Bulunduğum Yerler
Müze

Arkadaşım “hadi kalk,” dedi, “fena hâlde bir müze ya da harabe ihtiyacı içindeyim.” “Ben de öyle,” dedim. Onunla, onun için bu kadar iyi anlaşıyoruz seyahatlerde.

Özellikle müze. Özellikle sıcak, çok sıcak günlerde ya da soğuk veya yağmurlu günlerde, fark etmez, tozlu bir Anadolu kenti ya da trafiği bol bir Ege adasında, her zaman belli biçimde loş olan bir arkeoloji müzesine girmek gibisi yoktur. Çoktandır keşfedildiği üzere, müzelerin hain Aydınlanma’nın işbirlikçileri, tasnif ve kataloglama, biriktirme ve mağrur sergileme yerleri olduklarını düşünün sonra unutun. Üstelik bu dediğim yerlerde çok çok belediyenin ya da taşradaki kültür varlıklarını koruma cemiyetlerinin küçük, yerel çabalarıdır onlar. Küçük sığınaklar.

Kütüphaneler dışında hâlâ sessizliğin kural olduğu yerler. Bir müzeye girmek demek, hayretle ve sessizce, kehribar içinde korunmuş milyonlarca yıllık böceklere bakar gibi şuna bakmak demektir; insanın binyıllardır süren tek uğraşı gürültü ve hareketle dolu, bencilce ve inatla bir yaşama işi imiş meğerse… Bu dolu sessizlikte şurada duran testilerde şarap alıp satmış, beride duran altın ya da gümüş paraları başka şeylerle değiş tokuş etmiş, artık burunları ya da kulakları kırık mermer büstlerinden size bakanlarla karşı karşıyasınızdır. Burun burunasınızdır da diyesim geldi, onların ki kırık sizinki henüz yerli yerinde.

Artık yoklar. Hayatın ve alışverişin hayhuyu bitince, şarabın ve buğdayın keyfi sona erince, bedenin hazlarını yüceltmenin, kendilerine yarattıkları tanrıların, kendilerininkilerine benzer faaliyetleri şiirselleştiren o masal kahramanlarının toynak takırtıları, kanat şakırtıları, hem kadın hem de erkek olabilmeleri gibi hayret veren şeyler birer heykele dönüşünce sesleri de susmuş. Bizde denildiği gibi “taş olmuşlar”. “Taş olursun”, “… seni taş etsin”, “… taş eder sonra!”

Gene de müzede kulakla duyulmaz bir mırıltı vardır. Şairin mırıldanışı:

Fenikeli Flebas, on beş gündür ölü 
Unuttu martıların çığlığını, derin denizin kabarışını 
Kârı ve zararı. 
             Denizin altında bir akıntı 
Topladı kemiklerini fısıltılarla. Yükselip alçalırken 
Yaşlılığının ve gençliğinin çemberlerinden geçti 
Girdaba girdi sonra. 
[…] 
Sen, dümeni çeviren, rüzgârı kollayan gözleriyle 
Flebas’ı unutma, o da senin kadar güzel ve leventti bir zamanlar.*

Müzenin varlık sebebi basit bir memento mori değildir ama, düz bir “ölümü düşün!” Hayır. Tersine: “Flebas’ı unutma!

Flebas, unutulmuşluğun böğrünü kaplamasına izin verdiği toza, yanında duran yangın kovasına, fena hâlde sıkılan ve gizlice gezenleri kollayan müze bekçisine, kırık ya da olmayan kollarına, parçalanmış gövdesine rağmen hâlâ güzel ve leventtir burada. Varmış, vardır, var. Ona bak asıl.

* The Waste Land şiirinin dördüncü bölümü “Death by Water” / “Suda Ölüm”den parça… şairi, Thomas Stearns Eliot. (yazarın çevirisi)

{fotoğraflar: Fatih Özgüven}

Bulunduğum Yerler, Fatih Özgüven, hayat, müze