Yol ve Ahlak

Terakki isteyen millet çekinmez yol yapar durmaz.
Yol olmazsa, ticaret de, ziraat de revaç bulmaz.
Çalışkan milletin miyarıdır [ölçüt] şehrahlar [cadde, ana yol], yollar,
Urûk-ı [kökler, damarlar] pür-mesaidir vatanda caddeler, yollar
Bu yolsuzluk bize harb-i ahirde çok zarar verdi.
Zavallı çiftçiler, tüccar ve askerler neler çekti!
Tarik-i hâss ü âmmın [bütün herkes] kadrini fehmetmeyen millet
Her işte, her teşebbüste çeker zahmet, görür usret [zahmet, sıkıntı]1

Yukarıdaki yol güzellemesi 1914 tarihli bir ders kitabından. Yani 2. Meşrutiyet dönemine ait. Yol bir metafor olarak değil, doğrudan fizikselliğiyle romantikleştirilmiş. Manzume, bir fetiş nesnesi olarak ‘yol’un bugüne özgü bir kurgu olmadığını da kanıtlıyor.

Manzumenin yer aldığı, Tarih-i Osmani Encümeni üyelerinden Ali Seydi tarafından yazılmış Musahabat-ı Ahlakiyye adlı ders kitabı yeni pedagojik beklentilere cevap verecek biçimde o dönemde hazırlanmış pek çok ahlak bilgisi kitabından bir tanesi. Gerek amaç gerekse içerik olarak metin birçok açıdan İttihat ve Terakki döneminin hassasiyetlerini vurguluyor.

Başlıkta kullanılan Musahabat [sohbetler] kelimesi de tesadüfi bir seçim değil: Tüm metin iki kişi arasında gerçekleşen bir diyalog olarak kurgulanmış. Her bölüm için rasgele farklı iki isim seçilmiş olsa da, konunun karşılıklı konuşma biçiminde öğrenciye aktarılması ve bu amaca hizmet eden bir metin düzeni bilinçli bir tercihin bir sonucu. Amaç tartışılan konuları herkes için olağanlaştırmak, kolayca içselleştirilmesini sağlamak. Yayıncı Tüccarzâde İbrahim Hilmi, başka bir kitap, Ahmed Cevad Emre tarafından kaleme alınan 1912 tarihli Aile Arasında Malumatı Ahlakiye ve Medeniye Dersleri için de benzer bir pedagojik kaygı güttüklerini kitabın önsözünde şöyle anlatıyor: “[…] malumat-ı ahlakiye ve medeniye esasen körpe bir zihin için pek de müsaid değilse de vazgeçilmesi de nâkabuldur. Fakat dünyada her şeyin bir kolay usulü ve yolu vardır. Bu çetin dersi bir usul-u mantıkiye tevfikan küçük bir çocuğa anlatmanın da kolayı vardır. Bunun için biz en iyi çare olmak üzere malumat-ı ahlakiye ve medeniyeyi çocuğun bulunduğu muhit içinde yani aile arasında talim etmek, birinci kısmını latif bir hikâye, büyük bir nine masalı gibi anlatmak ve bu yolda İngiltere’de […] hikâye-nüvîs Sir Çarls Dikıns’ın çocuk hikâyeleri tarzında yazılmış olmak üzere şu külliyatı vücuda getirdik.

Çocuk bu kitabı bir hikâye okur gibi okuyacak ve aynı zamanda telkin etmek istediğimiz fikr-i ahlakı ve medeni kendi kendine aşılanacak ve bu suretle evlat vatanı istikbale mükemmelen hazırlayacaktır.”2

Meşrutiyetin yeniden ilanını takiben 1910’lu yıllardan itibaren neredeyse bir ahlak bilgisi yayını enflasyonu söz konusudur. Bu durumun nedeni, rejim değişikliğiyle ahlaksızlığın artması değil, yeni bir ahlaki norm inşa teşebbüsüyle ilişkili olmalıdır. Bu minvalde yeni bir pedagojik program geliştirilir: 1913 tarihli Mekatib-i İptidaiye Ders Müfredatı, bugünkü ilkokul muadili okullarda ahlak bilgisi dersleri okutulmasını zorunlu kılıyor ve bir takım standartlar getiriyordu. Buna göre birinci ve ikinci sınıflar toplumların muhtaç oldukları ahlaki değerler konusunda bilgilendiriliyor, üst sınıflara ise hükümet modelleri, devlet kurumları ve onların işleyiş mekanizmalarının daha detaylı bir biçimde tanıtılmasının yanı sıra kent yaşamı ve uygarlık üzerine dersler veriliyordu. Haftalık programda bu derslerin ağırlığı ön plana çıkıyordu. Birinci sınıfta haftada üç saat olarak düzenlenen bu dersler, daha sonraki yıllarda iki defa ikişer saatlik ve iki defa birer saatlik dersler olarak devam ediyor, son sınıfta ise bir saatlik bir derse dönüşüyordu.3

Öte yandan, her bir yayının farklı yaklaşım taahhüdüne karşın bu dönemde yazılan çoğu ahlak bilgisi kitabı büyük oranda Abdurrahman Şeref’in İlm-i Ahlakı’nın sadeleştirilmiş ve farklılaştırılmış versiyonuydu. Bunlar çok kaba hatlarıyla, Kant’ın4 rasyonel ahlak anlayışını İslami değerlerle uzlaştırmaya çalışıyordu. Amaç bağımsız, toplum içindeki görevlerini yerine getirebilen, rasyonel bireyler yetiştirmekti. Abdurrahman Şeref’in de, onun genel ahlak yaklaşımını takip eden Ali Kemal, Muslihiddin Adil, Ali Seydi ve bu konuda yazmış diğer yazarların da temel argümanı din ve ahlakın simbiyotik beraberliğine duydukları inançtı. Başka bir ifadeyle, inançsızlık ahlaksızlığı doğuruyordu. Ali Seydi’nin örnek olarak kitabında sunduğu cadde, yenilik iddiasıyla halihazırda var olanı farklı bir biçimde, kozmetik bir iki ilaveyle yeniden sunuyordu. Öz, kimlik, uygarlık üzerine bir başka güzelleme: Elektrikli tramvay , elektrik direklerinin hilal biçimli alemleri, arka plandaki atipik üç minareli cami ve mutlu, mesut, tek tip bir ahali.

Ali Seydi, Musahabat-ı Ahlakiyye,
İstanbul: Şirket-i Mürettibiye Matbaası,
1332 [1914], s. 28.

Yol fikri de, fiziksel olarak inşası da —belki her devirde— beraberinde büyük bir paketle geliyor.5 Ali Seydi de bu durumu, pek gizlemeye çalışırmış gibi görünmüyor: Yollar ve caddeler “bizim en ziyade muhtaç olduğumuz” şeydir. Tıpkı bir vücudun damarları gibi noktaları birbirine bağlar, ürünlerin, malların ve insanların hızlıca hareketini sağlar. Bu sayede ekonomi gelişir, vatandaşların refah düzeyi artar. Ama yol öte yandan da doğruyu yanlıştan ayırma aracıdır: “Ecdadımız yola hiç ehemmiyet vermedikleri cihetle memleketimizin hemen hiçbir tarafında muntazam yollarımız yoktu. Yollara bu son senelerde ehemmiyet verilmeye başlandı. İşte bu yolsuzluk yüzünden değil midir ki: memleketimizde ne ticaret tevsi’ ediyor, ne zirainin yüzü gülüyor, kesesi doluyor. Bir hükûmetin kutlu, şefkatli, olması herhalde ahalisinin zengin olmasına, halkın zengin olması ise o memlekette yolların çok, muntazam bulunmasına vabestedir.”6 Olumsuz durumun faili bölüm sonu sorularıyla da pekiştirilir: “Memleketimizde neden yollar yoktur? Bunun kabahati kime aittir?”7

Ali Seydi kitabında sokakların, caddelerin kamu malı olduğunu pek çok kez yineliyor, bu durumun bireylere nasıl ahlaki bir sorumluluk getirdiğini tarifliyordu: “Yollar, caddeler, madem ki hiçbir kimsenin malı değildir. O halde umumun, milletin malı demektir. Bunlara tecavüz edenler, yollarda, caddelerden, birer parça mahali kendi arazi ve arsasına katanlar umumda, bütün milletten bir şey çalıyorlar demektir. Bu yoldaki hırsızlık adi hırsızlıktan daha fenadır.”8 Yollara ilişkin en hayati ahlaki sorunun bu biçimde formüle edilmesi hayli ilginç. Yolların kamu malı olduğu vurgusuna karşın Ali Seydi’nin onlara nasıl bir kamusallık atfettiği meçhul. Belki Ali Seydi, Haussmann’ın 1850’lerde Paris’te, Pedro Benoit’nın 1880’lerde dünyanın öbür ucunda, Arjantin’de La Plata kentinde yaptığı, yüzyıl dönümünde Viyana’da yapılan türden —yeni kamusallık tarif eden— yollar istiyor. Yollar Haussmann’ın Paris planının en önemli unsurlarıydı. Kente simetrik bir yol düzeni öneriliyordu. Yeni yollar doğu-batı ve kuzey-güney doğrultusunda uzanan bir grid içerisine ışınsal olarak bir merkezden yayılır biçimde diyagonal olarak yerleştirilmişti. Yeni geniş caddeler, pitoresk kent gezintilerine olanak sağladığı kadar altyapıyı da yeniliyor, aydınlatma getiriyor, malların dolaşımını hızlandırıyordu. Aynı zamanda kentin göbeğine yerleşmiş, belki herkesten çok Parisli, ama ‘tekinsiz’ bir grup insanı yerinden ediyor, Devrim’le özdeşleşen barikatları, hatta barikat kurma fikrini dahi yok ediyordu.9 Kamusallık evcilleştiriliyordu. Belki Ali Seydi’nin de teorik olarak özendiği ‘düzen’ buydu. Belki bu nedenle sokaklar güzel, hareketli ya da kalabalık değil sadece ihtiyaçtı, belki tam da bu yüzden “yollar, caddeler [...] hiçbir kimsenin malı değildi.”

1. Ali Seydi, Musahabat-ı Ahlakiyye, İstanbul: Şirket-i Mürettibiye Matbaası, 1332/1914, s. 28.

2. A. Cevad Emre, Aile Arasında Malumat-ı Ahlakiye ve Medeniye Dersleri, İstanbul: Matbaa-i Hayriye ve Şürekâsı, 1328/1912.

3. H. Erdem, Son Devir Osmanlı Düşüncesinde Ahlak (Tanzimattan Cumhuriyete Kadar), İstanbul: Dem, 2006.

4. Bu durumu eleştiren bir grup entelektüelin de adı anılmalı. Batı yanlısı Baha Tevfik, Abdullah Cevdet, Ahmet Nebil bu isimlerden birkaçı. B. Tevfik, Yeni Ahlak ve Ahlak Üzerine Yazılar, ed. Faruk Öztürk, Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları, 2002.

5. 1747 tarihinde kurulan devlet mühendislik okulu École Nationale des Ponts et Chaussées [Ulusal Yollar ve Köprüler Okulu] hatırlanmalı.

6. Ali Seydi, Musahabat-ı Ahlakiyye, İstanbul: Şirket-i Mürettibiye Matbaası, 1332/1914, s. 24.

7. A.e., s. 27.

8. Ali Seydi, Musahabat-ı Ahlakiyye, s. 25.

9. Geniş sokaklarda olağan trafiğin yanı sıra asker ya da polisin de hareket kabiliyetlerinin arttığı da ilave edilmeli.

Ersin Altın, kamusal alan, kent, şehir