Place de Grève

Paris, üzerinde milyonlarca insanın sürüklendiği kaygan bir salyangoz kabuğu gibidir. Belirsiz acelecilikler nedensiz tembelliklerle iç içe geçer ve bütün caddeler, bulvarlar bu ulvi akıntı içerisinde görünmez olur. Havada ağır bir sis vardır, binalardan sızan tarihin döküntüleri bazen nefes almayı imkânsız hâle getirir. Ses geçirmez kulaklıklar ve cep telefonları bu rahatsız edici geçmiş kirliliğini ortadan kaldırır. Böylece insanlar, bulvar kafelerinin espresso bardağı kenarlarında güneşlenirken yedikleri kruvasanların üzerinde sürüklendikleri salyangoz kabuğuna ne kadar da benzediğini fark etmeden, huşu içinde var olmaya devam ederler.

İnsanlar akıp gider, önceden de akıp gitmişlerdir zaten. Biçimsiz bir yığın hâlinde hareket ederken görünmez kıldıkları yapılar bu karnı doymaz organizmanın içinde, hafızanın ve hatırlamanın insan doğasının sınırlarını zorlayan çabalarıyla ayakta kalmaya çalışır. İnsanlık yarattığı insanlıkla savaşırken uzam ve zaman da böylece bu mücadeleye tanıklık eder, iradesi dışında ona dahil olur.

Paris bu yüzden üzeri sayısız ve isimsiz enkazla kaplı bir şehir. Place de Grève de, bu yaralı mekânlardan sadece bir tanesi. Zaman içinde kimliğini bu akıntıda yitirmiş, ismini kaybetmiş bir kimsesiz. Seine kıyılarına sırtını vererek ‘meydana’ gelen bu alan, “grev”in su kenarlarında biriken kum anlamına geldiği uzak bir dönemden kalma aslında. Yüzyıllar içinde, ticaretin gelişmesi ve ona bağlı kesimin güçlenmesiyle doğanın kollarından sıyrılarak insana teslim olur, kamusal alana dönüşür. Grev de, insanoğlunun evrimini takip ederek karaya çıkar böylece, liman işçileri bu meydanda iş ararlar, yani ‘grev yaparlar’. Theseus’un gemisi gibi, grev ne zaman “grev” olmaktan çıkmış, iş arama eylemi tarihin hangi noktasında bugün kullanılan anlamıyla emek katarsisine dönüşmüştür bilinmez.

Ama en nihayetinde insan, varoluşunu hemcinsinin mahvoluşuyla meşru kıldığı bu kutsal trajedilerle doyuma ulaşır. Mekânlar ise bu ayinlerin hem oyuncusu, hem seyircisi hem de dekorudur. Place de Grève’de giyotinler dikilir, kanlı ateşler yükselir. Krallığın ve kilisenin sahnelediği bu oyunlar belki de yüzyıllarca kapalı gişe oynar. Meydanın etrafını çevreleyen localarda insan, akan kanların başkasına ait olduğunun bilincinde, yine espresso bardağının kenarında keyifle güneşlenmektedir.

Kemikler, kıpkırmızı kan ve kopan vücut parçaları Place de Grève’i görünmez heykellerle kaplar. Altlarında Victor Hugo’nun idam mahkûmunun, edebiyatın ilk birinci tekil şahıs çocuğunun, bir başkası olan ‘Ben’in imzası… Yüzyıllara yayılmış, bu sayısız ve kimsesiz yaşamla, ona mezar olan bu meydanın kaderi ne kadar da benzerdir! İdam mahkûmları ve meydan, birbirlerinin ölümlerinin tanıkları olup çıkar. Hugo, bir idam mahkûmunun son gününü anlatır. Adı, soyadı, ailesi, suçu bilinmeyen bir insan, bin insandır. İnsanın sırt çevirdiği insan Place de Grève’e günah çıkarır. Ona küfreder, yalvarır, gözyaşı döker. Ama cevap alamaz. Çünkü mekân, insan doğasının en acımasız eyleminden çaresizliğinin tepe noktasına kadar her yönünü bilir. Buna rağmen insanı ne affeder, ne yargılar, ne de onu bağışlar. Sadece insanın karşısında durur ve onu kendi eyleminin sorumluluğuyla baş başa bırakır. Mekânın suskunluğu derin yaralar açarak insanı çileden çıkaran bir intikam duygusuyla doldurur. Toplumsal hafızanın ekşi kokularını yayan, geçmişin izleriyle lekeli duvarlar insanlığın utancı, yüz karasıdır.

Bugün Place de Grève, şehrin ünlü belediye binası L’Hôtel de Ville’in önünde, uçsuz bucaksız rue de Rivoli’nin eşlik ettiği yemyeşil ağaçlı, çocukların oynadığı bir park artık. On dokuzuncu yüzyılda Hausmann’ın önayak olduğu şehircilik hareketinin en güzel örneklerinden. Hijyenik ve tarihten arındırılmış bir kamusal alan. Kışları kurulan buz pistleri ve açık hava konserleriyle kötü kokuların önüne geçilmeye çalışılıyor. Meydanın girişine yerleştirilmiş küçük kahverengi tabelalardaki zararsız açıklamalar sayesinde naif bir tarih yanılsaması yaratılmış, olur da kafası karışık biri merak eder diye. Böylelikle tarihin sisleri, küfleri ve enkazlardan sızan cerahatler, ‘şimdi’nin olanaklarıyla estetize edilir. Place de Grève eski ismini bile kaybetmiştir. İnsancıl değerler ve özgürlükle işlenmiş kostümünü giyer ve Place de L’Hôtel de Ville adını alır. Liberté, égalité ve tabii ki fraternité’dir. Ya da başka bir deyişle cep telefonları, kulaklıklar ve espresso bardakları… İnsanların ise keyfi yerindedir, önceden de yerinde olmuştur zaten.

{Fotoğraflar: Öykü Sofuoğlu, 2017}

kamusal alan, kent, Öykü Sofuoğlu, Paris, Place de Grève, şehir