Lütfi Özden, “Arokarya”,
Yeryüzünün Sesi sergisinden görünüm,
Merdiven Art Space, 2025,
sanatçının izniyle
Tek Edisyonluk Dev Orkestra: Yeryüzünün Duyulmayan Sesleri

Merdiven Art Space’in kâr amacı gütmeyen ama tutkuyla yoğrulmuş atmosferinde Lütfi Özden sergisine adım atarak, yalnızca gözlere hitap eden bir görselliğe değil, yaşamın sesine, doğanın tınısına ve mekânın saklı öykülerine de tanıklık ettik. 7 Mart–18 Nisan 2025 tarihlerinde Ferhat Özgür’ün küratörlüğünde, 17-18 yıllık birikimin izlerini ve o yılların dokunaklı deneyimlerini günümüzün çağdaş anlatısıyla yeniden yorumlayan bu sergide, her bir enstrüman, her bir ses dalgası, mekânın derinliklerinde yankılanan bir yaşam öyküsüne dönüştü.

Bu söyleşi, sanatçının zamana dirençli, soluksuz bir tutkuyla işlediği sanatında mekânı bir “işliklev” biçiminde yeniden yapılandırma çabasının, sesin sadece işitsel bir unsuru aşarak estetik bir forma bürünmesinin ve izleyiciyle kurulan samimi temasın altını çiziyor. Özden’in geçmiş sergilerinde ortaya koyulan o ince dokunuş, o bilinmeyenle yapılan ilk temas bugünkü anlatıya nasıl yansıdı? Her dokunuş, her yanlış, belki de her mırıltı,1 sanatçının varoluşunun bir parçası hâline gelirken izleyiciyi de o evrensel, romantik ve bohem dünyaya çekiyor.

Doğa, ses, mekân ve öteki arasında kurulan bu eşsiz etkileşimde, bir yandan yeryüzünün kendi acısını dinlerken diğer yandan geçmişin birikimiyle geleceğe dair umutlar yeşertilir. Mekânın şiirsel dokusu, Gaston Bachelard’ın Mekânın Poetikası’ndaki belirsiz ama derin çağrışımları aratmazken, sesin dönüşümü Jacques Attali’nin ve Jean Jacques Rousseau’nun izlerini barındıran, dilin ilk fısıltılarının modern yankıları gibi adeta varoluşun bir ritmine dönüşüyor.

Bu söyleşi, sanatın sınırlarını, mekânın ve sesin uzlaşan kimliğini; geçmiş ile geleceğin, yanlış ile doğrunun bilgelikle harmanlandığı samimi bir sohbetin zeminini oluşturuyor. Her soru, her bakış bu dünyada yeni bir hikâyenin, yeni bir çağrının filizlenmesine vesile oluyor. Yeryüzünün Sesi’nin eşsiz atmosferinde sanatın ve yaşamın o içsel mırıltısıyla buluşalım, çünkü her dokunuş, her yankı bu serginin ve sizlerin yaratıcı evreninin kapılarını aralıyor.

Jacques Attali, Gürültüden Müziğe adlı eserinde gürültünün kontrol edilmesi ve düzenlenmesinin iktidarın önemli bir aracı olarak öne çıktığını belirtir. Toplumdaki güç dinamiklerini temsil etmesi ve etkilemesi bakımından bunun önemli olduğunu görüyoruz. Bu bağlamda sesin gürültüden dönüşümü sürecini dikkate alarak, sesi yalnızca işitsel bir olgu olmaktan çıkarıp ona somut biçimler kazandırma çabanızda hangi kişisel ve sanatsal keşiflerin izlerini görüyorsunuz?

Öncelikle Attali’nin gürültünün kontrol edilmesindeki tespitlerinin sadece bugüne uzanan bir değerlendirme değil daha öncesine de uzanan güçlü bir vurgu olduğunu düşünüyorum. Diğer taraftan Attali’nin söz ettiği dönemle ilişkili olarak gürültüye yönelik kontrolün, bugün bazı noktalarda farklılaşma eğilimi de söz konusu. Temel yaklaşımlar benzer görünse de gürültünün günümüzde karşılığı istenen gürültü özelinde var edilen çoğul muğlaklık iken, ses gürültü özelindeki bu muğlaklığın tepkisinde özelleşmiş gibidir. Bugünün anlam dizgesinde ses ve gürültü arasında belirgin bir fark olduğunu düşünüyorum. Sesi var eden sebepler gürültüde muğlaklaşıp yerini istenen anlam boşluğuna, anlamsız sese çekebilmekte ki bu, günümüzün denetlenen güncel yanıyla anlaşılabilir hâle gelir. Tam da bu noktada, yönetilebilir muğlak kalabalık, sesten çok gürültünün etkin bir uzlaşısında bir araya gelmekte. Gürültü, insan denetimindeki gezegenin çığlığının yerini kimliksiz ve yaygaracı bir belirsizliğe bırakmasıyla kontrol edilebilir bir hâle dönüşüyor. Gürültü özelindeki yönetsel beklenti, düzenli olanın muğlaklığına yol açabilecek ve masum olmayan bir hikâye yaratır. Sadece desibel olarak kentlerin tahribatının bile bugünün gürültüsüne karşılık gelecek zihinsel ve fiziksel bir ele geçirme tasarısı olduğu açıktır. Bugün ses susturulurken, gürültü –muğlaklık bağlamında– serbest bırakılabilmektedir.

Benim için gürültüden sese geçişi sağlayan temel unsur, yaklaşık on yedi yıllık düşünsel ve üretimsel deneyimim olan “işliklev”, düşün ve üretim pratiğimdir. İşliklev kelimesi genel anlamda “iş yapılan yer”, özelde ise “atölye” anlamına gelir. Ancak bu yer çocukluk hafızamda iz bırakmamıştır. Ses, bu mekânla ilişkilendirdiğim, düşünce ve üretimlerle şekillenen, bazen doğaçlama gelişen bir öznedir. İşliklev deneyimlerimin seste karşılığı, büyük ölçekte insanın yarattığı yeryüzü travmasının farkındalığına bir tür alfabe olan ses aletleri ve ses düzeneklerini tasarlamak olmuştur.

Jean Jacques Rousseau’nun Dillerin Kökeni Üstüne Bir Deneme kitabında dilin ortaya çıkışı üzerine düşüncelerini örnek alırsak, eserlerinizde sesi yalnızca işitsel bir fenomen olmanın ötesine bir anlam oluşturma çıktısı olarak mı görüyorsunuz? Yoksa Ulus Baker’in “Her şeyi anlamak zorunda değilsiniz. Anlamak yalnızca dünyayla ilişkimizin bir düzeyinden ibaret, tümü değil” yaklaşımı çerçevesinde mi değerlendiriyorsunuz? Çalışmalarınızda katılımcı etkileşimine izin vermeniz, çıktı bağlamında yolculuğunuzu nasıl etkiliyor?

Dilin oluşumundaki akış gibi sese ilişkin sorgulamalarımda hem kavramsal çerçeveye hem de açık anlam üretimine, doğaçlamaya yer var diyebilirim. Yeryüzünde insanın dışında kalan canlılarla da birlikte yaşamak için, canlılık temelinde özne olarak kabul ettiğim ve söz hakkı verdiğim ağaç türlerinden, hikâye yanıyla dikkate aldığım özelliklerine kadar, düşünsel arka planı ve o ana denk gelen açıklığın deneyim ve farkındalığı benim için güçlü bir nedendir. Sesin varoluş sürecinin parçası olan malzeme tercihimde ise ses renginden beslendiğim farklı ağaç türleri ve avangart temsile hizmet eden yapı elemanı ve insan yapımı atıl nesnelerin tüm birlikteliği, işliklevin cümleye dönüşen arka planını oluşturur.

Cümleler çoğulcu bir yaklaşımla işliklevde arşivlenerek açık bir ses kütüphanesine dönüşme sürecini başlatır. Bu sayede ses yalnızca işitsel bir olgu olmaktan çıkar. Ses aletlerimde kullandığım doğal malzemelerden, örneğin dut ağacından bahsederken, ağacın yalnızca ses rengine önem verilen geleneksel lutiye yaklaşımının ötesine geçiyorum. Benim için, kullandığım dut ağacı parçasının ses rengindeki kendine has özelliği kadar, o parçanın geçmişindeki canlı öyküye odaklanmak da en az düşüncenin bütünü kadar değerlidir. Anlamdan sürdürdüğüm taraf ise açıkça ifade edebilirim ki kavramsal arka planıdır. Bazı durumlarda bilmenin yarattığı düzlemlerde keyfi bir ertelemeyle sesi, seslenmeyi özgürleştirecek rüzgârı takip etmek işliklev bağlamında bir tercihtir. Lutiye özelindeki anlamlar kadar, yönetsel erke çıkan sorumlulukla sınırlanmış uzmanlık alanlarının ihlali de işliklevin bilmeden söylenen şarkılara eşlik eden rezonans hâlidir. Partisyonla kontrol altına alınmamış açık uçlu serbest bestelerden ve ses denemelerinden söz ediyorum.

Katılımcılık bağlamında önemsediğim ilk şey, insanın kendi türü dışındakilere yönelik insanlık dışı tanımlamaları ve insanlığın yok edici politikasına konu olan yeryüzünün öteki canlıları, yani doğal malzemelerin katılımıdır. Çoğu zaman malzemelerin ve hikâyelerinin rezonansını kendi akışına bıraktığım bu durum, dilsel üretimimin nedenlerinden biri olmuştur. Öte yandan, güçlü bir karşıtlık oluşturarak insan yapımı kentlerin yapı taşları olan beton parçaları, kaldırım taşları, inşaat demiri bağlama telleri gibi malzemeler de kendi ses hikâyelerinin rezonans sürecinin bir parçasıdır. Sonuç olarak hem insan ürünü hem de saf doğanın tanıkları olan doğal malzemeler, işliklev düşüncesinde bir araya gelir. Bu aşamada da bir yandan Jean Jacques Rousseau’nun dilsel önerileri diğer yandan Ulus Baker’in güçlü anlam tanımına denk gelebilecek diyalekt sağlanmış olur. Anlamlı kılınan dilsel köken kavramsallaştırması kadar temas etmenin, dokunmanın özgürleştirici ve birleştirici yanı, tecrübe edilmemiş olan hikâyenin, ses aletinin deneyimlenmesi, Ulus Baker’in düşüncesindeki ince ayrıntıya işaret eder.

İşliklev, yönetimsel ve sıkıcı uzmanlık beklentisinin kırıldığı yeni bir alan sunarak, ses arayışının yankısını ve temas kavramını özgün bir biçimde ortaya koyar. Bu, ötekiyle kurulan deneyimi tek bir anlama indirgemek yerine ilişkinin çeşitli boyutlarını araştırmaya imkân tanır.

Lütfi Özden, Yeryüzünün Sesi sergisinden görünüm: Begüm Çalımlı etkinliği, 2025

Jacques Attali, Gürültüden Müziğe kitabında 18. yüzyılda partisyonun ortaya çıkışından bahseder. Bu dönemde müziğin standartlaştırılmasıyla beraber partisyonlar (notalar), müzik eserlerinin kayıt altına alınmasını ve daha sonra tekrar edilmesini mümkün kıldı. Bu da müzik ekonomisinde önemli bir dönüm noktası. Partisyonların ortaya çıkışıyla birlikte müziğin bireysel ve özgün doğasının değiştiği, icranın standartlaşmasıyla beraber hata yapma payının azaldığı ve bir anlamda müziğin insani boyutunun farklı bir aşamaya geçtiği söylenebilir. Kısaca sesin sisteme adapte edilmesi bağlamında neler söyleyebilirsiniz?

İnsanı doğadan ayıran insanlaşma süreci üzerine söylenebilecek çokça şey var. Aklının gelişiminde rol oynayan eli, aynı zamanda dilsel gelişimindeki rolde ve üretimindeki farka götürür bizi. Seri üretim kültürü de bir yerde çokyönlü olarak insanın tüm yaratıcılığını ele geçirir, partisyonlarda ortaya çıkan sınırlamalar gibi. Hata yapabilme özgürlüğünün duygu boyutu kısıtlanarak, partisyon aracılığıyla denetim altına alınmasında yatan zorlayıcı icra, yönetilmiş ekonomi politiğin yanında ilerlemiştir. Partisyonlarda geçerli olan kayıt altına alma ve tekrarlanabilecek notanın gözetlenmesi ve kontrol altına alınması, kuşkusuz müzik gibi özgür ve yaratıcı bir söylem alanında sınırlama getirmiş görünüyor. Bir yandan hafıza bağlamında eserin kayıtlı olmasının konforu varmış gibi düşünülse de hata yapabilme yaratıcılığının ortadan kalktığı bu uygulama döneminde ve sonrasında, yaşamın diğer alanlarında olduğu gibi tehlikeli bir standartlaşmayı ve otoriteyi beraberinde getirmiştir. İşliklev sürecinde standartlaşmaya, dahası seri üretime varan müzik aleti üretimleri yerine, kavramsal içeriğe bağlı olarak her birinin kendi ses rengine sahip olduğu özgün yaklaşımda ses aletleri önerilir. Bu noktada üretimden icraya denetlenebilirlik bağlamında kurallar ve belirlenen bu kuralların gözetlenmesi yerine, işliklev ses aletleri zaman zaman sesin az çıktığı ses aletleri üretimiyle sesin duyulmasının zorlandığı önermelerde bulunur. Tonal bütünlük gibi bir yaklaşımı tonal bozulmayla birlikte yeni bir organizasyona, yani seslerin birbirini var ederken oluşturduğu yeni seslenmeye açık hâle gelmesi arzu edilendir.

Üretim mekânınızı, ses ve görselliğin eşzamanlı yankılandığı, onların dönüşümünde barındırdığı anlamlarla yaşayan ve işleyen bir mekân, yani kendi deyiminizle “işliklev” olarak tanımlıyorsunuz. Sergi bağlamında sizin ötekiyle temas kurduğunuz, keşfettiğiniz ve dönüşümünü deneyimlediğiniz de bir mekân olduğunu görüyoruz. Mekânla kurduğunuz ilişkinin katmanlarını ele alırsak, bu ilişkide mutfağınız işliklevi nasıl konumlandırıyorsunuz?

İşliklev, araç gereç donanımı hâlâ süren, hem işlevsel bir mekân hem de içindeki her türlü malzeme ve kokusuyla düşünce ve eylem pratiği yapabildiğim bir alandır diyebilirim. Bu duygusal ve tasarım-üretim odaklı düşünce mekânı, çocukluğumda doğup büyüdüğüm evin incir ve sedir ağacı tahtalarıyla çevrili atölyesiyle başlayan ilk katmandır. Bugün için işliklevin sesle ilişkilendiği katman, en belirgin yanıyla ekoloji temelli ve yeryüzüne insanın bıraktığı hasarlarla ilişkili bir yaklaşımı merkeze alır. İşliklev, zanaat meselesinin kavramsal olanla çarpıştığı ve birbirini bu özelde var ettiği yerdir de aynı zamanda. Marangozluk yerine sesin meselesine hizmet edecek anatomiyi her aşamada emeğe dayalı bir üretim sürecinde değerlendirmek, sesin özelleşmesinde tercihimdir. Üretimimin önemli unsurlarından olan farklı ahşap çeşitlerinin kokusu, üretim sürecinde ve ortaya çıkan seste belirleyici bir rol oynayarak, insana özgü rasyonel düşüncemin yerini geçici bir süre yoğun duygusallığa bırakmasına neden olur. Bu türden duygusal deneyimleri, insanın günümüzde yitirdiği hafıza alanlarından biri olarak, kendi varlığım dışındaki canlılara karşı özel bir ilgi ve yaklaşımla ele aldığımı ifade edebilirim.

Üretim mekânım olan işliklevin ötekiyle buluşma aşaması ise ses aletlerine teması açık hale getirdiğim, soyluluk temelli dokunulmaz ve ötelenen temaslar yerine, birlikte seslenmenin, ses üretmenin önünü açtığım yaklaşımımdır. 2007 yılından bugüne devam eden üretim ve düşünme hâlimin çıktılarını, 2016 yılında ilk kez Ankara CerModern Sanat Merkezi’nde atölye-üretim, söyleşi, dinleti ve performanslar şeklinde gerçekleştirdim. 2025 yılında Merdiven Art Space’te küratörlüğünü Ferhat Özgür’ün yaptığı sergim ikinci etkinlik oldu: İşliklev çalışmalarım Yeryüzünün Sesi başlığı altında, sesi yalnızca insan sesiyle sınırlı bir gezegen algısından öteye taşıyarak diğer tüm canlıların varlığını da kapsayan bir yaklaşımla gerçekleşti. Bu oluşum, ses kavramını enstrüman özelinden çıkarıp irdeleyen sanatçılar Turgut Alp Bekoğlu, Begüm Çalımlı, İsmet Karadeniz ve Samet Karadeniz’in dokunuşları ve katılımıyla, her izleyicinin sesini duyurabileceği açık bir platform sunarak vücut buldu.

Lütfi Özden, Yeryüzünün Sesi sergisinden görünüm: İsmet ve Karadeniz ve

Samet Karadeniz etkinliği, 2025

İnsanlık tarihindeki temasları gözden geçirdiğimizde birçoğunun savaşı getirdiğini görüyoruz. Bilinmeyenle temas anlam kıtlığı yaratmış olsa gerek ki yok etmek daha makul bir yol gibi görünmüş. Resim kökenli olarak siz de bilinmeyen bir alanla temas kuruyorsunuz. Bu temas süreci, sanatınıza yabancı ve aşina olan arasında kurulan bağlantıyı estetik ve felsefi açıdan nasıl etkiliyor?

İnsana dair çokça eleştiri getirilebilir sanırım. Kendi türünü kitlesel olarak öldürebilen, planlı kaos üreten, birçok ekstra kötülükle anılabilecek bir canlıdan söz ediyoruz. Evet, gezegen kendi aklı ve işleyişiyle çok daha uyumlu bir rezonans içinde ilerleyebilecekken insana ait temasların çoğunda yıkıcı, tahrip edici ve asla izi geçmeyen travmalardan bahsetmek mümkün. Ben ses meselesi aracılığıyla esas olarak, müzik aletinden çok bu ve benzeri sorgulamaları içine alan ekolojik bir yaklaşımdayım. Yanmak üzere ayrılmış bir ağaç parçasından tutun da her geçen gün daha da artan betonlaşma gürültüsünün yapıtaşı olan inşaat kalaslarından kaldırım taşlarına, inşaat tellerindeki yabanıl ve suçlu seslere söz hakkı veren, kılavuzluk eden yerde duruyorum.

Çevreye ve canlıların eşitliğine dair görüşlerim, bu temayı işlediğim resimlerimde de kendini gösteren temel bir kaygı. 2017’den bugüne devam ettirdiğim insanın felaketleri, ekolojik bozulmalar konuları tamamıyla benzer düşünce etrafında şekillenmekte. Görsel resim kayıtlarımın ses, ses aleti tasarımı ve performatif sürece taşınması, sözünü etmek istediğim sorunların daha vurgulu ve farklı bir dilden ifadesi.

Evet, geçmiş dönem çalışmalarınızı incelediğimizde insanın doğayla kurduğu etkileşimin bir dokümantasyonunu da görüyoruz aslında. Bir nevi belgeleme yapıyorsunuz. Bu sizin bilinenle temasınızı oluşturuyor. Yeryüzünün Sesi sergisinde ise hem belgeleme hem de ucu açık deneyimlerle bilinmeyenle yüzleşme görüyoruz. Kişisel hayatınızı ve sanatsal üretimlerinizi düşündüğünüzde, ötekiyle temas kurmayı ve onun keşfinde yanlışlar yapmayı, sanatsal dilinizde deneyimsel bir anlatıya nasıl dönüştürdüğünüzü anlatabilir misiniz?

Evet, doğanın insanla hikâyesi ve insanın doğayla hikâyesi bağlamında bahsettiğim hâliyle, insanın doğanın bütünü karşısında orantısız haklarına ve yanlışlarına ilişkin süregiden eleştirel bir yaklaşımım oldu. Resim çalışmalarımda, özellikle son dönem fotoğraf kayıtlarından resme aktardığım ve belge niteliği taşıyan işlerimde antik virüs, erozyon, yangın, çarpık kentleşme, orantısız kentsel dönüşüm ve betonlaşma gibi sosyal ve mekânsal bozulmalar ile pestisit ve çokça benzeri insan sebepli sorunlarla örüntüyü ele alıyorum. Bu çalışmalarım insan suçlarını gündeme getiriyor ve görünen gerçekler olarak nitelendirilebilecek resimleri kapsıyor.

Bu görsel-içeriksel dokümantasyon türü eleştirel kavram ağını, atmosferde kaybolmadığı bilimsel olarak kanıtlanmış ses olgusu aracılığıyla plastik anlatımda çeşitlendiriyor. Dolayısıyla atmosferde kaydedilen işliklev sesleriyle bağlantılı olan ses kayıtları, yeryüzünün sorunlarına ses oluyor.

Sanatsal düşünce ve üretim sürecimde ucu açık deneyimler, hata yapma tecrübesi ve bu kavramları destekleyen ötekine açılma ve temas kurma hâli merkezi bir yer tutuyor. İşliklev pratiğimde sesin niteliği her zaman ötekini kucaklayan bir yaklaşım sergiledi. Bu noktada risk almak yüceltilerek, hata yapmak hoş görüldü ve ucu açık çıktılar, kusursuzluğun otoritesine karşın dengeyi bozma eğilimindeki özgürlükte anlam kazandı. Fındık filizlerinin ses hâli kadar bedensel hâlinin dayattığı varlık, beni cesaretlendiren detaylardan oldu. Keza insan türünün adının geçmediği dönemlerden olan yaklaşık dört yüz milyon yıl önce yaşayan Zaphrentis’e ait fosil, beden hâlinin sese ve düşünceye katılımı, ucu açık deneyimlerimin en güçlü katılımcıları oldu. Yeryüzünün Sesi aracılığıyla yakın ve uzak temaslarım bütünün doğrularını açıklıkla ve sonuçsuz bir tavırla devam ettireceğe benziyor.

Sesle kurduğunuz ilişkide sesin bütün farklılıklarına açık olmanız akla rezonans kavramını, frekansı ve titreşimi getiriyor. Örneğin yönetmenliği Denis Villeneuve tarafından yapılan 2016 yapımı bilimkurgu filmi Geliş’te öteki olan uzaylıların dilini oluşturan alfabenin harfleri rezonansla oluşuyordu. Farklı rezonanslar, titreşimlerin farklılığı sebebiyle birbirinden değişik görsel çıktılar oluşturuyor. Siz rezonans kavramına nasıl yaklaşıyor, onu nasıl kullanıyorsunuz?

Soruya sondan başlamak isterim. Rezonans esasen benim için biraz önce söz ettiğim resimle ilgili meselelerimi de kapsayan, ses konusu gündemime girdiği anda ise daha somutlaşan, ötekine teması ve ötekiyle birlikte var olmayı içerir. En basitinden kendime sorduğum sorulardan birisi şu: İnsan türü diğer canlılardaki akıl durumunu insan aklının dışında anlama gereği duyuyor mu? “Bir ağacın akıl durumu nedir?” gibi sorular, insan olarak düştüğümüz hatalardan olan insan merkezli yaklaşımın bir göstereni oluyor. Yeryüzünün yankısına odaklanan bu çalışma, insanın alışılagelmiş muğlak yüceltilmesinin tekrarından geçici olarak uzaklaşarak, kopma ve hata yapma olasılıklarına karşılık olarak yeryüzünde küçük bir farkındalık tanımını merkeze alıyor. Örneğin Yeryüzünün Sesi’nde ilk kez ele aldığım fosil canlıların günümüzün yabanıl seslerine maruz kalması, insan ve diğer canlılar arasındaki farkın belirgin bir göstergesi olma düşüncesini taşıyor.

Yaşadığınız lokasyondaki fındık dallarının filizlerini ya da dört yüzyıllık fosili enstrümana dönüştürme fikrinizi, yerel doğa öğelerini evrensel sanat söylemine entegre etme bağlamında değerli görüyorum. Ayrıca bu tutumunuz merkez-periferi ilişkisini de sorgulamaya açıyor. Çünkü merkez dışı olanın sesini çıkarması için şans tanıyorsunuz. Buradaki merkezi, müzik aleti üretimindeki belli başlı elemanlar olarak ele alabiliriz. Siz nasıl bir bağlamda ele alıp kullanıyorsunuz?

Coğrafi olarak bulunduğum bölgenin üretim ve geçim kaynaklarından olan budanmış fındık dalı destesinin ve insanın olmadığı doğa yürüyüşlerimde gördüğüm ve dokunduğum dört yüz milyon yıllık fosil kalıntılarını kullanmadaki birincil neden, bu canlılığı onore etme gayretim diyebilirim. Fındık dalı işim sergide ne kadar ses çıkardı bilmiyorum. İşliklevin ilk üretimi olan “kiraz yaylı” adlı ses aleti üretimim de benzer bir noktadan başladı. 2007’den bugüne devam eden bu süreç, standartlaşmış işitmeyi ve katılımı bozma eğiliminde oldu. Böylece insanın ehlileştirdiği kulağının algıladığı/öğrendiği sesin dışına çıktı, çalışmaların sesleri. Sergideki fındık dalı filizleri galerinin üst katına yerleştirildi ve onlara mikrofon takılarak alt kattaki amfiye ses gönderildi. İşe dokunulduğunda üst kattan duyulmayan ses, alt katta tam olarak nereden geldiği bilinmeyen bir bilinmezlikle işitildi. Bu nokta benim için son derece deneysel ve özgür bir buluşmaydı. Müziğin ve ustalığın sorgulandığı benzeri denemeler, uzmanlaşmanın yarattığı körleşmeye ve yabancılaşmaya da alternatif oldu.

Evet, bu bağlamda serginizin ve işliklevin geniş bir repertuvara sahip olduğunu görüyoruz: Köknar, ekşi karadut, kayın, ladin, kayısı, dut, şimşir, fındık, akçaağaç, kiraz, zeytin, hindistancevizi, maun ağacı, deri, demir, taş, dört yüz milyon yaşında bir fosil, çelik ve beton gibi… Seslerin bastırılmaya çalışıldığı bir ortamda bu kadar fazla öğenin ses çıkarmasına aracılık etmek, farklı bir direnişi örnekliyor. Sözsüz bir dil aracılığıyla, sergi çerçevesinde ortaya çıkan kolektif hafızayı ve “ses çıkarma” eylemini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Tam bir orkestra! Uyumdan yana değil de uyumsuz olanların da bir araya gelebileceği bir orkestra: Diyalektik. Zaman zaman kural tanımayan, kendi kuralını kendi özündeki sebepten alan ve güçlü seslenmelerin malzemeleri olan her bir parça, birer özne oldu. Göğüs tahtası olarak da bilinen bir enstrümanın ses çıkarmada en belirleyici bölümlerinden olan ses tahtasının budaklı ve reçineli olma durumunun, sese katacağı renk profesyonel detayları var eder. Bu incelikleri ustalıkla bir araya getirme düşüncesi, zanaat kavramını da içeren işliklev yaklaşımının motive edici gücü oldu. Özneleştirdiğim materyaller, mutlak sessizlik veya muğlak-gizli gürültü önermelerinin yarattığı tıkanıklıkta, katılımcı sesin güçlü rezonansıyla bir araya gelen çeşitliliktir. Bu çeşitliliğin, tıpkı dildeki gibi, kendi yaşam alanlarında birbirini tamamlamasının ve farklı benliklerinin ses rengi ve varlık olarak büyük önem taşıdığını düşünüyorum. Üretim sonrası ortaya çıkan sesli yazınlar ise yeni bir alfabe gibi.

Doğal materyaller kadar insan ürünü olan, insanlaşma öyküsü adına beton ve çeliğin dahil edildiği üretimler de yeryüzünde henüz insan izinin olmadığı dönemde yaşayan canlıların güçlü varlığıyla çarpışabilmekte. Bu çelişki, karşıtlık yeryüzü meselesi üzerine sorguladığım ekolojik tahribatın çıktıları gibi oldu.

Çalışmalarınız bağlamında bence Fluxus akımının deneysel ve akış yaklaşımı da kendini gösteriyor. Bu deneysellik yanında özgünlüğü ve biricikliği de getiriyor. Bu bağlamda enstrümanlarınızda edisyon olmaması, kapitalizmin seri üretim anlayışına karşı duruşunuzu ve hızlı tüketim kültürüne de yakın olmadığınızı gösteriyor. Ben alışılagelen beklentileri kıran birçok olgunun sitüasyonist bir tavır barındırdığına inanıyorum. Siz bu duruşunuz ve tavrınız hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Fluxus ortaya çıktığı dönemde sanat ve yaşam arasındaki güçlü etkileşimi temsil eden bir akımdı. Tamamlanmış bir eser yerine sürekliliği ve paylaşımı deneyimlemeyi, eserin bitmemiş yönünü vurgulayan bir yaklaşımdı. İşliklev üretimlerinin temelinde yer alan paylaşım olgusu, ses odaklı “rezonans” kavramıyla başkalarına ulaşmayı hedefler. Bu etkileşim sayesinde eser yeni bir boyut kazanır, yeniden şekillenir ve hatta ses aletlerinde değişikliklere yol açabilir. Bu açık ve dinamik yapı, yaşamın sürekliliğini, iniş çıkışlarını ve ortak oluşumunu yansıtır. Ses alanında uzman bir müzisyen veya tamamen ses oluşturmakta yabancı bir öteki de işin parçası olabilir. İşliklev bu anlamda ötekiyle oluşumunu bir süreliğine tamamlar ama sonlanmayan şey, sonuçlanmaya yakın her gerçeklikte yeniden oluşuma dönüşebilir. Sitüasyonist yaklaşım da bir kavram ve pratik olarak akışı gereği eleştirelliği özelinde kuşkusuz işlikleve temas eder. Ama işliklevin aslolan enerjisi kendi içinde barındırdığı aykırılıktır. Ses aletleriyle yapılan seslendirmelerde herhangi bir ses renginin, tekrarlanması zor olan duygu ve akıl hâli de bu enerjiden gelir diyebilirim.

Edisyon fikri ise işliklev düşüncesine hiç değmedi. Bir kez üretilmeli; bir sesin kulağa çarptığı andaki hâli gibi, başka zamanda ve tekrarda değişen bir ton gibi. Dolayısıyla bu çalışmalarda özellikle sesin çeşitliliğinde benzer tasarım ve hâliyle benzer ses peşine gitmeyi hiç düşünmedim. Sadece doğanın sesini merak ettim sürekli. Örneğin yağmura öykünen sesi aradım, insan nefesinin ses derinliğini oluşturmayı denedim bazı ses aletlerinde, sünemit bitkisinin kokusunu sese dönüştürebilme denemelerim de oldu. Ama bir ses aletinin ne ses rengi açısından ne de heykelsi yanıyla edisyonunu düşünmedim. Hiç kimsenin sesinin bir diğerine benzememesi gibi, ses meselesinin üretimi olan ses aletleri ve düzenekleri de kullanılan malzemenin hikâyesi kadar birbirinden farklıdır. Ölçüler, şekiller, kullanılan malzemenin çeşitliliği, çalarken ortaya çıkan deneysellikler gibi nedenler bu durumun belirleyicisi oldu. Kapitalizmin körleştirici emek ve duygu yoksunluğunun karşısında işliklev üretimlerindeki heyecanı o ana, zanaata, bilgi ve bilerek arada yoğun duyguya açılan yanıyla hiç sonu gelmeyecek düşüncenin devamlılığında buldum.

Sonuç olarak, sorunsallaştırdığım standartlaşmış değerler bu çalışmaların düşünce arka planında ve üretiminde yer etmedi. Standart, bir anlamda konfor ve güven iken, ben risk almayı ve hata yapma özgürlüğünü sözünü etmeye çalıştığım çeşitlilikte buluyorum. Yola çıkarken düşüncem de bu yöndeydi, tasarladığım ve ürettiğim ses aletlerindeki her materyal modernist bir yaklaşımdan öte, ötekinin varlığındaki gücü gösteren parçanın, periferinin güçlü temsili oldu. Bu, çoğu kez yeryüzündeki canlılık temelli hikâyeyi birlikte yaşamayı öneren düşüncenin de ta kendisiydi.

Lütfi Özden, Yeryüzünün Sesi sergisinden görünüm, Merdiven Art Space, 2025, sanatçının izniyle

1. Pascal Gielen’in Sanatsal Çokluğun Mırıltısı: Küresel Sanat, Siyaset ve Post-Fordizm kitabında ele aldığı gibi, “Mırıltı hiçbir anlama gelmiyor. Bunun nedeni belki de farazi dış gerçekliğe asla yönelmeyip, havada asılı duran şekilsiz bir çatırtıya benziyor oluşudur. Mırıltı bir anlama gebedir de, içinde o kadar çok çelişki ve paradoks barındırıyordur ki, akıntıya kapılarak dilimizin ucundan süzülüp gidiyordur. Bu durumda da yine içteki çelişkilerin birbirini yok ettiği anlamsız mırıltıyla baş başayız. Mırıltı, hem dil-öncesi hem de dil-sonrası bir yerde durur. Yani, yeni doğmuş bir bebeğin mırıltısı (agulaması) saf potansiyeldir.”

doğa, gürültü, Halil Yıldırır, işliklev, Lütfi Özden, mekân, Merdiven Art Space, sanat, sergi, ses, sessizlik, söyleşi