Belirli Gün ve Haftalar

Kızgın güneşin altında ya da soğuk kış sabahlarında tebeşirle sınırlanmış çizgilerde sıra sıra dizildiğimiz, kimi zaman da bayrak direğinin yanında ellerimizde poşet dosyalara beceriksizce yerleştirilen şiirleri okumayı beklediğimiz günleri bir türlü unutamam. Derslerin boş geçmesine sevindiğim, ayakta saatlerce beklemekten yorulduğum, ama ardından cephede bundan çok daha zor şartlarda çarpışan askerleri düşünüp utandığım, sonrasında Atatürk’ü düşünüp usul usul ağladığım ‘belirli gün ve haftalar’… Çocukluğum bu belirli gün ve haftaların uyandırdığı belirsiz duygular eşliğinde geçti. Belki içinde büyüdüğüm yakın çevrem böyleydi; belki de resmi tarih ilkokul müfredatımızda çok önemli bir yere sahipti. Bilemiyorum. Ama ne zaman vatan, millet, bayrak, şehit, kurtuluş, savaş kelimelerini duysam hayal gücü dişlilerim dönmeye başlar; ses ve kurgusu bana ait dramatik filmler çevirirdim zihnimde. Bu filmler istisnasız yüksek bir vatansever bilincin döktüğü gözyaşları ve gelecek nesillere örnek bir genç olmaya yönelik sözlerle sona ererdi.

Öykü Sofuoğlu arşivi

Tüm bu mizansen içinde, hayal kuran, geçmişi ‘boyuna büyük gelen’ mikrofonlardan okunan şiirlerde yeniden inşa eden ben neredeydim? Bu soruyu kendime sormam için elbette ki uzun yıllar geçecek, savaşta ölen insanların kovadaki su misali denize dökülmediğini, ülkeyi düşmandan temizlemenin ne demek olduğunu öğrenmem gerecekti.

Jean-Michel Frodon “La projection nationale: cinéma et nation” makalesinde ulus ve sinema arasında doğaları gereği bir paralellik bulunduğunu ve her iki kavramın da ortak bir ‘projeksiyon’ mekanizmasıyla var olduğunu dile getirir. Ulus ve beraberinde getirdiği kültürel değerler, toplumsal inşalar, tabular, yasaklar yıllar içinde anonim bir kolektif hayal gücü tarafından kurgulanan temsiller bütünüdür ve bu temsiller mevcut gerçekliğin çok ötesinde hem geçmişe hem geleceğe; hem bize hem Öteki’ne temas eder.

Sinema da benzer bir şekilde hammaddesini gerçeklikten aldığı ön kabulüne dayanan bir projeksiyon sürecine karşılık gelmektedir. Film şeridi boyunca akıp giden ve zamanla seyircisinin zihninde tanıdık görsel motiflere dönüşen tüm o iyiler, kötüler ve kararan ekranlar resmi ideolojinin ‘senaryo’sundaki tarihsel imgelere ne kadar da benzer gerçekten de! Üzerine ay ve yıldızın yansıdığı kanla dolu çukur tarihin sinema perdesinden yalnızca bir tanesidir.

Sinemanın bu iki projeksiyon biçimini ortak bir zeminde bir araya getirdiği, kâh oyuncusu kâh yönetmeni olduğumuz ulus kurgusuna bizzat ‘seyirci’ olarak eşlik ettiğimiz filmler ise tuhaf bir iç içe geçmişlik, bir mise en abîme yaratır: Ulus ve sinema karşılıklı konumlandırılmış iki aynaya dönüşür böylelikle. Tarihsel olarak ‘ulusal sinema’ kavramı ve onunla ilişkilendirebileceğimiz D.W. Griffith, Leni Riefenstahl, Sergei Eisenstein isimleri bu ikircikli karşılaşmayı daha iyi anlamak için iyi birer referans noktası olarak düşünülebilir. Ancak bugüne gelindiğinde bu paralelliğe, geçmişteki örneklerden bambaşka bir yaklaşıma sahip, bizzat nesnesi olduğu sinema ve tarih projeksiyonlarına daha mesafeli ve eleştirel bakan filmlerden bahsetmek de mümkündür.

Türkiye özelinde, Köken Ergun’un bu yıl İstanbul Film Festivali’nde gösterilen uzun metraj belgeseli Heroes - Şehitler bu karşılaşmaya ev sahipliği yapan özgün ve güncel yapımlardan bir tanesi. Ergun, Türkiye toplumsal yaşamına ve gündelik hayata kök salmış kültür pratikleri, militarist törenler, ritüeller ve âdetler üzerine video çalışmalarıyla tanınan bir sanatçı. Bu belgeseli ise sanatçının bakışını daha keskin çizgilerle belirlenmiş bir zaman-mekân kurgusunda somutlaştırıp odağını Çanakkale’ye, Mehmetçiğe ve Anzaklara yöneltiyor.

Heroes - Şehitler, Köken Ergun, 2018,
yapım fotoğrafı: Tolga Baş,
kaynak:
Running Dog

Filmin ana ekseninde her yıl 24 Nisan gecesi Avustralyalı ve Yeni Zelandalıların Anzak Koyu’nda düzenlediği “Şafak Ayini” ve son yıllarda, gelenekselleşmiş bu anma töreniyle eşzamanlı olarak Türkiye İzcilik Federasyonu tarafından “Dedeciğim ben geldim” sloganıyla tanınan, genellikle çocukların katıldığı “milli bilinç kampları” ve yürüyüşleri bulunuyor. Elbette, yüz yıl önce düşman kabul edilen ulusların bugün barış ve karşılıklı saygı çerçevesinde kayıplarını anmaları sembolik açıdan çoğu kimse için gurur verici bir durum ifade ediyor. Ancak tüm bu törenlerin, saygı duruşlarının kökeninin ülkelerin güncel siyasi eğilimlerine paralel olarak kurgulanan tarihsel projeksiyonlar olduğunu unutmamak gerek. Nitekim neredeyse tüm tarihsel olaylar gibi Çanakkale Savaşı da farklı ulusal kurgulara, inançlara ve mitlere ev sahipliği yapan bir kesişim noktası. Dolayısıyla bir zamanlar silahların karşı karşıya geldiği bu coğrafyada bugün söylemler, gelenekler, anma törenleri ve kamusal politikalar çatışıyor. Ergun’un belgeselinin ad(lar)ı bu söylemsel siperlerin altını çiziyor aslında: Heroes - Şehitler. Kahramanlık ve şehitlik: Paralel aynalar arasına yerleştirilmiş Çanakkale Savaşı bu sonsuz aynılığı ve ayrılığı doğuruyor böylelikle.

Her iki tarafın resmi tarih inşasına yönelik motivasyonları benzer olsa da bunun ortaya konuş biçimi toplumsal ve kültürel olarak çok farklı pratikler aracılığıyla ortaya çıkıyor. Dolayısıyla film de bu kontrastlar arasında mekik dokuyarak ilerliyor adeta. Gelibolu Yarımadası’nın çoğunlukla turistik Akdeniz turlarının yalnızca bir ayağını oluşturduğu Avustralya ve Yeni Zelandalı ziyaretçiler, kaybedilen bu savaşa daha mesafeli bir bakışa sahip gibi görünüyor. Ki Ergun’un kamerası da çoğunlukla sırt çantaları ve haritalarıyla yöreyi keşfetmeye çalışan küçük grupların peşinden gidiyor. Bu gezgin grupların içinde “lest we forget” sözleri ya da John Simpson ve eşeği hikâyesinden başka alternatif söylemleri işitmek hayli güç. Buna rağmen, Anzak mitinin özellikle Avustralya için bağımsızlık ve ülke birliği açısından kilit bir toplumsal ve kültürel inşaya karşılık geldiğini vurgulamak gerek. Filmde bu açıkça ortaya konmasa da Anzak anma törenlerinin ülkedeki muhafazakâr ve sağcı politik çevreler tarafından desteklendiğini belirtmekte fayda var.

Bu mesafeli bakışın, benim gibi küçüklüğünde ‘belirli gün ve haftalar’ bilinciyle yetişmiş Türk (!) seyirci için ifade ettikleri ise elbette oldukça karmaşık bir hâl alır. Neticede Öteki’nin bakışını seyretmek ve onun bilincine varmak, o bakışı yönelten konuma gelmek için atılan bir ilk adım gibidir. Her iki tarafın da bir tür ‘savaş turizmi’yle beslediği bu coğrafyayı düşünürken atılan ikinci adımsa ezbere öğrenerek büyüdüğü kendi bakışına dışarıdan bakabilmekten geçer: Tarihi projeksiyon yaratan kız çocuğu projeksiyonun nesnesi hâline gelmiştir şimdi, ama bir yandan da geçmişindeki bu nesneleşme hâlini bir başka filmin projeksiyonunda seyirci olarak deneyimler.

Yine de, Türkiye’nin Çanakkale’yle ilgili ortaya koyduğu söylemleri tek odaklı bir ‘içebakış’ aracılığıyla seyretmek de pek mümkün değildir. Bu sefer de, Atatürk’ü merkezine alan laik söylemler, iman gücüyle 200 kiloluk top mermisini kaldıran Seyit Onbaşı’nın beslendiği İslami söylemlerin karşısına dikilir. Kâh “Yaşa Mustafa Kemal Paşa” kâh “Lâ ilâhe ill-Allah Allahü ekber” sloganları yükselir çocuk kalabalıklarından. Ama her iki durumda da mutlaka Avustralyalıların binlerce kilometre öteden gelip nasıl atalarını andığına vurgu yapılır, onların da ülkelerine bu şekilde sahip çıkmaları gerektiği hatırlatılır.

Heroes - Şehitler, Köken Ergun, 2018,
filmden kare,
kaynak:
Running Dog

Toplar, anıt mezarlar, heykeller bu farklı temsiller için dönüşümlü olarak dekor görevi görür: Gelibolu asla bir savaş alanı olmakla sınırlı kalmaz, temsillerin gerektirdiği şekilde mezarlığa, tiyatro sahnesine ve hatta çocuklar için oyun parkına bile dönüşür. Geçmiş durmaksızın yeniden üretilir; Elif sürekli Hamza’yı cepheye uğurlar ve ona yazmasını emanet eder, Seyit Onbaşı tekrar tekrar top mermisini sırtlanır. Ziyaretçi bu yoğun epik duygulanım eşliğinde tarihini, benliğini, paylaşılamayan acılarını aralıksız bir biçimde deneyimler böylelikle. Kahramanlık, Anzaklar için uzak geçmişte kalmış bir hikâyedir belki; Türkiye’de ise şehitliğin açtığı yaralar çoğu kimse için hâlâ tazeliğini korur. Oğlunun bedenini bulamayan bir anne, Gelibolu’da dikilen anonim bir Mehmetçik heykelinde teselli bulur.

Aynı anda dışarıdan ve içeriden bakmak, bakışını ikiye bölmek hiç de kolay değildir. Geçmişle özdeşlik kurarken şimdiye yabancılaşan seyircinin konumu gerçekten de ikirciklidir. Seyirci nerede durmaktadır sahiden de? Bir zamanlar tören alanında gözyaşı döken bir kız çocuğu bugün ideolojik inşalardan bahsetse bile gerçekten bu inşaların ne kadar dışındadır? Siperler arasında, ateş ortasında kalmış gibidir adeta. Peki, kamera arkasında, bir başka kurgu katmanı ardında duran yönetmen biz seyirciden ne kadar uzaktadır? Kamera bakışı sabitlerken bir yandan da onu saklayabilen bir alet gibi düşünülebilir belki. Nitekim Ergun da tekniğin bu anonimliğini kullanarak kendini tarihi ve toplumsal temsillerin ateşinden korumaya çalışmaktadır sanki. Bir yandan da kamerayı eline alan kişi olarak sıyrılır aradan, bakışını sabitleyerek bir hedef hâline de gelir. Böylelikle içinde bulunduğumuz, seyrettiğimiz, oynadığımız ve kurguladığımız bu temsil durmaksızın devam eder. Neticede kimlik üstümüzden kolayca çıkarabileceğimiz bir kostüm değildir…

Heroes - Şehitler, kimlik, Köken Ergun, milliyetçilik, Öykü Sofuoğlu, sinema