Yorulmak Yok!

Yılmadan yorulmadan amacına emin adımlarla yürüyen insan tahayyülü pek çok alanda, yaşamın pek çok noktasında ortaya çıkıyor. Peki insan niye yorulur? Yorgunluk niye kötüdür? Yorulmamak mümkün müdür? Tüm bu sorular aslında uzunca bir zamandır gündemde. Biraz altı eşelendiğinde de yorgunluk ve yorulmanın titiz bir toplumsal inşa sürecinin sonucu olduğu fark ediliyor.

‘İnsan-motor’1 ya da ‘makine-insan’ kavramı/metaforu bu türden sorulara ve daha da karmaşıklarına yanıt arayışının bir sonucu olarak doğdu. Önce Descartes 1637’de2 insan ve hayvan arasındaki temel farklılıkları ortaya koymak amacıyla doğa üretimi yaşayan makinelerle —bête machine [makine-hayvan]— dönem zanaatkârlarının ürettiği insan biçimli otomatonları —homunculi— kıyasladı: Yalnızca insan akıl yürütme ve konuşma yeteneklerine sahipti —ki bu özellikler bir ruhun varlığının kanıtları olarak okunabilirdi.

19. yüzyılda —makineyi tüm gerçekliğiyle insan yaşamına dahil eden— yeni bilimsel buluşların da sağladığı kuramsal cephaneyle, bir anlamda Descartes’ın başlattığı tartışma nitelik değiştirdi. Birçok düşünüre göre Descartes’ın ‘makine-hayvan’ ile insan arasındaki ayrımı artık çok anlamlı değildi, çünkü insan bedeni de endüstriyel makine de enerjiyi mekanik işe dönüştüren birer motordu. Julien Offray de La Mettrie’nin 1747 tarihli L’Homme Machine’i —yaslandığı bilimsel temellerin tartışmalı yapısına karşın— bu alandaki tartışmaları tekrar alevlendirdi: Tüm doğa belli evrensel prensiplere tabi olduğu ve bu sayede işlerlik kazandığı için insan da doğaya ait diğer her şey gibi, belki sadece biraz daha karmaşık, bir makineydi.3 Bu nedenle insanda, onu doğanın mekanik işlerliğine eklemleyen bedeninden bağımsız bir ruhun varlığını kabul etmek gereksizdi.

Humani Victus Instrumenta:
Ars Coquinaria, bakır gravür, 1570’ler, kaynak: Wikimedia Commons

Motorun insan bedeni için bir metafor olarak ortaya çıkışı fazlasıyla işlevseldi. Öncelikle motor-beden toplumu işler kılıyordu, dolayısıyla daha önce ölçülemez olduğu düşünülen pek çok değer için işgücü nicel bir ölçü birimi olabilirdi. Böylelikle bilim dünyası da sosyal reformistler de doğal süreçleri, endüstriyel dinamikleri ve insan edimlerini tek bir kavram —işgücü— üzerinden okuyabilme fırsatına sahip oldular.4 Bunu toplumun, işleyen bedenin enerjisini muhafaza eden, düzenleyip geliştiren bir mekanizma olarak görülmeye başlanması izledi. Bu görüş, süregiden sanayi devrimine toplumsal ve mekanik bir nedensellik de atfediyordu. Bu tahayyülde ‘beden’, enerjiyi mekanik işe dönüştürüyordu ve bu anlamda makinelerin yaptığından faklı bir iş yapmıyordu. Doğanın güçleri, endüstriyel makinelerin üretken gücü ve hareket hâlindeki beden, aynı dinamik prensiplerine uymak durumundaydı ve aynı zamanda ölçülebilirdi. Nitekim 19. yüzyılda zihinsel ve fiziksel enerjinin nasıl harcandığını ölçmek için hayli karmaşık pek çok teknik geliştirildi. Sadece fabrikada çalışan işçinin değil, öğrencinin, hatta sanatçı veya filozofun bile yaptığı mekanik —ve ölçülebilir— bir iş üretimiydi. Eğer hareket hâlindeki beden bir motorsa diye akıl yürüttü bazıları, insanı makineden ayıran tek özellik olan ‘daimi çalışmaya direnmesini’ engellemek olası olabilirdi. Eğer yorgunluğun, sanayi toplumuna has bu ciddi bozukluğun nedenleri doğru teşhis edilip ortadan kaldırılabilirse ilerlemenin önündeki önemli bir engel de ortadan kaldırılmış olacaktı.

Bu bakış, hem dönemin yeni keşiflerini —örneğin termodinamiğin enerjinin korunumu yasasını— olumluyor hem de geç 19., erken 20. yüzyılın liberal ideallerle üretilmiş sosyal sorumlu ‘liberal’ reformlarına meşruiyet zemini sağlıyordu:5 Verimliliğin önündeki her engel müdahaleye tabiydi. Diğer taraftan erken 20. yüzyılda enerjinin ima ettiği dinamizm en sağdan en sola pek çok ideolojinin benimsediği temel unsurlardandı: Taylorizm, bolşevizm ve faşizm, her biri, farklı biçimde de olsa, işçiyi sonsuz üretkenliğe sahip —eğer belli bir bilinç düzeyine ulaştırılabilirse— yorgunluğa direnebilecek bir makine olarak görüyordu. Dolayısıyla insan bedeni, hem üretken bir güç hem de enerjisi ile tahayyül edilen sistemi bilimsel olarak işler kılması beklenen politik bir araçtı. Bu bakışın kavramsal altyapısını 19. yüzyılın bilimsel gelişmeleri, özellikle termodinamik ilkeleri biçimlendirdi. Hermann von Helmholtz 1847 yılında termodinamiğin birinci ilkesini, enerjinin korunumu yasasını formüle etti. Helmholtz doğa güçlerinin (mekanik, elektrik ya da kimyasal) tek bir evrensel enerjinin ya da kraft’ın formları olduğunu iddia ediyordu ve bunun potansiyel toplumsal yansımalarının pekâlâ farkındaydı. Gezegenlerin hareketi, doğanın güçleri, makinenin üretken güçleri ve tabii ki insan gücü enerjinin korunumu ilkesine birer örnek teşkil ediyorlardı. Evren temel olarak daimi bir üretkenlik sistemiydi ve ürünü de kraft’tı. Sonuçta, hem 19. yüzyılın reformistleri hem de 20. yüzyılın ideologları toplumun doğanın kendisi gibi sınırsız üretim kapasitesine sahip olduğu inancını paylaşıyorlardı. İşgücü ve onu üreten beden, doğa ve toplum dinamiklerinin doğanın dinamiklerine bağlandığı nokta, doğanın güçlerinin ilerleyen toplumun güçlerine dönüştüğü mecra olarak yorumlanıyordu.

E.J. Marey, üzerine kol ve bacak uzuvlarının beyaz ile çizildiği siyah elbise giymiş bir adamın geometrik kronofotoğrafı
(kaynak: biusante.parisdescartes.fr)
ve modeli (kaynak: Wikimedia Commons), 1883

Toplumsal ya da bireysel, üretkenliğin en hayati gereği de hareket olmalıydı. Dolayısıyla insan-motor belli bir zaman-mekânın bileşeni olmalıydı. Buna karşın bu zaman-mekân geleneksel olarak formüle edilegelenden radikal biçimde farklıydı. Bu durumun fark edilmesinin ve termodinamik gibi yeni bilimsel buluşların geleneksel zaman-mekân kavrayışını geçersiz kılmasının yarattığı kriz, felsefeden sanata, tıptan şehirciliğe pek çok alanda ‘kullanılmaya’ başlandı.6 Örneğin Marcel Proust edebiyatta, Picasso ve Braque gibi kübistler görsel sanatlarda bu krizin potansiyel verimliliğini keşfettiler.

Bu potansiyeli fark edilebilir kılanın doktor, fizyolog Étienne-Jules Marey olduğunu iddia etmek hiç de yanlış olmayacaktır. Hayatın en temel gerçeğinin hareket olduğunu düşünenlerden Marey, geç 19. yüzyılda mekanik dünyanın temel unsuru hareket hâlindeki bedeni betimleyen bir dil geliştirmeye başladı: zaman ve hareketin dili. Marey, tıpkı etkilediği kübistler gibi, analitik bir yöntem öneriyordu. Hareketi parçalara ayırarak çözümlemeyi mümkün kılan fotografik araçlar geliştirdi.7 Marey’in işlerinde beden, zaman-mekân sürekliliğinin bilimsel olarak çözülmesinin odağında yer alıyordu. Bu yaklaşımıyla modern mimarlık kuramcısı Sigfried Giedion’un dahi övgüsüne mazhar oluyordu.8 Konutu ve hatta tüm bir kenti birçok insan-motorun işler kıldığı, bir barınma makinesi olarak görmek mimarlığın bu alana aslında bir hayli gecikmiş olsa da eklemlenme çabası olarak düşünülebilir: Sürekli devinimi hem ontolojik hem epistemolojik hem de ideolojik bir tümel mekaniğe yaslanan, yılmayan yorulmayan bir yaşam için tıkırında bir kent ve mimarlık ve bu düzenin gönüllü üreticisi mimar.9

Frank ve Lillian Gilbreth, “Motion Study”, 1913, kaynak: Experiments in Motion

Yorgunluk bir üretkenlik sorunuydu, bir iş görememe hâli ve evrensel işleyiş ilkeleriyle de çelişiyordu. Dolayısıyla yorgunluk bir suç, ahlaki bir sorun, topluma ve evrensel değerlere ihanetti. Yorgunluk ve yorgunluğu ortaya çıkaran etmenlerin ortadan kaldırılması toplumsal bilimlerin olduğu kadar tıbbın da ilgi alanı içerisinde yer almalıydı. Nihayet 1904 tarihinde Alman psikolog Wilhelm Weichardt yorgunluğu yok eden bir aşı icat ettiğini duyurdu. Weichardt’ın yorgun farelerin kan kimyaları üzerine yaptığı deneyler, onu yorgunluğa neden olanın bir tür toksin olduğuna ikna etti. Çalışmaları sonunda Weichardt, bu toksinin antitoksinini laboratuvarında üretmeyi başardı. Sonraki on yıl bu aşı okullarda çocuklara, kışlalarda askerlere yapıldı. Gaza dönüştürülerek iş yerlerine pompalandı.10 1914 yılında yeni analiz ve bulgular aşının işe yararlığını kuşkulu hâle getirdi ve ilaç kullanımdan kaldırıldı. Daha sonraları başka birçok yorgunluk karşıtı ‘çözüm’ üretildi. Bir kısmı işe yaradı, fakat daha ciddi sağlık sorunlarını da beraberinde getirdi. Yorgunlukla, çaylı kahveli mücadelemiz halen tüm hızıyla devam ediyor.

Yorgunlukla savaşan iç çamaşırı ilanı,
Reis Scandals, 1940’lar,
kaynak:
Found in Mom’s Basement

1. Anson Rabinbach, The Human Motor: Energy, Fatigue, and the Origins of Modernity, Basic Books, 1990.

2. René Descartes, Discourse on Method, çev: F.E. Sutcliffe, Harmondwoods, 1968 (1637).

3. Aram Vartanian (ed.), La Mettrie's L'homme machine. A Study in the Origins of an Idea, Princeton University Press, 1960.

4. Örneğin herkes bilir ki (belki de bilmelidir ki) iki işçinin bir saatte yaptığı bir işi dört işçi yarım saatte yapar. Bu anlamda matematiksel olarak işçi, havuz problemlerindeki musluktan çok da farklı değildir. Dolayısıyla ortada bir iş varsa, onun matematiksel eşiti o işi yapacak sayıdaki işçi ve çalışma süresidir (ve belki bunun parasal karşılığı). İşgücü, işçinin milliyeti, rengi, dili, politik görüşü ve hatta bu bağlamda fiziksel özelliklerinden bile bağımsızdır.

5. Bedeni bir motor ve toplumu bir makine olarak görmek bir anlamda topluma işlevsellik atfetmekti. Bu yöntem, ulus-devlet inşasında da büyük oranda işler. İşlerlik süreçlerindeki herhangi bir sorun ‘toplumun hayrı’ için düzeltilmeliydi.

6. Örneğin —her ne kadar zaman ölçmenin mekânsallaştırılmasına ya da mekânla sınırlı tahayyülüne karşı çıksa da— zamanı, kendisi hareket hâlinde, taşınabilir, mobil bir nicelik olarak gören Henri Bergson’un düşünceleri hatırlanmalı.

7. Marey’in ürettiği görsel dil, örneğin Marcel Duchamp’ın “Merdivenden İnen Çıplak” gibi erken kübist çalışmalarına doğrudan ilham kaynağı olacaktı. Yine fütürizm bu dil ve dilin ima ettiği zaman-mekânsallıktan esinlenen başka bir avangard akım olarak anılmalı. Hareketin haritalanması fikrinin bugünün mimarları ve plancılarınca halen tutkulu bir biçimde kullanıldığı da eklenmeli; parametrik tasarıma giriş.

8. Sigfried Giedion, Mechanization Takes Command, Oxford University Press, 1948, s. 24.

9. Le Corbusier, Towards an Architecture, Flammarion, 1995 (1923).

10. Anson Rabinbach, The Human Motor, s. 142–145.

beden, beden politikaları, Ersin Altın, hayvan, işgücü, makine, yorgunluk