Açık Notasyonlar
Geçmişin Borçları, Geleceğin Kârları: Finans Sisteminin
(Yok Edilme) Zamanı
Açık Notasyonlar dizisi, Poşe’de Gülşah Mursaloğlu ve Ezgi Tok’un işlerini Defne Kırmızı’nın küratörlüğünde bir araya getiren Muğlak Kesişimler İçin Notasyonlar sergisinin ele aldığı konular etrafında şekilleniyor. Dizinin hedefi, kurumsallaştırılmış zamanın sınırlarını esnetmeye, anlamını çeşitlendirmeye ve nesnelliğinden kurtarıp bir eylem hâline getirmeye odaklanan serginin ürettiği bağlamı farklı disiplinlere ve ortak bir düşünce alanına açmak. Aksak ritimlerin, devinimlerin ve aktif bir ifade aracı olarak işlevselleşen notasyonların peşinden giden dizinin ilk metni Sezai Ozan Zeybek’e ait.

*

Cüzdanınızdaki paralara bakın: 10 lira, 100 lira fark etmez. Elinizde tuttuğunuz miktar, birinin size olan borcu. İstediğiniz zaman gidip tahsil edebilirsiniz. Yahut alacağınızı (yani parayı) bakkala devredip karşılığında turşu alabilirsiniz. Artık tahsilatı bakkal yapacak. Fakat o da ilk borçluya gitmek yerine muhtemelen aynı parayla başka bir mal yahut hizmet satın almayı düşünüyor. Aynı kâğıt parçası yüzlerce kez el değiştirebiliyor.

Peki ama borçlu kim? Çalıştığınız yerden maaş alıyorsanız, patron diye düşünebilirsiniz. Çalışanına ne vereceğini bilememiş, kâğıtla işi halletmiş. (Bu dediğim kulağa tuhaf gelebilir; ama 19. yüzyılda ABD’de maden işçilerine şirket kuponu verilirmiş hakikaten. Kuponlar sadece şirketin marketinde, nalburunda bozdurulabilirmiş. Paranın mantığı bundan çok farklı değil aslında). O hâlde para, birikmiş emeği mi temsil ediyor? Biz çalıştıkça birileri bize “sana borçlandım” kâğıtları ile ödeme mi yapıyor?

Tam olarak bu da doğru değil. Paranın emekle bağı iyice zayıfladı. Elinizdeki kâğıt, bugün çoğumuzun anlamakta zorlandığı karmaşık ilişkiler içeriyor, hayali bir düzeni devam ettiriyor. Bu esnada geçmişi-geleceği-bugünü akla hayale gelmeyecek şekillerde birbirine bağlıyor. Bir operatör misali, nesneleri-canlıları harekete geçiriyor. Tüm bu ilişkilerin ortasında duran paranın ne olduğunu anlamak için, şimdi bir adım geri gidelim.

İnsan toplulukları değeri temsil etmek için çok farklı araçlar kullanmış. Bizim en çok bildiğimiz ve en yaygın kullanılan altın ve gümüş olmuş. Ancak ortak birim olarak deniz kabuğu yahut tütün kullanan toplumlar da var. Örneğin ABD’nin Virginia eyaletinde 1727 gibi geç bir tarihte tütün yasal ödeme aracı ilan edilmiş (Galbraith 2001: 48-50).

Seçilen nesne ne olursa olsun, hepsinde benzer bir mantık var: Diğer tüm mallar/hizmetler bu kabul gören ortak birime eşitlenmiş. “Bu ayakkabı, iki deniz kabuğuna denk,” denmiş. Denk mi peki? Elbette ki hayır, hatta ikisi arasında hiç alaka yok. Önemli olan bunu hepimizin kabul etmesi, yani öyle ‘imiş’ gibi işlem yapmaya devam etmemiz. Aynı durum altın ve gümüş için de geçerli: Madenin kıymeti kendinden kaynaklanmıyor. Nadir bulunan bir madde olması yeterli; ama günümüzde o bile önemli değil aslında. Önemli olan, hepimizin onun değerini kabul etmiş olmamız, oyunbozanlık etmememiz.

Peki borçla paranın ilişkisi nereden geliyor, bunun zamanla bağlantısı ne? Sırayla ve biraz basitleştirerek anlatıyorum: Elimizde altın var, gidip bankaya yatırdık. Karşılığında banka bize, “bu kişiye 100 altın borçluyum” anlamına gelen bir kâğıt verdi. Bu kâğıt sayesinde mal/hizmet satın alabiliyoruz. Peki ama, banka bir kâğıdı imzalayarak para üretebiliyorsa, daha fazla üretmesinin önündeki engel ne? Engel yok. Kasadaki 100 altını teminat gösterip bir kâğıt daha imzaladı, başka bir girişimciye verdi. Girişimci parayı faiziyle geri ödeyecek. Dolayısıyla banka ne kadar çok kâğıdı dolaşıma sokarsa, faiz üzerinden o kadar çok para kazanacak. Üçüncü kişi, dördüncü kişi aynı teminatla (100 altın) bankadan para çekiyor, ödemelerini bu kâğıtlarla yapıyor. Bir noktada herkes elindeki kâğıdı bankaya götürüp 100 altını geri almak istese, banka batar. Fakat herkesin aynı anda gelmeyeceği (ve hatta kimsenin geri gelmeyeceği) hesap ediliyor. Bu husus önemli, tekrar etmek istiyorum: Kâğıtları tahsil etmek için kimse geri gelmeyebilir. Sonuçta altın-gümüş yenmiyor; kasadan hiç çıkmasalar da olur. Önemli olan onu temsil eden para döngüsünün, yani kurulmuş oyunun devam edip etmediği.

Hiçten para üretmenin aşırı örneklerine her dönem rastlıyoruz. Örneğin 19. yüzyılda ABD’nin Massachusetts eyaletinde yarım milyon dolarlık kâğıdı piyasa sürmüş bir bankanın rezervlerinden 86,48 dolarlık altın/gümüş çıkmış (a.g.e. 87). Böyle bir aşırılık enflasyona ve oyun bozulduğu anda güvenin yerle bir olmasına sebep oluyor. Ani zenginleşme ve aşırı fakirlik birbirini izliyor. O sebeple finans uzmanları, “elinizdeki parayla ne zaman gelirseniz size karşılığı olan altını vereceğiz, bize güvenin” diye söz vermiş. Maksat, oyunun güvenilir olduğuna insanları inandırmak (ki orada bile hayali bir düzene inanıyoruz hâlâ… Altının, inancımızı devam ettirmek dışında bir işlevi yok.)

Söz verilmiş verilmesine, ama sık sık ihlal edilmiş. Savaşları finanse edemeyen devletlerin (bankalar aracılığı ile) bol bol para basıp piyasaya sürdüğünü, sonucunda hiper-enflasyon vakalarının ortaya çıktığını görüyoruz. Örneğin Almanya’da 1923’te bir ekmeğin fiyatı aşırı para basılması sonucunda 4,6 milyar marka ulaştı.

Ekonomik kriz ve enflasyon, Almanya, 1923, anonim arşiv filminden kare,
kaynak: Framepool 

İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru (1944, Bretton Woods) ABD, kendi dolarını altına endeksleme sözü verdi. Buna karşılık dolar, uluslararası ticaretin (bilhassa petrol satışının) temel para birimi hâline geldi; bir çapa işlevi görmeye başladı. Bir ülke aşırı para basarsa, para birimi dolar karşısında değer kaybedecek, o ülke dışardan petrol alamaz hâle gelecekti. Diğer bir deyişle, bütün paraları dolara, doları ise altına endekslemek kâfi diye düşünüldü. Bu düzen, 1971’e kadar sürdü. Vietnam Savaşı’nı finanse edemeyen ABD Başkanı Nixon, altın karşılığı olmadan para basacaklarını ilan etti ve öyle de yaptı. Kimse dur diyemedi.

Bugün Amerika Birleşik Devletleri dünyanın açık ara en borçlu ülkesi. Ancak diğer ülkelerden farklı olarak alacaklıları kapıya dayandığı zaman devlet tahvili basıp (para işlevi gören başka bir araç) borcunu ödüyor-muş gibi yapabiliyor. Türkiye dahil bütün devletlerin kasasında artık altından çok, ABD tahvili [T-Bond] var. Kimse, “bu uyduruk bir kâğıttır, siz deli misiniz, böyle borç mu ödenir” diyemiyor. Çünkü, a) ABD’nin askeri gücü olası itirazları baştan bastırıyor, b) bu durum, finans sisteminin mantığına aykırı değil ve c) oyun bozulursa herkes zarar göreceğini biliyor. On yıllardır Amerikan tahviline yatırım yapan devletler şunun farkında: Ellerindeki kâğıtlar aslında değersiz; ABD’nin bunu ödeme ihtimali de yok. Fakat yine de bu kâğıtlarla oyunu devam ettiriyorlar, maaşlarımızı ödüyorlar. Bu sayede ABD hükümetleri ise samanı altına çeviren dokuma tezgâhı misali, Amerikan hayat tarzını devam ettirebiliyor.

Zaman meselesine geri döneyim: Ortak kabul gören değerli bir maddenin teminat gösterilerek piyasaya para sürüldüğünü anlattım. Bu, altın ya da gümüş gibi somut bir madde olabileceği gibi, gelecekteki kazançlar gibi spekülatif teminatlar da olabilir. Örneğin bir madenin, havalimanının, petrol kuyusunun 10-20-50 sene boyunca ne kadar para getireceği hesaplanıyor, bu kazanç teminat gösterilip borç alınabiliyor. Dolayısıyla yalnızca ortaya çıkmış ürünler değil, gelecekteki (olası) kazançlar da elden ele geçirilebilecek kâğıtlara dönüşmüş oluyor. Bu kâğıtlar borsada işlem görüyor, hatta başka girişimlerin finansmanında kullanılabiliyor. Bu sayede para, katlanarak artıyor.

Sue Chang, “Here’s all the money
in the world, in one chart
”, 2017,
kaynak:
MarketWatch aracılığıyla
The Money Project

En başta, elinizdeki para bir borç senedi demiştim ve dünyada bugün çok para var. Bu paranın çoğu artık kâğıt bile değil, dijital verilerden ibaret: Altınla, gümüşle, emekle ilgisi de neredeyse kalmadı. Bir ülkenin borcu, emeklilik fonları, emlak kredileri gibi para muamelesi görebilen ne varsa sürekli el değiştiriyor, her defasında daha fazla para üretil-miş gibi oluyor. Bu esnada geçmişin fakir toplumları (sürekli faiz ödemek zorunda kaldıkları için) fakir kalmaya devam ediyor. (bkz. “Newly Independent Greece had an Odious Debt round her Neck”)

Gelecek ise ipotek altına alınıyor. Örneğin günümüzdeki iklim krizi karşısında petrol çıkarmayı durduramayışımızın sebeplerinden biri, çıkmamış petrolün bile borsada işlem görüyor olması. Bugün petrol çıkarmayı bıraksak büyük bir ekonomik kriz patlar, maaşlar ödenemez, ekmek üretilemez. Dolayısıyla kurulan bir hayal dahi olsa, sonuçları gerçek.

Şimdi elinizdeki parayı yere bırakın. Farkında mısınız: Günümüzdeki siyasi hareketlerin ezici çoğunluğunun, elinizdeki paranın ne olduğu veya ne olabileceği ile ilgili tek bir sözü yok. Finans sistemi siyaset üstü, teknik bir mevzu gibi muamele görüyor. Oysa kurulan düzen hayali, dolayısıyla bambaşka şekillerde de kurulabilir. Devletlerin borçla para üretmediği, tefecilerin olmadığı, geleceğimizin çalınmadığı bir dünya gayet mümkün.

_ 
Bu konuda daha çok okumak isteyenler için:
David Graeber (2015). Borç: İlk 5000 Yıl. Everest Yayınları.
Éric Toussaint (2019). The Debt System: A History of Sovereign Debts and Their Repudiation. Haymarket.
John Kenneth Galbraith (2017). Money: Whence It Came, Where It Went. Princeton University Press.
Yuval Noah Harari (2015). Sapiens: Hayvanlardan Tanrılara, 10. bölüm. Kolektif Kitap.

Açık Notasyonlar, ekonomi, finans, gelecek, para, sergi, Sezai Ozan Zeybek