Tuzdan Kaide,
[The Pillar of Salt],
yazan ve yöneten:
Burak Çevik,
2018
Tuzdan Kaide:
Mumyalanmış İmgeler

Günümüz Türkiye sinemasında, sinemanın kavramsal niteliklerini sorgulayan ve özgün yaklaşımlarla ‘otorefleksif’ bir karakter kazanan film pratikleri, aynı konularla ilgili teorik metinlere kıyasla azınlıkta. Bu duruma seyirci deneyimi açısından bakıldığında, özellikle Türkiye seyircisinde, izlediği filmin doğası üzerine düşünme davranışı ne yazık ki pek de yaygın gözükmemekte. Bugün bağımsız sinema etiketiyle tanınan çoğu filmin —ana akım film endüstrisine benzer bir festival endüstrisi içinde üretildiği düşünülürse— toplumun sosyoekonomik ve politik problemlerini ele almaya kendini mahkûm etmiş bir üretim modeline bağlı olduğunu unutmamak gerek. Dolayısıyla, çoğu sinemacıda, sinemanın özgün dinamiklerinin, temsil biçimlerinin, kavramsal limitlerinin geri plana itildiği, anlatıyla güncel problemlere çözüm arayan yahut bunları yeniden üreten bir anlayışın hâkim olduğunu söylemek doğru olacaktır.

Bu şartlar altında bağımsız sinemanın klasik anlatı biçimlerini, yine sinemayla aşmaya çalışan, sinemayı düşünen ama ‘başka’ düşünen yönetmenlerin varlığı büyük ölçüde değer kazanıyor. Uzun süredir video ve sinema üzerine alternatif gösterimler düzenleyen Fol sinema topluluğunun kuruculuğunu üstlenen Burak Çevik bu isimlerden bir tanesi. Berlin Film Festivali’nde dünya prömiyerini yapan ilk uzun metraj filmi Tuzdan Kaide, aşina olmadığımız oranda güçlü bir sinema anlayışının ilk adımları adeta.

Zaman ve mekân mefhumlarının, film evreni içinde bambaşka doğalara bürünebileceklerine dair bir film Tuzdan Kaide. Hikâye arkasına saklanmaya çalışan devamlılık illüzyonunu parçalayarak her bir planın hakikatini ayrı ayrı muhafaza eden anıtsal bir kurguya sahip. Filmin belki de en etkileyici yanı, kendi gerçekliğimiz olarak bildiğimiz doğayı, şehirleri ve insanları sinemanın tedirgin edici görsel-işitsel filtrelerinden geçirerek onlara Freud’un “tekinsiz” olarak nitelendirdiği bir karakter kazandırması.

Zinnure Türe, Tuzdan Kaide

Tanıdık ama yabancı bir İstanbul’da, zamanın durduğu o noktada, bir kadının arayışıyla başlıyor her şey. Arayışın nesnesi kayıp bir ikiz kardeş midir yoksa bir yerlerde kaybettiği bir ‘öteki’ mi? İnsanın yokluğunun mevcudiyetiyle geçmişten beslenen bu kadın, sonsuz şimdide dolanırken, geleceğin öte tarafındaki bilinmezliği doğurmayı bekliyor bir yandan da. Çevresini saran inler, cinler ve türlü türlü yaratıklar, tarih boyunca sinemaya musallat olmuş figürlerden başkası değildir aslında. Bu açıdan, tıpkı ölümsüz baş karakteri gibi, yönetmenin de kendi hayaletleriyle lanetlenmiş bir sinemanın peşinde olduğu söylenebilir. Çevik’in arayışı, sanatın, seyredeni de seyredileni de lanetlediği kötücül doğasını araştıran ontolojik bir sorguda somutlaşır böylelikle.

Filme adını veren mitolojik hikâyede —Lut peygamber ve ailesi Sodom’dan kaçarken asla arkalarına bakmamalarını emreden Tanrı’ya rağmen— geriye dönüp şehre son bir kez baktığı için tuzdan bir kaideye çevrilen Lut’un karısı, André Bazin’ın fotoğraf ve sinemayı tanımlarken bahsettiği peliküle mumyalanmış insanların ilkidir belki de. Orpheus, ölüler diyarından kaçırmaya çalıştığı sevgilisi Eurydice’e bakmadan duramaz ve onu sonsuza dek kaybeder. Modernizmin çocukları fotoğraf ve sinema ise, insanoğlunun zamana karşı üstünlüğünün ve aczinin bir arada cisimleştiği anlam alanları sunar; mitolojik olanı güncel kılar. Filmde hayat bulan her gündelik mekân —bir televizyon tamircisi ya da masa tenisi oynanan garip bir bodrum katı— bu zamanın ötesindeki anlam alanlarına karşılık gelir. Sinema içine sıkışıp kalmışlığın haletiruhiyesi, karakterleri de içine çeker. Hiçliğe söyledikleri sözler, ölü doğan diyaloglardır. Çünkü film evreninin bir parçasına dönüşen insan, insanlığını kaybederek mevcut olabilir ancak ekranda. Anlayamadığımız, anlamlandıramadığımız bu suretler perdenin karşısında konuşlanmış bizlerin kayıp ötekileri değil midir zaten?

Tuzdan Kaide, 2018

Sinemanın kayıp diliyle konuşan Tuzdan Kaide seyircisini, seyircinin çoğu zaman unuttuğu, kimi zaman göz ardı ettiği, hatta bazen varlığından bile haberdar olmadığı bir dünyaya davet ediyor böylelikle. İnsanı kendi özü üzerine düşünmeye yönelten bu topraklar, yüksek teknoloji ve dev sinema salonlarına belki yabancı gözükebilir ama orada, tekinsizliğin ve tanıdıklığın kalbinde sinemayla ilgili keşfedilmeyi bekleyen imgeler, sesler ve hayaller var. Adım adım, saniyede yirmi dört kare planlar boyunca yürüyerek ‘seyredilen’ yollar…

Burak Çevik, film, Öykü Sofuoğlu, sinema, Tuzdan Kaide