Kenti Yürüyerek ve Çizerek Anlamak: Kingsland High Street

Bu çalışma Kingsland High Street’e odaklanarak alandaki —tamamı erkek olan— dükkân sahipleri ve çalışanları ile yapılan söyleşileri ana referansı olarak alır. Böylece söyleşileri, caddenin yürüyerek deneyimlenişini bir metin ve çizim kolajı olarak ifade etme girişiminde bulunur. Kingsland High Street’in detaylı ve kesintisiz cephe çizimi projenin nesnel girişini oluştururken, bütünü ise o mekânların ardında yer alan ve deneyim yoluyla ortaya çıkan durumu yansıtıyor: Türkiyeli göçmenlerin ifade ettiği durumların aşinalık seviyesine göre değişkenlik gösteren algısı ve bu aşinalığa eşlik eden eleştirel bir metin. Çizimin kesintisiz olarak üretilmesi, Ed Ruscha’nın sıradan ve popüler olanı belgeleme fikriyle caddedeki her binayı fotoğrafladığı Every Building on the Sunset Strip (1966) işi ile John Tallis’in Londra’nın belli başlı ticari caddelerini müthiş bir detay ve belgeselci ruhla ürettiği London Street Views (1838–40) çizimleri arasında bir yerdedir.

Kingsland High Street, Hackney’nin kuzey-güney aksı boyunca uzanır. Dalston’ın konut bölgesi ile eğlence mekânları arasında konumlanır. Kuzeyde Stoke Newington Road’a dönüşür ve güneyde Dalston Lane ile dik kesişir. Bu cadde, her geçen gün sosyal etkinliklerin çeşitliliğiyle popülerleşen, bu yüzden soylulaşmanın şiddetlenerek arttığı; ancak hâlâ farklı —özellikle Türkiyeli ve Afrikalı— grupların birlikte yaşadığı bir alan tanımlıyor. Feminist mimarlık ofisi MUF ile Gort Scott Mimarlık tarafından üretilen, alanın sorunlarını ve potansiyellerini tespit edip çözümler üretmeye çalışan Dalston haritalamaları alanın halihazırda çalışıldığını gösteren iyi örnekler. Aynı zamanda bu çalışmanın nesnel bir veri analizi değil, öznelliği önemli bir başlangıç noktası olarak almasına da sebep oldular. Projenin asıl amacı göçmenlerin kayıt dışı politik ve kültürel anılarını, alanı gözlemleyerek, insanlarla konuşarak ve dükkân detaylarını fotoğraflayarak bunların tamamını görsel bir anlatı hâline getirmeye çalışmaktı. Süreci jüyeleştirip tarafsız bir çerçeveye oturtmak yerine, Türkiyeli göçmenlerin konumlarındaki öznelliği yansıtabilmek adına proje çizim ve sohbet kolajı olarak şekillendi. Görüşülen kişilerin bahsettikleri ise polis şiddeti, başkaldırı, sosyal hayat, toplumsal cinsiyet rolleri ve ırkçılık gibi konuları kapsıyordu.

Söyleşi sırasında bazı detaylar bir dil ortaklığının doğası gereği söyleşinin akışıyla ya ortaya çıktı ya da iması kolaylaştı. Bu anlar konuşmanın etkisiyle mekânın algısal değişimine de sebep oldu. Örneğin, restoran sahiplerinden bir tanesi 1980’den sonra Türkiye’den İngiltere’ye göç etmek durumunda kalmıştı. Bu gibi ‘açığa çıkan’ detaylar, projenin fiziksel hâlinin bir fold-up şeklinde üretilerek okuyucunun işin üretim sürecini tecrübe edebilmesini amaçlar. Bu anlamda proje, söyleşilerin gerçekleştiği mikrokosmosu aktarmaya çalışır. Kolaj, fiziksel bir obje olarak inşa edilmiş tarih fikrini sorgular ve bir anlamda anıları mekânsallaştırmaya çalışır.1 Çizim ise caddenin teknik organizasyonunu anlamak ve her binayı gündelik hayat içinde hızlıca algılanma hâlinden ayırt etmeyi sağlar. Çizimleri göz seviyesinden üretmek bir kısıtlama gibi gözüküyor olabilir, ancak aynı zamanda yayanın pozisyonunu vurgulayarak onu algı hiyerarşisinin üzerine yerleştirir. Örneğin, caddenin kuzeyinde yer alan devasa Aziziye Camisi’nin göz hizasından çizilmesi onun kısmen çizilebilmesine sebep olmuştur.

Alan, sabit bir noktadan gözlemlemek yerine yürüyerek gözlemleme ve irtibat kurma yoluyla keşfedilir. Burada yürümek, düşünceleri araçsallaştırır ve insanın kendi hızında gördüğü parçaları ve görsel belleğini ilişkilendirmesini sağlayan bir yöntemdir.2 Projenin fizikselliği de bu tecrübenin bir devamıdır. Yürümek, psikocoğrafya kuramında farklı atmosferleri deneyimlemek için önemli bir araç. Aynı geleneğin bir parçası olan Situasyonist Enternasyonel, şehirciliği ortam, bireysel tecrübe ve algının oluşturduğu öznel anlatı ve büyüyen bir varlık olarak kent bağlamında tanımlar.3 Caddenin yakın temas deneyimi olarak yürüyüş, Türkiye kültürü ve estetiği ile yaratılan “belirgin atmosferik bölgeler”in4 farkına varılmasını ve yeniden üretilmesini sağlar. Yürüyerek alanın deneyimlenmesi ve temsili, burayı tek bir bakış noktasına toplamak yerine karmaşık kentin bir parçası hâlinde ve bölge sakinleriyle bir uzlaşma zemini olarak kabul edilir. Claire Doherty’nin de ifade ettiği gibi “yeri dengesiz, değişken bir dizi politik, sosyal, ekonomik ve maddi ilişki ve yerelliği durumların ürettiği ve mücadelesi olan bir şey olarak anlarsak, deneyimimiz […] bir yersiz-yurtsuzlaşma hissiyle tanımlanacaktır.”5 Proje, görülen ile görüş [vision] arasında ‘öteki’nin görüntüsü üzerine bir deney hâlindedir.6

Benzer biçimde dérive kavramı da, mekân hakkındaki varsayımları yerinden etmek için sürüklenerek mekânda durumlar yaratmaya ve mekânın farklı şekilde düşünülmesine bilinçli bir teşebbüstür.7 Söyleşi sırasında Londra’da öylesine dolandıkları veya asla gitmedikleri bölgeler olup olmadığı sorulduğunda “fazla Türkün bulunduğu yerlerde vakit geçirmekten hoşlanmama” dışında bir fikir beyan eden olmadı. Aralarından bir kişi ise, Türkiye’den insanların her gittikleri yerde olay çıkardıklarına dair bir ifadede bulundu. Görüşülen tüm kişilerin Türkiyeli nüfusun fazla olduğu Tottenham Road, Dalston ve Stoke Newington gibi semtlerde yaşadıkları göz önünde bulundurulduğunda bu yorumlar kulağa ironik geliyor. Bu fikirlerin Türkiye’de yaşanan süre içinde mi, yoksa Londra’da bir göçmen olmayla ve diğer göçmen gruplarla olan mücadelenin yarattığı bir önyargı sonucu mu oluştuğu belirsiz. Yine de, cevaplar kentin tecrübesinin bireysel algı kadar sosyal arka plana da bağlı olduğunu gösteriyor.8 Sonuçta, kent yalnızca fiziksel veya idari değil, insanların bir parçası olan kültür tarafından organize ediliyor.9 En önemlisi, kentin ortamları fiziksel olduğu kadar tarihsel, sosyal ve politik; bunları tamamıyla anlayabilmek kentin parçalarını bir araya getirebilmeyi gerektiriyor.10

Ceren Hamiloğlu,
“Every Building on Kingsland High Street” (2016), ayrıntı

Söyleşi yapılan insanların büyük çoğunluğu kendini Birleşik Krallık’ın bir parçası olarak hissetmiyor. Kingsland High Street’de çiçekçilik yapan ve aslen bir mimar ve sosyolog olduğunu söyleyen biri bunu şöyle ifade etti: “Burada sadece yapıştırmayız. Üçüncü sınıf vatandaşız.” Bu insanlar söyleşiler boyunca kendilerini ‘öteki’ olarak konumlandırmalarına rağmen bazı ‘kültürel kurallar’ı da uyarlamayı başarmışlar. Örneğin, bazı şeylerin ‘Türk usulü’ yapıldığını söyleyerek sistemde kısa devreler bulduklarına işaret etmiş oluyorlar aslında.

Yaşadığı ülkede ikincil konumda olmak insanlarda Spivak’ın astlık [subaltern] kimliği ve kendilerini temsil etme girişimleri üzerine tartışmasına paralel olarak, uyum sağlamanın ve sosyal görünürlük kazanmanın tek yolu olarak gerçek özün müzakeresine sebep oluyor.11 Uyum sağlamak ise, de Certeau’nun ortaya attığı taktikler biçiminde oluyor: Göçmenler, içinde bulundukları ülkenin kültüründen, politikalarından ve sosyal bağlamından kaçınamıyorlar, ancak bunları kendi kültürleri bağlamında işlevselleştirmenin yollarını buluyorlar.12 ‘Öteki’ kalmaya devam ediyorlar, ama yeni yollar yaratarak sistemin içinde kalmaya devam ediyorlar. Söyleşi yapılanlardan biri, Türkiyeli dükkân sahiplerinin dükkânların açık kalma sürelerini uzatmak için İngiliz devletine dava açtıklarını ve kazandıklarını söyledi, çünkü İngiliz hukuk sistemi bunu mümkün kılıyor. Göçmenlerin bakış açısına göre, sisteme karşı davranışlar onların etik, sosyal ve politik anlamlarından bağımsız bir başarı olarak görünüyor. Milliyetçi gurur ise, bu tip davranışların itici gücü hâline geliyor.

Ceren Hamiloğlu,
“Every Building on Kingsland High Street” (2016), ayrıntı

Bunun bir başka örneği, söyleşi yapılanların yarısının değindiği 2011’deki Londra ayaklanması ve aralarından birinin ifadesine göre “Türklerin vandalları püskürtmedeki üstün başarısı.” Aslında bu olay, ifade ediliş biçimine bakılarak, ‘öteki’lerin, göçmenlerin, ‘yapıştırma’ların, Kingsland High Street’i kendilerinin olarak geri kazandıkları [reclaim] kısa bir an yaratıyor. Söyleşi grubu, bu anı normal koşullarda alanlarını paylaşmak zorunda oldukları bir gruba karşı adeta kazanılmış bir zafer olarak değerlendiriyor. Bir kez daha, mekânın sürekli ve tutarlı algısı onu kullananların kendi tecrübe ve tarihlerini paylaşmalarıyla imkânsız hâle geliyor.

Donna Harraway’in de belirttiği gibi “öznellik çok boyutludur ve bu yüzden bakış da öyledir.”13 Projedeki öznellik, kültürel jestler, söyleşi sırasındaki dil ortaklığı ve araştırmacı olarak benim duruma aşina olmamda kendisini gösteriyor. Yani Kingsland High Street onu kullananlar, onların beraberlerinde getirdikleri tarih ve onu yorumlayanların etkisiyle sürekli değişiyor.

1. Mieke Bal, Looking In: The Art of Viewing (Amsterdam: G+B Arts International, 2001).

2. Brian Dixon, “A Mobilisation of Walking: GPS Technology and The Exploratory Urban Walker”, Urban Pamphleteer, 1 (2013): 17–19.

3. Richard Brook ve Nick Dunn, Urban Maps: Instruments of Narrative and Interpretation in the City (London: Ashgate, 2011).

4. Yazarın çevirisi. Steve Pile, Real Cities (London: Sage Publications, 2005), 12.

5. Yazarın çevirisi, orijinali: “if we understand place as an unstable, shifting set of political, social, economic and material relations, and locality as produced and contested through situations, our experience […] will be characterized by a sense of dislocation.” Claire Doherty, ed., Situations (London: Whitechapel Gallery and The MIT Press, 2009).

6. Bal, Looking In.

7. Guy Debord, “Theory of the Dérive”, Situationist International Anthology, ed. Ken Knabb (Berkeley: Bureau of Public Secrets, 2006): 62–67.

8. Brook ve Dunn, Urban Maps.

9. Robert Park, The City (Chicago: University of Chicago Press, 1967).

10. Steve Pile, Real Cities (London: Sage Publications, 2005), 12.

11. Gayatri C. Spivak, “Can the Subaltern speak?”, The Post-colonialist Studies Reader, ed. Bill Ashcroft, Gareth Griffiths ve Helen Tiffin (London: Routledge, 2006): 28–37.

12. Michel de Certeau, The Practice of Everyday Life (Berkeley: University of California Press, 1984).

13. Yazarın çevirisi, orijinali: “Subjectivity is multidimensional and therefore vision is too.” Donna Haraway, “Situated Knowledges”, Feminist Studies 14, 3 (1988): 575–599.

Ceren Hamiloğlu, göçmen, kent, Londra, şehir