Ayşe Erkmen’in Hayaletleri

Ayşe Erkmen’in mekânla ilgilendiğini söylemek, çoktandır bilineni tekrarlamaktan başka bir şey değil. Belki artık onun mekânla ‘nasıl’ ilgilendiğini, ‘sergi mekânı’na giren seyirci üzerinde ‘nasıl’ etki yarattığını, gösterişli olsa da sansasyonel olmayan mekân ilgisinin aslında nasıl derin biçimde ‘Romantik’ olduğunu, nasıl süslü olmayan bir ihtişam, sentimental olmayan bir melankoli hissi yarattığını düşünmek lazım. Özellikle de roman okumak, müzikten etkilenmek, şiir hatırlamak, mimariye bakarken hayal kurmak gibi ‘sanatsal faaliyetler’den hâlâ etkilenen seyirci için. Monumental, abidevi olanın Ayşe Erkmen’de asıl etkisini genellikle küçük, ama kalıcı bir ürperti aracılığıyla yarattığının adını koymak lazım.

Ayşe Erkmen, bazen çok az bazen çok fazla ile işini kurarken ne malzeme zenginliğine ne de malzeme ekonomisine hayran olmamızı bekler. Araç gereci, ister insan yapısı ister tabiatın parçası olsun, genellikle bir ‘yer’ ve onun hayaletleridir. Hayalet başlı başına Romantik bir şey. Var olmayan bir mevcudiyetin hissi Romantiklerin sevdiği bir şeydi.1 Hayalet oradadır, yeter ki biri ona çık desin. (Burada Görünmeyeni Görünür Yapmak sergisinde adını koyarak “Ghost/Hayalet” dediği ses işini ve belki de hayaletlerle en yakından ilgili işlerinden biri olan, mekânda belli belirsiz bir ışık hissini konu edindiği “Slightly” adlı işi anmalı.)

Mekânın Hayaletleri: Mekânın hayaletleri, köşe bucağa sinmiş beklerler. Mekân, daha mekân olur olmaz hayaletlerle dolar. Asıl hayaletler hep orada olanlar, görmediğimiz ama dokunup geçtiklerimizdir. Bu hissimiz geçici ama derindir.

Orada olmak: Orada olmak, Ayşe Erkmen için önemli bir meseledir. İster Filistin’de bir su rezervuarında rüzgârla uçuşan dev toplar olarak, ister üç basamaklık bir yerden aşağıya inişte basamakları yansılayan metal çubuk olarak, ister bir evin yüzeyindeki çekim ekleri olarak. Orada isek, orası dediğimiz yer bütün hayaletleri ile işlemeye başlar. İşlerinden birinde kullandığı “Üç Ayılar” masalında yatağına bakıp şunu söyleyen çocuk ayının hayreti gibi: “Çanağımdan biri yemek yemiş, acaba kim? Yatağımda biri yatmış, acaba kim?” Orada olan, orada olmayan ama ‘oraya’ izini bırakmış olan şeyle karşılaşır.

Orada olmamak: Ya da ötede, yukarıda, yan odada, başka ülkede vb. olmak. Orada olan ve orada olmayan birbirlerini çağırarak/çağrıştırarak buluşurlar. İstanbul’da olan ama Frankfurt’da olmayan, Venedik’te olan ama Japonya’da olmayan, Venedik’te olan İstanbul’da olmayan gemiler orada oluşları ama öteki yerde olmayışları ile birbirlerini çağırırlar ve Ayşe Erkmen’in işlerinde yolculuk ederler. “Orada olan burada olsa da burada olan da orada olsa acaba nasıl olurdu?” Bu hayal bazen pahalı ve fantastik bir girişim olarak gerçekleşse de, aslında güzelliği temeldeki basitliğinden ileri gelir. Burada olan orada, orada olan burada oluşları ile yeniden canlanırlar. Helikopterlerin taşıdığı heykeller havada uçabilir, ama kendilerini tavana yaklaştıran kablolar tek bir hareketle çözüldüğünde yıllardır orada tepede olan floresan çubukları da, birden kendilerini burada seyircinin bel hizasında bulabilirler.

Orada olanın buraya girmesi: Orada olan buraya (sergi mekânına, görüş alanımıza, bizim olduğumuz yere) çoğu kere bir hatırlatma işareti olarak girer. Bazen bir tehlike, bazen bir hayalet, bazen hafif bir hüzün olarak. Birkaç ton ağırlığında bir kaya sergi mekânının üzerinde asılı durabilir, bir mekânın ön yüzeyindeki camlardan bazıları çıkartılarak dışarıdan gelecek müphem bir şey içeri girmeye davet edilir, bir işte renkli ve ışık geçiren kumaş eski bir dokuma fabrikasında renk alanları yaratarak ileri geri hareket edebildiği gibi başka bir işte mekânın tepesine sığınmış bir renk parçacığı olarak orada, durduğu yerde durabilir. Tarihin karanlık bir anına tanık olmuş akraba fotoğrafları bir reklam panosunun iki tarafında birbirlerini görmeden sırt sırta dururlar. Ya da bir yük asansörü kesintisiz biçimde, bir katla diğeri arasında, ikisinde de karar veremeden hareket edebilir. Evsizlerin ılıklığından faydalanması amaçlanan ‘sıcak banklar’ı ya da süslü damarlı mermer dokularını ‘soğuk koltuklar’ yaratmak için kullanıma sunan alabaster parçalarının dokunaklılığını da buraya ekleyebiliriz.2

Ayşe Erkmen,
Kıpraşım Ripple, 2017,
Dirimart Dolapdere,
fotoğraf: Hadiye Çangökçe,
Dirimart izniyle

Ayşe Erkmen’in son zamanlarda yaptığı en etkileyici işlerden biri olan ve onun çoğu temalarını içeren Kıpraşım Ripple’ın Türkçe adı belki de ‘dalga’, ‘dalgalanma’ ya da ‘harelenme’ ya da ‘dalga dalga açılma’ gibi bir şey olmalıydı, çünkü kelimenin Türkçe anlamına da daha yakın olan bu karşılık sergi mekânına girdiğimizde bizi karşılayan şeyin ta kendisi. Galerinin giriş kapısından içeriye adım attığımızda, ta bakış noktamızdan derinlere kadar dalga dalga açılan (rippling) manzaranın üzerimizdeki ilk etkisi dev sarkıtlarla dolu bir mağaranın ya da stilize bir sahne dekorunun önünde (ya da arkasında) bulunduğumuz izlenimi. Bu, biraz daha yaklaştığımızda, dev bir depo ile karşı karşıya olduğumuz hissine de dönüşebilir. Bence bu, çoğu Ayşe Erkmen işinde edindiğimiz monumentallik hissine (o buna bir heykel hissi diyebilir, çoğu zaman vurguladığı gibi) zarar vermeyeceği gibi, beklenmedik mekânların üzerimizde yarattığı görkem hissini de açıklar3 Bu irili ufaklı, dar, uzun ya da daha geniş beyazlı grili formların yakınına geldiğimizde hatta altlarından geçtiğimizde artık malzemenin iyice yakınındayızdır, hatta içine girmişizdir ve tepemizden geçmekte olan formlar bir havai fişek gösterisinin altından geçmekte olduğumuz duygusuna bile yol açabilirler.4 Bu, Ayşe Erkmen’de ilginç olan başka bir şeye işaret ediyor bence. Hacim, mekân, bunların etkileyiciliğinden elde edilen şey onda seyircinin üzerinde çok uzun zaman kalmak, onu esir almak için kullanılmaz. Onda şahanelik oyunsuluğa kolayca bir geçiş yapabilir, hayretimizi (ve hayranlığımızı) sekteye uğratmadan.

Çağdaş sanat seyircisinin malzemeyle karşılaşması, malzemeyi anlamaya çalışmak çoğu zaman bu karşılaşmanın zor anlarından birini oluşturabiliyor. Ripple’ın malzemesini oluşturan plakaların da ne olduğunu ilk bakışta anlayamamak mümkün. Ama sergi kataloğuna bakmadan keşfedecekseniz, tavandan sarkan formların girdiğiniz mekânın sol ve girişte arkamızda kalan duvarını kaplayan ve bir bakıma tavandan sarkan malzemenin sağlaması olarak orada duran beyaz malzeme (alçıpan), onun tersi-yüzü ve varyasyonları olduğunu çok geçmeden anlayacaksınız. Sergi mekânının sağını ve dipteki duvarını kaplayanlar ise bu malzemenin (bir zamanlar) üzerine kaplandığı tahta panolar. Böylelikle bir galerinin işleri taşıyan duvarları galeride sergilenen işlerin kendileri oluyorlar.

Galerinin böylece soyulması ve parçaların mekâna dizilmesi, gene de Ayşe Erkmen’in işinin bence sadece en üst katmanını oluşturuyorlar; heykelsi olanı. Anlamlar ya da hayaletler peş peşe gelecektir. Bu girişim bir anlamda galerinin sergileme yerlerini fiziksel olarak ‘soymak’ olarak da okunabilir, daha ileri gidecek olursanız galerinin alttan alta işleyen düzenini ‘ortaya çıkarmak’ da. Galeriyi soymak demek, iç işleyişi görünmez ve dokunulmaz, ‘kutsal' bir mekânla da oynamak demek aynı zamanda, dolayısıyla Ayşe Erkmen’de sık sık görüldüğü gibi yerin hayaletlerini de çağırmak. Dolapdere’de yeni açılmış bir galerinin hayaletlerini çağırmak ne demektir? O galerinin varlığıyla ortaya koyduğu iddiaları söz konusu etmek elbette. Sadece içinde yer aldığı Dolapdere’nin geçirmekte olduğu gentrification süreci, dolayısıyla semtin geçmişi5 değil, söz konusu mekân bir mekân olma sürecini tamamlar tamamlamaz içine doluşan niyetleri de görünür kılmak. Belki daha çok da bunları. Bu (lirik) yapıbozum, gelen ruha da parmağıyla işaret eden bu ruh çağırma seansı, bu mis-à-nu6 Ayşe Erkmen’in işindeki mekânla oynama isteğinin diğer etkileyici katmanlarını oluşturuyor.

Ayşe Erkmen,
Kıpraşım Ripple, 2017,
Dirimart Dolapdere,
fotoğraflar ve video:
Fatih Özgüven

Tam da bu durum, (kısmen) katlarından sıyrılmış ve sıyrılan elemanları heykelleştirilmiş ormandan geçip mekânın arkasına gitmeye çağırıyor bizi. Üzerlerindeki sergileme levhaları taşımakla görevli, bir zamanlar onları taşımış olan ahşap plakalar bu serginin daha az gösterişli ama aynı derecede duygulu aktörleri. En arkadaki, ‘küskün’ olanı, galerinin ışık alan noktalarından birine doğru uzanarak aydınlığa karışıyor, dargın bir hayalet gibi. Neredeyse resimselleşmiş alanlardan meydana gelen bu ahşap duvarlar, üzerlerinde, bedenlerinden çıkarılan malzemeden kopmuş parçaları ‘gösteriyorlar’; birbirinden farklı büyüklüklerde ve farklı constellation’lar, takımyıldızlar hâlinde duran bu irili ufaklı beyaz parçalar bir ‘büyük kopma’ anlatısına işaret/tanıklık ediyorlar. (Bir yandan da garip biçimde evciller; isterseniz yanlarına gidip onlarla oynayabiliyorsunuz, ileri geri çevirebiliyorsunuz da.)

Mekânın ‘burada’sı ile ‘orada’sının tek bir soyma jestiyle aynı anda yan yana var olduğu, var edildiği7 bu sergide seyircinin galerinin girişinden dibine kadarki yolculuğuna duyulmaz bir müzik eşlik ediyor diyeceğim. Serginin kendi sesinden farklı olan, neredeyse senfonik bir dalga bu. Ve sonuçta, ihtişam ve sadelik arasında duran bu gösterişli ama karmaşık olmayan8 temaşada —sanki— şu soruyu soruyoruz; ilk patlama ne zaman oldu?

1. Bunu söylerken aklımda Willam Blake’den Henry James’e kadar bütün bir öncü ve ardıl Romantizm geleneği var. Abidevi olan ile hayaletin (mevcudiyetin) çakışmasında ise kuşkusuz Coleridge’in Kubla Khan’ı.

2. Ayşe Erkmen’in belli bir topluluk içinde dolaşıma giren, kamusal proje işleri de vardır. En yakın tarihlilerden biri Christchurch kentinde çeşitli dükkânların kağıt torbalarına aynı lejandı bastırarak bunun alışveriş yapanların taşıyıcılığı aracılığıyla şehrin içinde gezdirmek fikrinden yola çıkan “Every Bag Counts / Her Torba Önemlidir.” Burada da orada, burada ve her yerde olma niyeti döngüsel ve imecevari bir nitelik kazanıyor.

3. Halit Ziya Uşaklıgil, Kırk Yıl adını verdiği anılarında Gustave Flaubert’in tarihi fantezisi Salambo’yu çocukluğunda babasının deposu ya da mağazası gibi bir yerde okuduğunu ve bunun romanı hayalinde nasıl daha da görkemli kıldığından bahseder. Yurttaş Kane’de görkem ve mekân ilişkisini konu edinen Orson Welles ise hem Kubla Khan’a hem de Salambo’ya gönderme yapar.

4. Bu arada söz konusu formların asılı olduğu, binanın mimarisinde var olan kirişlerin sanatçı tarafından kullanımına da hayran kalabilirsiniz, bu yerleştirmede sadece dikey değil yatay harikalar da var.

5. Meraklısı için, işe eşlik eden ses Beyoğlu’ndan Dolapdere’ye inen yoldaki tüm dükkânların adlarının okunup sonra bu kaydın tersinden kaydedilmesiyle oluşturulmuş.

6. Mis-à-nu lafı bu bağlamda elbette öncelikle kendi de hayaletlerle hortlaklarla içli dışlı olan Baudelaire’nin Mon coeur mis-à-nu [Çırılçıplak Soyulmuş Kalbim] adlı eserinden aklıma geldi, ama kavramın günümüz Fransızcasında “elektrik tesisatını görünür kılmak / soymak” anlamı da varmış, ki Ayşe Erkmen’in tahta levhalarının arasından yer yer göz kırpan da bu ikincilerden başkası şey değil.

7. Ya da ‘…birbirlerinden ayrılıp, özgürleştirildikleri’ demek de mümkün buna, niyetiniz oysa.

8. Bunun tam tersi bir temaşa hissi için, aynı galeride açılan Sarkis sergisine bakmak ilginç olabilir.

Ayşe Erkmen, Fatih Özgüven, hayalet, Kıpraşım Ripple, mekân, sanat, sergi, yer