Ex Libris:
The New York Public Library
,
Frederick Wiseman,
© 2017 Zipporah Films,
kaynak: IMDb
Ex Libris

T.S. Eliot, yeryüzünde kütüphanelerin varlığının, insanlığın geleceğine dair umutlu olmak için yeterli bir sebep olduğunu söyler. İnternetin ve kablosuz ağların var olmadığı bir dönemde, bilgi birikimini fiziksel gerçekliğin kırılgan raflarına dizen yirminci yüzyıl insanı için, kütüphanenin sunduğu olanaklar düşünüldüğünde Eliot’a hak vermemek elde değil. Ancak bugün, Dewey ondalık sınıflandırma sisteminin despotça hüküm sürdüğü, sararmış yapraklı kitaplardan ibaret olarak tahayyül ettiğimiz bu mekânın, modern bir toplumsal cennet idealini sırtında taşıyacak yeterli güce sahip olduğuna inanmak ne kadar gerçekçi? Kamusal alanın, sosyal medyadaki yorum kutucuklarına dönüştüğü bugün, kütüphane insan ve toplum için ne anlama geliyor?

Seksen yedi yıllık yaşamı boyunca Amerikan toplumunun temelini oluşturan kurumlara belgesel sinemanın objektifini doğrultan Frederick Wiseman, Ex Libris filmiyle New York’ta bulunan Public Library’ye [Halk Kütüphanesi] bu soruları soruyor. Cevaplar ise, Latince bir söz öbeğiyle başlayan üç saatlik sinema deney(im)inde saklı.

Ex Libris, Latincede “kitaplığından” anlamına gelen, söz konusu kitabın kime ait olduğunu belirten bir mühür aslında. Özellikle kitap sahibi olmanın paha biçilemez değerlere denk düştüğü Ortaçağ’da bilginin ve kültürün tapusu, onlara sahip olan ve olmayanları ayıran keskin bir çizgi adeta.

Wiseman’ın kültürel sermayenin kalbinde bulunan bir kavrama atıfta bulunması boşuna değil. Çünkü New York’un dört bir tarafına yayılmış Public Library toplumsal sınıflar ve onları mümkün kılan kültür değerlerini yeniden düşünmeye davet ediyor. Bu sürecin ilk adımını ise sahip olduğumuz yerleşik “kütüphane” kavramını gözden geçirmek oluşturuyor.

Bir mekân olarak kütüphane, fiziksel anlamda depolama, saklama ya da arşivleme gibi fonksiyonlarını, bugün içinde bulunduğumuz bilgi toplumu düzleminde çoktan yitirmiş durumda. Veriler ve bilgiler sanal bulutlarda muhafaza edilirken, raflara dizilmiş kitap ve ansiklopedi imgesi uzak bir geçmişe aitmiş gibi görünüyor. New York Public Library, bilginin fiziksel mekânlardan tasfiyesine karşı koymak yerine bu gerçekliğe uyum sağlayarak ayakta kalacağının farkında. İşlevini yitiren bir toplumsal mekânın kendi anlamını yeniden yaratma süreci filmin en etkileyici yanlarından birini oluşturuyor. İnternette aşina olduğumuz ağ yapılanması her New Yorklunun mahallesinde yürüyerek ulaştığı bir kütüphane bulunmalı düşüncesiyle şehre yayılıyor ve Public Library doksan iki farklı birimiyle dev bir rizoma dönüşüyor.

Kütüphane, kendini yeniden tanımlarken bürokratik düzlemde melez işleyiş mekanizmalarını göz önünde bulundurmak durumunda. Wiseman da, kamu kuruluşları ve özel sektörün birlikte finanse ettiği bir kurumun her iki alana yönelik proje arayışlarını filme almaktan geri durmuyor. Toplumsal iç dengenin, onu oluşturan birimlerin tamamının dahil olduğu bir işleyişte mümkün olacağı düşüncesi bu arayışların temelini oluşturuyor. Görme engelliler için oluşturulan sesli kitap merkezi, okul sonrası etkinlikleri, iş arayanlar için tanıtım fuarları, ünlü yazar ve bilim adamlarının katıldığı söyleşiler farklı zaman ve mekânlarda şehre yayılıyor. Bu bağlamda, Public Library basit bir kültürel merkez değil, toplumu topluma dahil eden canlı bir organizma. En önemli besin kaynağı ise, toplumsal dengenin her yönüyle vücut bulduğu kamusal alan ideali.

Ex Libris: The New York Public Library, Frederick Wiseman, 2017

Günümüzde hâlâ etkisini sürdüren ayrımcılık [segregation] politikalarının sebep olduğu toplumsal ayrışmalar ve yıkımlar, Amerikan toplumunun kamusal alan idealinin önündeki en büyük engel belki de. Sosyal dinamiklerle yoğun etkileşim içindeki kent ve mekân yapılanmaları, New York’un Bronx ve Harlem bölgelerindeki ‘altkültür’ oluşumları bu ayrışmaların vücut bulmuş hâli. Yine de altkültürlerden beslenerek ortaya çıkan “topluluk” yani community bilincinin, ayrışmaların yıkıcı etkilerini tersine çevirerek kamusal alanı güçlendiren dinamiklere sahip olduğunu unutmamak gerek. Public Library ise, “topluluk oluşturma” [community building] süreçlerinde hem mekânsal hem de kültürel bir katalizör görevi üstleniyor. Afro-Amerikan kültürünü, onu oluşturan toplulukları koruyarak kamusal alana dahil ediyor, mahrum bırakıldığı değerleri ona geri iade ediyor.

Kültürel ve sosyal sermaye kavramlarıyla paslanmış kulaklarımız için uzak tüm bu değerler Public Library’nin içinde vücut buluyor. Ancak bir yandan da şehre ve mekâna bambaşka bir perspektiften baktığı bu imge, Amerika’nın Trump gölgesinde naif bir kamusal alan ütopyası gibi görünüyor. Üçüncü dalga kahve hareketinin kültür dünyamızı istila ettiği Türkiye içinse bu yeryüzü cenneti maalesef uzak bir hayal olmaktan ibaret. Ama bu hayal, bu naif ütopya gerçekten var. Her gün büyüyor, genişliyor, yayılıyor…

belgesel, kamusal alan, kütüphane, Öykü Sofuoğlu