Beyoğlu Sineması, 2016,
fotoğraf: Öykü Sofuoğlu
Altıncı Sıra
Beşinci Koltuk

Alışılmadık bir pazar gününe uyanmış İstanbul. Güneş, bulutların somurtkanlığından kaçıp gelmiş, tünemiş gökyüzüne. Sokakların haletiruhiyesi bir garip. Caddelerin asıl sakinleri insanlar kâh özgürlükten sarhoş olmuş kâh sersemlemiş biçimde, yürüyor da yürüyor. Ben de peşlerinden, Beyoğlu’na çıkıyorum güç bela. Bir kuş olsa tutup omuzlarımdan uçursa beni de, girmesem şu İstiklal’e diye hayıflanıyorum. İstiklal önümde uzanıyor tüm keşmekeşiyle. Nafile. Yürümeye devam ediyorum. Peşimde kapanan onca dükkânın hayaleti sürükleniyor, sesleri boğazlarına düğümlenmiş, onların yerine çıplak ayaklı Suriyeli bir çocuk öttürüyor melodikasını. Pek bir üzgün Beyoğlu.

Tabanlarıma sokakların yoksulluk külleri yapışmış, Beyoğlu Pasajı’nın önünde duruyorum. Kepenkler ölüm uykusunda yan yana sıralanmış, kafamı çevirip alt kata doğru ilerliyorum. Beyoğlu Sineması’na sığınıyorum şehrin dertlerinin sağanağında. Sabah saatlerinden olacak, sinemanın müdavimleri dışında in cin top oynuyor.

Neredeler acaba? Sinemanın yer göstericisini kime sormalı ki? En sonunda mısır tezgâhının arkasında buluyorum onları. Ali Erkan, Murat ve Hayri Abi. Kırık dökük, utangaç bir selam veriyorum. Ali Abi hemen tanıyor beni. Unuttuğum cüzdanlardan, kaybettiğim biletlerden… Önde oturmak için filmin başlamasını bekleyen miyop kızım ben. Anlat diyorum Ali Abi’ye. Nasıl başladı her şey? Gözlerini deviriyor babacan bir tavırla, belli ki işi var, nereden çıktım ki ben. Film afişi istediğim zamanlardaki gibi kışkışlıyor beni, festival bitsin öyle anlatırım diyor. Israr ediyorum. Anlat diyorum Ali Abi’ye, bu sefer titriyor sesim. Nasıl başladı her şey? Dayanamıyor, salon kapısının yanındaki küçük masaya yerleşiyoruz.

Gözlerimi soruyor önce, düzelmeyecek mi bunlar? Çizdirsem ya keşke. Olmuyor Ali Abi, düzelmiyor onlar. Sen beni boş ver, anlat diyorum.

Seksen sekizde açmış gözlerini dünyaya Beyoğlu Sineması. Ali Abi ise doksan dörtte atmış adımını buraya. Bana iki salonun girişinde konuşlanmış ‘iki dinozoru’, 35 mm projektörleri gösteriyor. Yirmi iki senedir burada Ali Abi, ama sinemayla münasebeti altmış dokuzda başlamış, bunu söylerken sevgilisinden bahseden delikanlılar gibi kızarıyor adeta. Hayri ve Murat Abi giriyor araya. Emek Sineması’nın emektar teşrifatçıları onlar da. Emek kapanınca, Beyoğlu onları kanatlarının altına almış. Özlüyor musunuz diye sormadan edemiyorum. Aynı tadı alamasalar da, sinema sevgisi onlar gibi seyircilerini de sürüklemiş peşlerinden. Tanıdık yüzler hiç eksik olmuyormuş Beyoğlu’nda.

Ali Abi, şu an Demirören’in bulunduğu Eski Saray Sineması’nda başlamış çalışmaya, oradan Atlas Pasajı’nın arka çıkışındaki Yeni Melek’e geçmiş. O da birçok meslektaşı gibi Alaska-Frigo tezgâhından ‘program’a terfi etmiş. Ne demek bu program diye sormadan edemiyorum.

O yıllarda sinemada yer göstericiliğin adı programcılık… Mesleğin bir diğer ismi teşrifatçılık ise, Osmanlı saray geleneğinden gelme. Sinemaların ‘saray’ olduğu zamanlar tabii, özel üniformalar eksik olmazmış sırtlarından. Tıpkı divandaki protokol sorumluları gibi, sinemadaki teşrifatçılar da seyirciyi ağırlayıp onlara yerlerine kadar eşlik edermiş. Şimdi üniformalar raflara kaldırıldı, ‘Saray’lar kapatıldı belki ama Ali Abi gibi birçok emekçi ışıldağıyla koltukları aydınlatmaya devam ediyor.

İşinden bahsederken yüzünde güller açıyor Ali Abi’nin. “Burayı bırakırsam” diyor, gözlerinde tedirgin bir ifade, “başka bir iş gelmez elimden.” Onun için sinema, maddi manevi her şeyin ötesinde seyirci demek. Çalıştığı sinemalar arasında özellikle Beyoğlu seyircisine yakın hissediyor kendini. Karşılıklı güven duygusunun sımsıkı bağladığı bir aile gibi adeta. Hınzırca ekliyor, “bu ailem yüzünden gerçeğiyle bozuşuyorum sürekli” diye. “Napayım ama, yaşam kaynağım burada” diyerek uzaklara dalıp gidiyor birkaç saniyeliğine. Yine çok sevdiği seyircilerinden bahsetmeye devam ediyor sonra. “Onlara karşı belli sorumluluklarınız var” diyor, birçok insan onlara güvenip hangi filmleri izleyeceğine karar veriyor en nihayetinde. Dolayısıyla Ali Abi de sıkı bir sinema takipçisi. Vizyona giren hiçbir filmi kaçırmamaya gayret ediyor. Yakın dönemde en çok Abluka ile Kalandar Soğuğu’nu sevmiş ama asıl favorileri Tinto Brass ve Coen Kardeşler —hem de C ile!

Yeni demlediği çaydan bir yudum aldıktan sonra festivalleri soruyorum, “yorucu oluyor mu?” diye. “Ah, keşke hep festival olsa da, böyle yorulsak” cevabını veriyor. Yine de festivallere rağmen seyirci profilindeki ciddi değişimlerden mutsuz. Bahşiş usulü —sembolik de olsa— çok önemli teşrifatçılık için; seyirci ile diyaloglarının bir nişanesi adeta. “Şimdilerde ise, insanlar bırak bahşiş vermeyi bir teşekkür etmekten acizler” diye serzenişte bulunuyor. En çok da Beyoğlu’nun gayrimüslim sakinlerini özlüyor, “Olim alir misiniz” diye parayı gizlice uzatan o kibar hanımefendileri… Verecek cevap bulamıyorum, benim de böyle bir meslek olduğundan bihaber olduğum günler geliyor aklıma. Maaş konusunu açıyorum çekine çekine. Sırf teşrifatçılık değil; bekçilik, temizlik gibi birçok işin karşılığında cüzi bir miktar olduğunu söylettirebiliyorum sadece. “Peki ya Beyoğlu Ali Abi, sinema olmayan Beyoğlu ne alemde sence?” “Çatırdayan bir duvar burası, her gün üzerime yıkılacak diye korkuyorum” diyor. Önümüzdeki çaylar gibi, sohbetimizin de acıdığını fark ediyoruz. Ali Abi saatine göz atıyor, ufaktan hareketleniyor. Malum, içerde film başlayacak. “Yine gelebilir miyim?” diye soruyorum, hani bizim şu afiş meselesi vardı diye. Ali Abi en sevdiği şekilde kestirip atıyor: “Festivalden sonra bakarız!” Fenerini kapıyor masanın üstünden, sakince vedalaşıyoruz. Salon kapısında kayboluyor silueti. Afiş meselesi aklımdan gitmiyor bir türlü. “Ah be Ali Abi, yine atlatıyorsun beni” diyerek hayıflanıyorum. Duvarlara asılı La Double Vie de Véronique bana göz kırpıyor. “Murat Abi,” diyorum “ne olur fazlaysa alayım bir tane.” Israrlarım bu sefer işe yarıyor, Murat Abi dikkatlice çıkarıyor bantları yerinden. Ayaküstü ona da soruyorum en sevdiği filmleri, yönetmenleri… “Pasolini” diyor, “hani var ya o erotik olanlar.” “Bilmez miyim” diyorum göz kırparak, posteri koltuk altıma sıkıştırıp tırmanmaya başlıyorum merdivenleri. Basamakların tepesinden bağırmayı ihmal etmiyorum: “Sağolasın Murat Abi, haftaya yine gelirim almaya!”

Beyoğlu Sineması, 2016,
fotoğraf: Öykü Sofuoğlu

Beyoğlu, Öykü Sofuoğlu, sinema, sinema salonu