Bulunduğum Yerler
Ayvalık

Yabancı bir yerdeyken tam da o yerde geçen bir filmle burun buruna gelmek, hayattaki en tuhaf tecrübelerden biridir. Filmi ilk kez görmüş gibi oluyorsunuz. Kutu içinde kutu, film içinde film, fotoğraf içinde fotoğraf gibi.

Yürüyorduk, kafedeki televizyonda Kırık Bir Aşk Hikâyesi oynuyordu. Tam da filmin geçtiği yerde bulunuyorduk. Girip oturduk. Biraz sonra içinde oturduğumuz kafe bile filmde görünecekti. Oralı olan arkadaşım eğildi, “bak bu sahne babaannemin evinde çekildi,” diye fısıldadı. Babaannesini şahane Neriman Köksal olarak hayal etmeye çalıştım. Kızına “yakında evlenecek bir kız gece geç vakitlere kadar sokaklarda kalamaz,” diyordu, “akşama yemeğe burada olacaksın.” 80’lerin farbalalı çingene elbiselerinden birini giyinmiş genç kız, “söz veremeyeceğim anne!” dedi. Bak sen. “Geçmiş başka bir ülkedir,” der anlatıcı sesi, meşhur İngiliz filmi Arabulucu’da, “orada her şeyi farklı yaparlar.” Bu da biraz öyleydi, ama daha çok kaşlarını çatarak somurtan Türkan Şoray’ın yaşadığı eski Türk filmleri ülkesindeydik; Yeşilçam şımarık kızlarını hep böyle hayal eder. Nerde Arabulucu’daki boynu bükük, kalbi kırık Julie Christie’nin içten içe yanarak kendini Alan Bates’e teslim etmesi! Şaka şaka. Ah, senaryoyu kim yazarsa yazsın, kurdeleyi kim çekerse çeksin bırakın tek tek kişileri, sınıflar ya da sınıfımsılar hakkındaki tahayyülü bile bir iki jestten ibaret olan Türk sineması! Bu seçilmiş klişelerin hâlâ işimize yaraması; iyi kötü bir Madam Bovary’miz olan Bihter’in bile bir Bağdat Caddesi güzeli olması, diziler sayesinde… Yıllardır aklımı kurcalar bu iş. Seyirlik geleneği falan, tam ikna etmiyor beni. Bir intikam, bir “oh olsun!”?

Ama Kadir İnanır’ı hemen tanıdım. Oynadığı adamı yani. O kızla evlenecekti ama nişan töreninde bir diğer klişe, daha doğrusu ‘öyle olsa ne güzel olurdu’ dileği olan duygulu edebiyat öğretmeni hanımla tanıştı. Dans ettiler. Bir eşraf çocuğu idi. Aile yemeği sırasında “bu sofrada ne zaman para konuşuldu, kesin bu konuyu rica ederim!” diyen bir annesi vardı. Hiç sanmam. Türk sinemasının erkeklere uygun gördüğü kötü montlar falan içinde, sakalıyla, kolunu arabanın penceresinden çıkarmış hâliyle daha çok “Ya Evde Yoksan” söylerken inandırıcı olacak, çok cinsel bir şeydi: şoför. Daha sonra bir ulusal bayram geçit töreni sırasında —film bu geçit töreni sahnesini Cumhuriyeti özetlediği için vb. çok önemsiyordu— kenardan seyreden kalabalık arasında gördük onu. Gömleğinin üst düğmeleri açık ve derbederdi. (Onun duygululuğu da böyle bir şeydi, ama film belli ki bunu onaylamıyordu, o da, onaylanmadıkça mutsuz olacaktı ileriki sahnelerde.) Tanıdığı hayattan farklı bir şeyi temsil eden öğretmeni gördü ileride, tören kortejinde. Gözlerinde hayranlık vardı. Bir kaç sahne sonra, ankesörlü telefondan, üstelik de okuldan, öğretmen hanımı aradı: “Nasılsınız, sizinle görüşmek istiyorum…” Yanlış hareketti. Sonra bir şeyler oldu. Öğretmen hanımın ilgisini kazanmayı başardı. Hatta ona kafesi içinde bir kanarya hediye etti. Kanarya o muydu, öğretmen hanım mı yoksa ikisi birden mi? (Şimdi unuttum, anlamlı, hoş bir adı da vardı kanaryanın.) Genç kadın omlet yaparken ve Kadir İnanır da onun pansiyon odasındaki kitaplara bakarken “en çok sevdiğin kitabı versene bana, okumak istiyorum,” dedi. Okumayacaktı, belli. Ama sevimliydi bunu söylerken. “Çok kötü bir öğrenciydim ben, hiç derslere girmezdim,” dedi. Öğretmen “ben olsam seni sınıfta bırakırdım,” dedi. Annemsi ilginin, tatlı tekdirin erkeklerin hoşuna gideceği efsanesi! Kitap okuyanların ‘dişi’, okumayanların ‘erkek’ oldukları iması!

Otel sahnesi; Kadir İnanır, otel odasına götürdüğü öğretmen hanıma “Soyunmayacak mısın?” dedi. Doğrudan soruların seksiliği ama şefkatten yoksunluğu ya da tersi —bu ikisini bir arada becermenin zorluğu. Genç kadın, otel odasından kaçıp kendini kumsala vurdu. Kadir İnanır arkasından koştu. Gönlünü aldı. Erkek beceriksizliği —hantal ve/ama seksi. Çok yumuşak ve müşfik bir sevişme sahnesi geçtiğini de eklemeliyim. Kadın İnanır’ın, gene kumsalda, üzerinde parlak deri ya da taklit deri bir kostümle —filmin erkeklere layık gördüğü kostümler berbattı— tartıştığı öğretmen hanıma bir tokat atıp yere yıktığını da. “Hepiniz böylesiniz işte!” diye bağırdı edebiyat öğretmeni. Bütün erkekler, bütün taşralılar, bütün kötü öğrenciler, bütün kitap okumayanlar? Belli ki kitap okuyanlar tarafından yapılmış film Kadir İnanır’a fena yükleniyor, diye düşündüm bu kez seyrettiğimde. Sonra barıştılar gerçi.

Kadir İnanır, ne derler, koşulları aşamadı sonuçta. Müstakbel kayınbabasından bir sille, müstakbel kayınçosuyla çok duygusal bir kavga sahnesi. İnandırıcı olmayan bir fayton sahnesi, ‘ben bu kadını seviyorum’ anlamına gelen bir lokanta sahnesi geçti. Gene o sevmediği ve kendisini de sevmeyen kızla —film bu konuda dürüsttü— evlenecekti. Düğün sahnesinde sakalsız, genç yıllarının o en duygulu, en güzel hâlindeydi. (Film zaten Kadir İnanır’ın geçirdiği aşamaları sakal-bıyık, sakalsız-bıyıksızlık ve sadece bıyık olarak özetliyordu.) Öğretmen hanım tam da düğün salonunun karşısından otobüse biniyordu, oralardan gidecekti. Kadir İnanır pencereden ona baktı, güzel gözleri doldu…

Yıllar sonra, öğretmen hanım oradan geçerken bir kere daha görüştüler. (Film böyle başlayıp bitiyordu.) Öğretmenin de Kadir İnanır’ın da saçlarında kötü bir makyajla eklenmiş ‘gümüş rengi’ kırlaşmalar vardı. Kadir İnanır’ın iki oğlu olmuştu. Birbirlerine top atarak oyun oynayan iki duygusuz çocuktular. (Film öyle demek istiyordu —galiba.) Kadir İnanır, ellerini oğullarının omuzlarına koyarak bir merdivenden çıktı, uzaklaştı. Patriyarka onu yenmişti… mi?

Filmin bütün kırıkları ona batmıştı bence, bu sefer onu düşündüm. Öğretmen hanım dahil herkes biraz haksızdı. Yıllar sonra Zeki Demirkubuz vb. bu kırıkları cımbızla toplamaya, ne olduklarına falan bakmaya çalışacaktı. Ama bu şiddetle karışık duygusallıkta, dişilikle karışık erkeklikte, pişmanlıkla karışık duygululukta, belki öğretmenlikle değil başka bir şeyle terbiye edilmesi gereken yabanilikte, acımasızca sadece taşra ile tarif edilen çıkışsızlıkta erkekliğin bütün yüzleri vardı. Oğuz Atay hatta Yusuf Atılgan kahramanı bile olamayacaktı bu tepesinde sallanan ve hep ona doğrultulan Demokles kılıcıyla.

Aynı filmi yıllar sonra ziyaret etmek; filmin ima ettiği gibi, oğulları o yabaniliğin kural olduğu bir dünyanın insanı oldularsa Kadir İnanır’ın üzerine yapışan bütün kırıkları temizleyememizden biraz diye düşündüm.

Belki de sadece düğün sahnesindeki dokunaklılığındandır.

_ 
{Fold içindeki dahil tüm imgeler: Kırık Bir Aşk Hikâyesi (yön. Ömer Kavur, 1981) film kareleri}

Bulunduğum Yerler, Fatih Özgüven, film, Kadir İnanır, Kırık Bir Aşk Hikâyesi, sinema, taşra