Göksu;
bunlardan biriydi galiba…
Bulunduğum Yerler
Gotik

Yalı, Göksu Deresi’nin kıyısındaydı ve biz çocukların gözünde İstanbul’da bayramlarda ziyaret edilecek en uzak noktayı teşkil ederdi. Bayram harçlığı ihtimali kesinlikle sıfırdı, ama burası bizim için başka hazlarla doluydu. Ürperti! İçinde oturan çok yaşlı ve dürüstçe çocuk sevmez akraba yenge, bizim için Yalı’nın Hayaleti gibi bir şeydi. Poevari adıyla Kızılserçe Sokağı’nın oraya gelip de arabayı park ettik mi, mezarlık solumuzda, dar bir arsaya inşa edilmiş, Göksu’ya doğru eğilen dar uzun yalı sağımızda kalırdı.

Yalının büyük macerası salonunun eğik zeminiydi. Çoktandır üzerine halı serilmekten vazgeçilmiş, cilasız ahşap zemin, mükemmel bir perspektif oyunu / optik illüzyon / seyredenin kendi kendini dolduruşa getirmesi sonucu pencerelerin yarısına kadar yükseliyormuş gibi görünen dereye doğru nefis bir eğim yapardı. Dolayısıyla salonun en yukarısından başlayarak pata-pata-pata aşağı doğru koştuğunuzda pencereden dereye atlıyormuş gibi olurdunuz. Son anda duramazsanız, —yalının tahtaları üzerinde fren yapmak ve gerisin geriye yukarıya dönmek maharet isterdi— burnunuzu pencereye çarpmak ve hele bu işi birkaç kere tekrarladıktan sonra yaşlı yengenin gazabına uğramak işten bile değildi.

Belki de biz, kendimiz kaşınırdık. Çünkü bunun bir adım sonrası, Kuşlu Oda idi. “Haydi çocuklar siz içeriye, orada oynayın bakalım!” cümlesi yalıdaki maceraların ikinci ve daha korkunç perdesine ayak atıyoruz demekti. Tüylerimiz ürpererek Kuşlu Oda’ya doğru yollanırdık. Kuşlu Oda’nın kapısı daima açık ama örtülüydü. Başımızın hizasında bir yerde kalan kapı kolunu yavaşça açıp kalbimiz küt küt atarak içeri girdik mi, önce karanlıktan başka bir şey görmezdik. Sonra, gözümüz karanlığa alışınca Kızılserçe Sokağı’na bakan bu odada önce karşımızdaki duvarda asılı duran aynada yansımalarını ayırt ettiğimiz, sonra hemen yanı başımızda durduklarını gördüğümüz cam fanusların içindeki, dallara tünemiş doldurulmuş kuşlar —bunun böyle olacağını bilmemize rağmen— yüreğimizi ağzımıza getirirdi.

Kuşların cinsini tam olarak hatırlamıyorum, ama bir papağan dışında kanarya ya da flurya cinsinden ufak kuşlardı. Oysa, her evde kafeslerinde içlerini paralarcasına cikcikledikleri görülebilecek cinsten kuşların fanusların altında duran doldurulmuş akrabalarında tuhaf, adı konamayacak bir şey vardı; sokağın isminde sıhhat ve afiyette yaşayıp giden kızıl serçeden, yolun karşısındaki mezarlıkta sağlı sollu yana yatmış taşların çığırtkanlığını yaptığı ölümden farklı bir şey. Dalgındılar; siyah küçük boncuk gözleriyle ne biz, ne sokak ne de duvar olan bir noktaya bakıyorlardı. Sadece bakıyor ve bizim görmediğimiz o noktada sanki, belki de, herhalde, mutlaka sonu olmadan uzayıp giden bir ‘yer’ görüyorlardı.

“Araf Papağanları”
[Pappagalli del purgatorio],
Thomas Braida,
fotoğraf: Leyla Gediz
{Okşan Svastics’e teşekkürler.}

Bulunduğum Yerler, Fatih Özgüven, hayalet, hayvan, korku, ölüm, yalı