Bulunduğum Yerler
Sınıf

Sınıf denen yerin, hem bütün çocukları eşit biçimde bir araya getirmeyi vadeden yer, hem de bir araya gelmiş bu küçük insanları ayıran farklılıkların altını çizmeye yarayan kavram olduğunu ilk kez ilkokulda, sınıfta çiş yapınca ve arkamda uzun bir çiş iziyle eve giderken en arka sırada oturan fakir çocuklardan biri arkamdan gülünce ve sınıfa geri döndüğümde öğretmenin güldüğü için o çocuğa sırf ‘sınıfa ders olsun diye’ bir tokat attığında, utançla anladım. Bazı yabancı dillerde buraya ‘sınıf odası’ demek, belki yer olan sınıfla kavram olan sınıfı birbirinden ayırmak içindir. (Belki de tam tersi, pekiştirmek için, bir ‘oda’ dolusu ‘sınıf’!) Sınıf’ın her iki işe de yaramasında nasıl can alıcı ve can acıtıcı bir yan olduğunu sonraları Negri’de ya da Pasolini’de karşılaştığım bazı hassasiyetlerde yeniden hatırladım. Birincisi, Po nehrine giren çocuklarla arasındaki farkı görerek bir şey fark ediyor, öteki fakir mahallelerden gelen polis çocuklarıyla okumuş bir orta sınıf çocuğu olan kendisinin nasıl sapkın biçimde aynı savaş alanında karşı karşıya getirildiğini fark ediyordu. Belki garip değildi. 60’ların Türkiye’si 50’ler civarı İtalya’sına çok benziyor olmalıydı. Tevekkeli, çok denese de kimse henüz cool öncesi cool bir La Dolce Vita çekememişti, Türk filmlerinin acıklı pavyon sahneleri göz acıtmaktaydı. Ama Bisiklet Hırsızları’nın hükmü 60’larda hem bir anakronizma hem de süper bir toplumsal melodram olan Üç Arkadaş’ta halen sürmekteydi.

Ortaokulda aniden deklase oldum. (Bu kelimeyi de severim, ‘sınıf düştüm’ demeli belki de.) Önce karatahtalı mahalle ilkokulunun zalim sınıf potasından, sonra hep ön sıralarında oturduğum daha havalı banliyö ilkokulundan çıkıp yabancı dil öğreten özel okula girdiğimde, sınıfın aşağı yukarı hareket eden ve hatta ön yüzünün kanatları iki yana doğru açılan yeşil tahtasının önünde de rahat edemeyecektim. Yabancı dil ve edebiyat dersleri dışında bütün derslerimin berbat olması beni zamanla sınıfın arkalarına, kaloriferin yanına, sınıfın kabadayısının yanına sürükledi. Kitap okuyan bir çocuk olan beni küçümsese de her an dayak yeme potansiyeline sahip olan bana kol kanat germekten de hoşlanıyordu galiba. Bu hafif erotik Herman Hesse (o zamanlar onu keşfetmiştim) duygusu içinde ve kaloriferin yanında, sınıfta inatla saçlarını uzatan tek çocuk olan sıra komşumla mutluydum. Aslında, tabii düşünürseniz ikimiz de aynı sınıftandık, ama ikimiz de ‘sınıf düşmüştük’. Tercihlerin de bir sınıf oluşturduğunu ve her zaman çok rahat olmasa da insanın kendi seçtiği —ya da ister istemez sürüklendiği— sınıfların da bulunduğunu fark ettim. Rahat bir durum değildi ama böyleydi işte.

Sonra, daha sonraları üniversitede bulunduğum sınıfların bir kısmına ‘amfi’ deniyordu. Amfi kelimesinin ta kendisinde bile ‘o eski sınıfları’ geride bırakmış olmanın izi vardı; malum tabloda harmanilere bürünmüş ayakta ders veren Sokrates’in ‘hocalığında’ seçilmiş bir grubun orjisi gibi görünen ama gerçekte öyle olmayan, mesela kesinlikle ısınmayan üniversite sınıflarında cereyan eden derslerde saçma bir trambolinde zıplamışçasına yükseklere fırlamıştım. Kitap okumakla ilgili bir bölümdeydim ve bütün sınıfların en iyisiydim. Tercihlerin oluşturduğu sınıflara sadakat —ya da başka türlüsünü yapamamak— iyi bir şeydi işte! Üniversite buz gibiydi, her an sınıftan çıkarılabileceğimiz bir ortamdaydık ama ben mutluydum. Dikkatsizce mutlu; amfili okulda beni kendime getiren ne ilkokuldaki tokat, ne ortaokul ve lisedeki kötü öğrencilik melodramı oldu. Ders verenler arasında, iyi öğrencilere özgü çocukça kendini beğenmişliğime şefkatle yaklaşan (‘neler bildiğini biliyorum’) ve/ama onun köşelerini dikkatle yuvarlayan (‘işte şuraya, şuraya, şuraya da bilmediklerini koyalım’) biri vardı. Ara sıra unutsam da, düşünürken tevazu sahibi olmayı da ondan öğrendim.

Sonra —hiç de hesapta yokken— kendim bazı sınıflarda senelerce ders verdim. Bu sınıflar utanç verecek kadar donanımlıydı, o kadar ki kimi zaman başka okullarda ders vererek vicdan azabına dur demek gerekti. O sınıflarda tamamen tercihlerimin oluşturduğu ya da kendimi içine yerleştirdiğim tercihlerden oluşan sınıfa, o küçük dağarcığa yol verdim. Benim için öğretmek böyle bir şeydi. Biriktirdiklerimi, ne kadar harikulade olduğunu anlasınlar diye başkalarına da aktarmak için can attığım her şeyi bir sel gibi sınıfa akıtışım, heyecanım bazı öğrencilerin gözlerinin parlamasına yol açardı, farkındaydım. Bazıları da bu coşkudan nefret ederlerdi. Tercihlerimin esas anahtarı ‘ya hep ya hiç’ olduğu için tınmadım, tahmin edersiniz ki. Hepsine sanki birer kendimmişim gibi davrandım. Ayrıca sevdiğim modeller hep vardı; üniversitedeki ben kadar küstah olanlar (bayılırdım), tatlı biçimde uysal olanlar (selin ortasında bir tahta parçası gibi süzülürken mutluydular), aniden sarkazma aşina oldukları belli olanlar, sınıfta hep aynı yerde oturmaktan başka bir şey yapmamanın da ‘buradayım’ demek olduğunu düşündürenler.

Sonra yoruldum.

Derken, geçen sene başka bir sınıfa ders vermem gerekti. Sınıfa girince hepsi benim yaşlarımda, hepsi okumakla ilgili öğrencilerle karşılaştım. Önce memnun kalmadım. Kendim de ergen kalan ben hep öteki, ergen sınıflara alışmıştım. Bunlar kimdi?

Sonra mutlulukla alıştım bu sınıfa. Bilge Karasu’nun “Geceden Geceye Otobüsü Kaçıran Adam” hikâyesinde nihayet Sazlıdere’ye ulaşan adam gibiydim. Ya da Gülten Akın’ın diyeceği gibi: “Ve Sonra Yaşlandım.”

Bulunduğum Yerler, Fatih Özgüven, mekân, sınıf