Hans ile Agnes için yuva olmuş, ardından yıllar sonra Mehpare Hanım ve Kurt Bey için Almanya’da bir sığınağa dönüşmüş, Kurt Bey’in “ev değil kale” dediği yapı ile karşılaşıyoruz.

Kurt Heilbronn ile Münster’de yürüyüş, Ekim 2018

Alfred ve Magda Heilbronn, hayal ettikleri bu evi 1925–1930 yılları arasında yaptırıyor. Bir sanat tarihi uzmanı olan Magda Hanım’ın entelektüel birikimi ve estetik algısının izlerini yapıyla ilgili tuttuğu kayıtlarda ve notlarda da görebiliyoruz. İnşaatın ilk günlerinden başlayan fotoğraf albümü, inşaatın ardından tasarımın detaylarına dair fikir veren fotoğraflar, yapının tasarımı ile ilgili biriktirilmiş çeşitli imajlar, plan ve kesit çizimleri, notlarla bizi bu ailenin yeni bir yuva kurma heyecanına ortak ediyor. Ne yazık ki evde çok kısa süre yaşayabiliyor Heilbronn ailesi. 1935 yılında Nasyonal Sosyalist Parti döneminde Yahudilere uygulanan baskı ve zulümden kaçarken bu evi de arkalarında bırakmak zorunda kalıyorlar. Magda Hanım bu evi bir daha göremeden Türkiye’de vefat ediyor. Ancak yıllar sonra Almanya’da bu yıkımın küçük bir telafisi olarak yürürlüğe giren “mülklerin geri iadesi ve ihyası” yasası sayesinde Alfred Bey uzun uğraşlar sonucunda bu evi geri almayı başarabiliyor. 1953 yılında Türkiye’de emekliliğe zorlanmasının küskünlüğü ve bilime devam etme isteğiyle Almanya’ya geri dönen Alfred Bey, yeni ailesi ile bu evde hayal ettiği hayatı biraz olsun yaşamak istiyor. Aynı yıllarda 114 sayılı yasa ile görevinden uzaklaştırılan 147 bilim insanından biri olan Mehpare Hanım da bir süre sonra Kurt Bey ile birlikte Almanya’ya taşınıyor ve ev bu kez bambaşka bir kadının yaşam öyküsüne mesken oluyor. Bu defa Mehpare Hanım, yakın zamanda kuvvetle bağlı olduğu eşi Alfred Bey’i kaybedeceğini bilmeden, dilini, doğduğu, büyüdüğü ve sevdiği bir şehri, coğrafyayı ardında bırakıyor. Beraberinde getirdiği Uludağ’dan topladığı flora örneklerini bu evde muhafaza ediyor, adeta bir herbaryum kuruyor. Ardında bıraktığı coğrafyanın özlemini bu bitkiler ile nasıl giderdiğini kalın tuğla duvarların ardından dahi hayal edebiliyoruz.

Münster’deki Heilbronn Evi,
inşa süreci ve iç mekân detayları,
1925–1930 yılları arası

Üç katlı, bir hayli yüksek bir çatıya sahip, kırmızı tuğla duvarları geniş pencerelerle bölünen, bir zamanlar yaşayan eski sahiplerinin anılarıyla örülü yuva, sığınak, kale evin önündeyiz. Birkaç penceresinde ışık var, şimdi başka birileri hayatlarını sürdürüyor olmalı burada… Bizse sokağın karşısındaki kaldırımda durmuş uzun uzun bu evi seyrederken bir kez daha kendimizi dedektif gibi hissediyoruz. Üç çift göz, bir zaman makinesi kurmuş, bu evde çakışan başka dönemleri, başka insanları, hatıraları hayal ediyoruz. Münster o kadar sakin ki, o kaldırımda biraz daha durursak şüphe çekmeye başlayacağız korkusuyla yürümeye devam etmek zorunda kalıyoruz. Mehpare Hanım’ın çok sevdiği bir restoranın önünden geçip, şehrin merkezine geliyor ve yöreye özgü yemekler yemek üzere —dışarıdan hayli sakin görünen içerisi ise dışarıya tezat oluşturacak canlılıkta— olabilecek en geleneksel Alman lokantasına giriyoruz.

Octoberfest’in de etkisiyle geleneksel Bavyera kostümlü konuklar ve çalışanların arasından geçiyor, kendimize sakin bir boşluk ve masa bulup yerleşiyoruz. Yemekten hemen önce Kurt Bey’in tavsiyesine kulak vererek başlangıcı kuzey Vestfalya’ya özgü, ismini aklımızda tutmayı ne yazık ki başaramadığımız şeftalili biralar ile yapıyoruz. Bu lezzetli içki eşliğinde bugünkü ziyaretlerimizi, yol maceramızı konuşuyor, günün değerlendirmesini yapıyoruz. Kurt Bey ile bu anlamlı yol arkadaşlığını konuşurken, konu kaçınılmaz olarak, Kurt Bey’in tabiri ile “kutulara” bizim deyimimizle “arşive” geliyor. Açılmayı bekleyen kutuların artık onun da aklını kurcaladığını, hatta biraz da huzursuz ettiğini sezebiliyoruz. Biz kutuların yarattığı huzursuzluğa dair bir serzeniş beklerken Kurt Bey’den başka bir teklif geliyor. “Size bu sefer gerçek bir davetim var. Frankfurt’a benim misafirim olarak gelmenizi, bodrum katına birlikte inmeyi ve kalan kutuları birlikte açmayı teklif ediyorum.”

Lezzetli yemekler, samimi bir davet ve pek çok anıyı yad ederek Kurt Bey ile Münster’de geçirdiğimiz o son akşamı noktalıyor ve hostel’lerimize çekiliyoruz. Bir sonraki günü, Heilbronn çiftinin çalıştığı Münster Üniversitesi’nin arşivindeki ve botanik bahçesindeki görüşmelerimizi konuşurken günün yorgunluğu, ağırlığı Kurt Bey cephesinden gelen davetin heyecanı ile birleşiyor ve uyuyakalıyoruz.

Güne, iletişim kurmak için binbir yolu denediğimiz Münster Üniversitesi’nin arşiv departmanında başlıyoruz. Saat 9:30’da, epey erken sayılabilecek randevumuza zamanında yetişebilmenin huzuru içinde, içeri girmek üzere zili çalıyoruz. Hemen hemen hiç kimsenin İngilizce konuşmadığı bu kurumda yardımımıza çevrimiçi çeviri uygulamaları yetişiyor ve Almanca, İngilizce, Türkçe çeviri yaparak bir şekilde iletişim kurup ortak bir paydada buluşuyoruz. Sonunda bir süredir yazıştığımız üniversite arşivinden Dr. Sabine Happ ile buluşuyor ve mütevazı bir toplantı odasına davet ediliyoruz. Sabine Hanım Alfred Heilbronn ile ilgili tutulan tüm kayıtları bizim için hazırlamış, masaya koyuyor. Alışık olduğumuz türde bir karmaşa beklerken, klasik bir Alman disipliniyle karşılaşıyoruz. Hayli iyi düzenlenmiş, üç mavi dosya içinde Almanca belgeler ile dev bir masada yalnız kalıyoruz. Araştırma sürecinde Kurt Bey’in yardımı sayesinde ihtiyacını hissetmediğimiz Almanca bilgisi bu kez eksikliğini hissettiriyor. Belgeleri internet aracılığı ile çevirmek bir hayli zaman alsa da bu üç dosyanın gizemini dört saatin sonunda nihayet çözebiliyoruz. En çok dikkatimizi çekenler Alfred Bey’in Nasyonal Sosyalist Parti döneminde üniversite ile ilişiğinin kesildiği döneme dair tebligatlar, Nasyonal Sosyalist Parti dönemi sonrası mesleğe dönüşü ve mülklerinin talebi ile ilgili yazışmalar ve Alfred Bey’in vefatının ardından gelen taziye mektupları…

Münster Üniversitesi Arşivi,
Leonardo Kampüsü, Ekim 2018

Bulunduğumuz oda pencere ile bir başka odaya bağlanıyor, bu açıklıktan yan odadaki görevli tarafından zaman zaman izlendiğimizi fark ediyoruz. Fotoğraf çekme girişimimiz aynı görevlinin yanımızda belirip bizi Almanca uyarmasıyla sona eriyor. Seçeceğimiz belgeleri, belge başına bir euro karşılığında bizim için tarayıp postalayabileceklerini bu uyarıya ekliyor. Az bir bütçe ile araştırma yapmanın getirdiği endişe ve Almanca bilmeyişimizin şaşkınlığı ile en doğru belgeleri seçmeye çalışıyoruz ve sonunda seçtiğimiz belgelerin taranıp iletilmesi için çıkarılan fatura bedeli ile okuldan ayrılıyoruz. Bu durum bize arşivlerin akıbetlerini, erişilemez oluşlarını, mahremiyet sınırlarını, sahiplerinden sonra geçirdikleri süreci, bakım ve muhafaza koşullarını bir kez daha sorgulatıyor.

İlerleyen saatler; Münster Üniversitesi’nin adeta tüm şehir merkezine yayılmış olan kampüsleri arasında uzun bir yürüyüş, karşılaştığımız içi hınca hınç dolu, menüsünden Türkiyeli biri tarafından işletildiğini tahmin ettiğimiz lokantada yediğimiz öğle yemeği ve sonrasında da bir kahve molası ile geçiyor. Ardından Münster Üniversitesi’nin botanik bahçesini ve herbaryumunu gezmek üzere yola koyuluyoruz. Görkemli bir binayı aşıp küçük bir fanus içinde saklı bitkileri andıran, Frankfurt’taki Palmengarten botanik bahçesinden sonra neredeyse minyatür, mütevazı bir botanik bahçesine ulaşıyoruz. Burada bahçe küratörlerinden Dr. Dennise Stefan Bauer ile buluşuyor ve bahçenin bakımlı, genellikle üniversitenin çalışma alanları ile ilişkilendiğini öğrendiğimiz bitki çeşitliliğini muhafaza eden seralarında dolaşıyoruz.

Münster Üniversitesi botanik bahçesi,
Ekim 2018

Şehrin merkezinde yer alan, pek çok ziyaretçisiyle şehrin ve üniversitenin yaşantısına dahil olan bu bahçenin yaşayan, işleyen, temasa açık bir mekân oluşuna tanıklık etmek bizi yine İstanbul’a götürüyor, unutulmak üzere olan başka bir bahçeyi hatırlatıyor. Sabahki yürüyüşümüz sırasında bu botanik bahçesinin adresini sorduğumuz, bebeği ile yürüyüşe çıkmış kadınla da bu serada karşılaşmak bizi gülümsetiyor. Stefan Bey, botanik bahçesiyle ilgili bilgilerini aktarıp ardından bizim için herbaryumun kapılarını açıyor. Raflar, çekmeceler arasında bitkileri incelerken defalarca İstanbul Üniversitesi herbaryumuna girmeye çalışıp, yeterince bilimsel bir çalışmamızın olmayışı veya içeri mikroorganizma taşıyabilme ihtimalimiz dolayısıyla reddedilişimizi anıyoruz. Bu ziyaretin ardından kısaca Alfred Heilbronn’un Münster Üniversitesi’nde çalıştığı dönemi, İstanbul’daki bahçenin ve herbaryumun mevcut durumunu, bahçelerde bilim insanları ile birlikte bahçıvanların ve bahçe şeflerinin zanaatının önemini konuşuyor ve bu sohbetin ardından Münster’deki son toplantımızı da tamamlamış oluyoruz. Stefan Bey ayrılırken bize Der Botanische Garten der Universität Münster: 200 Jahre Geschichte kitabını armağan ediyor.

Münster, Ekim 2018

Şehirdeki son günümüzde erkenden uyanıp, Münster’de dolaşmaya çıkıyoruz. Göz alıcı bir binaya ve harika bir eser koleksiyonuna sahip Vestfalya Devlet Sanat ve Kültür Tarihi Müzesi’ni ziyaret ediyoruz. Dönemlere göre organize edilmiş müzede çağlar ve akımlar arasında dolaşıp güncel sanat koleksiyonuna ulaşıyoruz. Richard Serra ve ZERO’nun işleriyle büyülenip turumuzu hayli taze bir projenin sergilendiği son galeride bitiriyoruz. Uzun bir döneme yayılarak üretilmiş bu etkileyici projenin bir parçası olan yuvarlak masada oturmuş üretimleri incelerken Botanik Bahçesi’ni ve Unutma Bahçesi Projesi’ni düşünmeden edemiyoruz.

Vestfalya Devlet Sanat
ve Kültür Tarihi Müzesi,
Ekim 2018

Akşamüstü şehirden ayrılma vakti geliyor ve düşünmeyi sıklıkla ertelediğimiz, gelişimizden daha uzun ve meşakkatli geçeceğine emin olduğumuz dönüş seyahatimiz sonunda gelip çatıyor. Önce tren ve otobüs ile birkaç aktarma yaparak Münster’den Frankfurt Hahn havalimanına gidiyoruz. Frankfurt Hahn havalimanındaki uzun bekleyişin ve yarı baygın geçen uçak yolculuğunun ardından Bulgaristan’ın Burgaz şehrine ulaşıyoruz. Burgaz havalimanında bizi hayli kitsch bir görüntü karşılıyor. Bir şekilde şehre ulaşmayı başarıyoruz. Daha önce gündüz gözüyle görmediğimiz kasvetli, gri şehir Burgaz ve başka bir alfabedeki yer yön tabelaları sürekli olarak kaybolduğumuzu bize hissettiriyor. Otobüse binene dek, neredeyse on beş saat, bir daha gelmeyi dilemeyeceğimiz bu şehirde zoraki vakit geçiriyoruz. Gece olduğunda şehrin griliği yerini renkli ışıklara, tuhaf bir canlılığa bırakıyor.

Burgaz havalimanı, Ekim 2018

Sonunda hareket eden otobüsümüzde gözlerimiz ilk seferki kendinden emin, esprili kadın otobüs görevlisini arıyor. Dönüş yolu gelişimizin aksine hayli sessiz; hayalimizi gerçekleştirmiş olmanın huzuru ve seyahatin yorgunluğu ile uyuklayarak ve mola yerlerinde çaylarımızı yudumlarken diz ağrılarımızı konuşarak geçiyor. Sonunda gün ağarırken Esenler Otogar’ına ulaşıyoruz. Aklımızda hâlâ kutular ve bir sonraki seyahat, evlerimize doğru yol alıyoruz.

{tüm fotoğraflar: Unutma Bahçesi}

Alfred Heilbronn, Alfred Heilbronn Botanik Bahçesi, Bir Yerin İzinde Pek Çok Yer, Dilşad Aladağ, Eda Aslan, Mehpare Heilbronn