Herkes gittiğinde arkada kalan toprak parçasına ne olur? Bir kere aslında herkes gidemez; en azından bitkiler, böcekler ve çoğunlukla da bir insan topluluğu geride bırakılır. Ancak bu şekilde gidenler gittiğini, kalanlar da kaldığını anlar. Peki vatan, o nereye ait olur? Vatan hareket eder, çünkü insanlar ile toprağın arasında bir yerde durur: İnsanlar burada genellemenin parçası olarak kullanılmaz, daha ziyade şu insan ve bu insan, şu aile ve bu topluluktur. Bu vatan parçası üzerinde kurulan alışkanlıklar her tekil yaşamda yeni bir veçhesini açık ederek doğar ve belki de bundan dolayı bitimsiz bir sürekliliğe sahiptir; mırıldandığımız nakarattır.1
Oxana Timofeeva kendi yaşantısı üzerinden vatan kavramını irdeler. Onun köyü, yaşantısı, büyük olayların ışığında el değiştirmiş, haritadan silinmiştir. Sovyetler dağıldığında ve sınırlar yeniden çizildiğinde, doğduğu fakat doğumundan bir yıl sonra ailesi terk ettiği için hiç tanımadığı Kojevniko adındaki Sibirya köyü de tarihe karışır. Bir zamanların yaşanan yeri Timofeeva için bir isimdir ama yine de “Buralıyım” demesine imkân veren yarı hayal yarı gerçek bir köyle açılır Bir Vatan Nasıl Sevilir adlı anı kitabı. Burada da kalmaz lakin kitap: Timofeeva için üç şehir, üç farklı vatan vardır. O hepsine aittir; tüm bu yerler onun vatanıdır. Bir şekilde o ve bu üç şehrin her biri, ayrı ayrı birbirine aittir.
Kojevnikolu, Çulu, Surgutlu Timofeeva’nın aksine ben, belki de kendi aileme has olan ve ancak “biz”i anlattığım zaman anlaşılan, büyük olaylarla bağı aşikâr olmayan sebeplerden ötürü taşındığımdan dolayı oradan oraya, Timofeeva kadar kolayca “Ben buralıyım” diyemem. Bilirim ki desem bir anlamı olmayacak. Çünkü hiç terk etmedim Türkiye’nin resmi sınırlarını, hatta Türkiye içinde bile ancak sınırlı bir alanda gezindim. Ailem iş sebebiyle ani şehir değişiklikleri yaşasa bile sanki Ankara’yı referans bilen hayali bir engel, bizi hep Türkiye’nin batı kıyılarına daha yakın tuttu: Hiç Ankara’nın doğusuna geçmedik. Bu yüzden ne desem bilemem. Sırf seramik fabrikaları Söke’de, Uşak’ta, Ankara’da, Bozüyük’te kuruldu diye, sırf ailem mühendis, maaşlı evsiz yani kiracıyız ve bu yüzden de kolayca yer değiştiriyoruz diye ben şimdi tüm bu şehirlerden, ilçelerden miyim, ben buralara ait miyim? Ya ailem, onların geçmişinin yerini nasıl hesaba katmalı? Ben annemin doğduğu Ankaralı, babamın doğduğu, benim de kütüğümün kaydolduğu İstanbulluysam, o zaman bir üst neslin bu büyük şehirlere ettiği göç ve bu göçlerin benim anlatımdaki temsiline ne olacak? Sınırı nerede çizeceğim? Yeri gelir sık sık, sorarlar bazen “Nerelisin?” diye. Cevap (konuşmaya mecalim varsa eğer) hep aynıdır: “Orası karışık.” Ve eklerim: “Herkes bir yerden göçmüş ama Türkiye’de kim yerinde kalmış ki?” Hayır, bu yüzden büyük bir olay hâline getirmem bu durumu. Doğduğum yeri söyler geçerim. “Ben Sökeliyim.” Karşımdaki hakikaten, soyu sopuyla Sökeli çıkmazsa eğer hepimiz bu yanıta razı geliriz.
Öte yandan şimdi bu kitabın beni neden üzerine yazacak kadar etkilediğini düşünürken kimliğimi, kişilimi sorgularken yazdığım bir metnin başlığı aklıma geliyor. Başlık bir sorudan oluşuyordu ama “Ben kimim?” değildi soru. Bundan önce bir başka soruyu irdelemem gerekmişti: “Ben neredeyim?”
Bir yere “vatanım” demenin koşulları nedir? 2025 Mayıs’ı sonuna gelmiş, Kıraathane Kitap Şenliği düzenleniyor. Bir söyleşiye katıldım, felsefe profesörü ve yazar Timofeeva’nın Bir Vatan Nasıl Sevilir adlı kitabı ve çevirisi hakkındaydı. Sordular: “Neden vatan diye çevirdiniz? Neden memleket, yurt ya da başka bir şey değil?” Vatan kelimesini sahiplenmenin, vatanı milliyetçilikten, faşizmden, ideolojiler ve rejimlere has söylemden kurtarmanın Timofeeva için olan öneminden, bunun kitabın tezlerinden biri olduğundan bahis açıldı. Düşündüm. Vatanı sahiplenmek, seküler Türk aydınlarının vatan kelimesini seküler olduklarını da Türk olduklarını da unutarak kullanması… Bu mümkün mü?
Türk edebiyatı bilmem. Türk edebiyatı tarihi de bilmem. İnterneti açıyorum. Vatan kelimesine önyargımın nereden geldiğini önce kendime kanıtlayacak bir kaynak arıyorum. Vatan, Arapça al-watan, aslında yurt minvalinde bir anlama sahipken şehitlikle olan bağıntısı o kadar da gün yüzünde değil. Bu, Tanzimat’tan sonra Namık Kemal’le değişip ön plana çıkan bir anlam, bunu anlıyorum.2
O zaman vatan kelimesini sahiplenmek gayet mümkün. Yediden yetmişe, azınlık ya da çoğunluk olarak, şehitlik hakkında ne düşündüğün fark etmeksizin… Fakat ne açıdan? İnsan hangi tarafıyla toprağa bağlanır ve daha önemlisi, değişen yaşantıda, gelişen ve evrilen aidiyet duygularında, hatta aidiyetin kimlik siyaseti ve ayrışmaya götürdüğü jeopolitik coğrafyanın savaşlı bir döneminde bu duyguyu koruma çabası gerekli midir? Yoksa düpedüz gerici midir?
Vatan mefhumunu kaldığın yerden göremezsin. Kaldığın yer anılarınla sıkış tepiş doluysa, bağlar doğal hâllerinde gelişip bozuluyor ve nostalji yaşam gerçeği sınırlarının dışına taşmıyorsa vatan üzerine bir meditasyon gereksizdir. Vatan kalbinde kök salar; gidenlere üzülür, gelenlere sevinir, sen de gelip gidersin fakat üzerinde bulunduğun toprak hakkında düşünmeden yaparsın tüm bunları. Hareket hayvan ruhunun doğasında vardır. Hayvan hareket etmekte özgürdür, gitmekte özgürdür, hatta belki özgürlüğünü en çok gitmeye karar verdiği zaman, bu kararın olumlu ve olumsuz duygulanımları bedenini aynı anda titrettiği zaman, ama yine de tüm bunlara rağmen gelecek için geçmişi ardında bıraktığı zaman hisseder. Geleceğe yönelik olabilmek için kendisine bir geçmiş yaratır: doğduğum yer, okuduğum okul, çocukluğumun evi, fotoğraflar… Vatanın bazen de şu olmasına şaşırmam: Bir dükkâna girerim ya da kuaföre, güzellik salonuna. Cana yakın kuaför beni bekler, o da bilmez bunu, sorar “Nerelisin?” diye. Şaşırmam. Neden şaşırayım? Bu soruyu beklemiyorumdur hâlbuki fakat sorduğu an yüzünde bir şey tanıdık gelir bana: Kaşı gözü, hayır daha iyi ifade etmeli, zeytin siyahı gözleri ve kalem kaşları… Vatan oradan göz kırpar. Nereli olduğumu bilirim (Bu durumda Sivaslıyımdır, ancak dörtte birim buralı olsa da yüzüm en çok Sivas’tan gelir çünkü). Söylerim, gülümser. Vatan bu dükkâna, bu salona kurulmuş, un kavurmakta, katmer açmaktadır bile.3 Miras aldığım diğer vatanlar, diğer anılar: Yüzümde konuşlanmadığınız, pasif kaldığınız için susmak zorundasınız şimdi; kendi zamanınızı bekleyin! O zaman hiç gelmez.
Timofeeva kitaptaki son metninde Aristoteles’in ruh teorisine değinir. Aristoteles’e göre ruhun üç türü vardır. İnsan ise gariban, hepsine sahiptir; tüm gel gitleri, kafa karışıklıkları elindeki yükün çokluğundandır. Doyurulması gereken üç farklı tabiattan ruha karşılık bir beden, bir hayat!
Aristoteles ruhları işlevlerine göre ayırır: bitkisel, hayvansal ve akılsal ruh. Aralarında karşıtlık ilişkisinden çok bir alt-üst ilişkisi kurar: Akıl yeri geldiğinde bitkisel, yeri geldiğinde hayvansal işlevi sınırlandırmalı, hatta bazen de kendi edilgen tutumlarını kontrol etmeli, etkin olmayı her şeyden önde tutmalıdır. Fakat modern benlik itiraz eder: “Ruhlar mezarlığı değilim” der, “Üç ruhum yok benim ama tek de değilim, bir oluşa sığmam, dağılırım.” Timofeeva farkındadır bunun. Aynı modern dünyayı adımladığımızdan, Aristoteles’in bıraktığı yerden devralır ve ruhun her işlevine kendi karakterini, kendi üzüntü ve arzularını verir. Nitekim o, artık işlevlerin öyle tek hamlede kolay kolay toplanamadığı bir çağda yazmaktadır:
“Bir çiçeğin, ‘gökyüzünün görkemini kutlasa’ bile bir nakaratı yoktur. Asla yerinden ayrılmaz o; güvence altına alması gereken bir bölgenin aracılığı olmaksızın doğrudan toprağa bağlıdır. Hayvanın kökenle olan ilişkisi ise tamamen farklıdır. Belirli bir bölgede yerini bulmanın toprakta yetişmekle hiçbir ilgisi yoktur. Hayvanın yaşam biçiminin geriye etkili bir kaynak anlamına geldiğini söyleyebiliriz; hayvan buraya veya başka bir yere geri dönmek için ayrılmak zorundadır. Her seferinde, biz hayvanlar yeni bir yere geri döneriz (ve eğer aynı yere geri dönüyorsak, o yer bizim dönüşümüzle zaten yenilenmiş olur; tıpkı Kierkegaard’ın Tekkerrür’ündeki Berlin gibi).”
Hayvan “kendini özgürce belirler” der Timofeeva. Hayvan özgürlüğünü hareketinden de alsa bu özgürlük yeri gelir bir zorunluluk olarak kendini dayatır. Eğer buradan uzakta karnını daha güzel doyurabilecek, yavrularını daha iyi büyütebilecekse gider. Buradaki gitmenin geri dönmek olarak adlandırılmasının nedeni de budur: Hayvan bulunduğu yer kısırlaştığı vakit, karnını doyurabildiği o yere geri döner. Akıllı ruh ise bu gitme ve gelmelerin karar aşamasından sorumludur adeta. Düşünüp planladığı için belki de insan gitmek kadar kalmakta da özgürdür; onun karnını doyurmaktan başka planlara sahip olma lüksü vardır. Belki de bu yüzden, akıllı olduğu için insan yeri geldiğinde tüm ihtiyaçları tersini gösterdiğinde dahi kalmaya da karar verebildiği için hayvanın aksine bitkisel ruha da sahiptir. İnsan vatanını irrasyonel temeller üzerine kurabilme lüksünü barındırdığından, toprağıyla duygusal bağlar kurabildiğinden, bir vatanı da olabilir yeri geldiğinde. Kalmayı tercih edebildiği için gittiği yeri de vatan bilebilir, tüm bu hareketi ise Aristoteles’in ruh kuramını Hegel’in diyalektiğine bağlayarak yapar. Ama bendeniz Hegel’i bilmez, Timofeeva da detaylıca söz etmez ondan kitabında, yine de dileyen kitabın son metnini ziyaret edip kendi çıkarımlarını yapabilir.4
Timofeeva’yı bu metni yazmaya iten, insanın ruhunu kurtarmaktan ziyade işlenen bir haksızlığa kayıtsız kalamamaktır belki de. Bir insan nasıl bir yeri benimser? Bitkiye dönüşerek, bir anlığına bitkiler dünyasının, hayvanın gözlerinde zamanı delik deşik eden ritmine yönelik bir anlayış geliştirerek. Wilhelm Dilthey’e göre anlamak empati kurmayı gerektirir; empati kurmak ise kendini bir başkasının yerine koymak, hem kendin hem de yerine geçtiğin kişiye uzanmak, mesafeler kat etmek, mesafeler kat ederken empati kurulana doğru bir oluşa meyletmektir. O hâlde insan kendine bir vatan edinme ihtimalini yasaklayarak içindeki bitkiyi, bitki-oluşu öldürür. İçindeki bitkiyi öldürmek, bir tür duygulanımı kendine menetmek bir bakış açısını yok etmek değil midir? Bitki-olmak kolaydır, zor değil. Vatan edinmek ideoloji de gerektirmez yerleşiklik de, kapital de aile de. Bitki bunlardan hiçbirine sahip değildir, o toprağa da sahip değildir ama bir yerdedir. Bir coğrafyayla tarih kazanır. Öyle ki bitkiyi incelediğimizde, odunsuysa odununun halkalarından, otsuysa otunun yerle oluşturduğu açıdan bir coğrafyanın tarihini de okuruz. Bitkinin kökleri toprağa aktığı kadar toprak da bitkinin gövdesine akar, oradan yol alır. Toprak ve bitki tepkiselliğin dışında bir ifade, bir metin, bir söylem geliştirir. Bunun insan için nasıl bir ütopya olacağını hayal bile edemiyorum. Bir “yerli” olmak belki de davranışlarını maddeye dökmek, artık üzerinde taşımak zorunda kalmamaktır.
Kim olduğunun simgelerini üzerinde taşımak zorunda kalmamak hem bir devrimci duruştur hem de yumuşak başlı, mütevazıdır. Kaçmaz, kovalamaz. Yasaklanabilir mi? Toprağı elinden alınırsa bu oluş hâlini kaybeder mi insan? Timofeeva ısrarla sınırlardan önce ve sınırlardan sonra yatan vatanını arar. Metinlerinde bu arayışıyla umut verir. Ve bunu bir raddeye kadar başarır.
Ne zaman bir varlığın başka bir varlığa bir özellik olarak sunulduğunu görsem, hayvanın ve bitkinin insanın ruhunun özellikleri olarak sunulması gibi, ister istemez tersinin de ima edildiğini düşünürüm. Parça-bütün ilişkisi böyle metaforlarda tek taraflı işleyemiyor. İnsan, bitki ve hayvan, oluşlarına yol alırken doğa üzerinde fikir beyan eden dili de değiştiriyor ve dil insan için algıdan bağımsız değil. İnsan kendinde bitkiyi gördükçe, insanda bitki ifade edildikçe bitki de insan-oluşa yol almıyor mu? Bitkinin algısı dilsel/sembolik düzlemde de varolmuyor mu sonuçta, her algının olduğu gibi? Bu tür bağlar kuruldukça sanıyorum ki dünyada bir enflasyon meydana geliyor; her şey her şeyi içermeye başlıyor ve bir anda artıyoruz. Bu artış kültürel olarak belirlenmiş olan arzu nesnelerini de enflasyon ekonomisine sokup bu ayrıcalıklı nesnelerin değerini biraz olsun düşürmüyor mu? Ama bu, ancak “buralı” olmanın, radikal empatinin ekonomik değeri henüz belli değilse fakat yine de insanların davranışlarını, motivasyonlarını etkiliyorsa mümkün olabilir.
{fold içindeki fotoğraf: Begüm Güven}1. Bu metin, Oxana Timofeeva’nın TETES Kitap’tan çıkan Bir Vatan Nasıl Sevilir adlı kitabıyla bir diyalog kurma çabasıyla yazıldı. Özellikle kitabın sonunda bulunan “Buralı Nasıl Olunur” denemesini temel alıyor. Bu denemede Timofeeva, Gilles Deleuze ve Félix Guattari’nin metinlerini alıntılar. Nakarat onların yerliyurtlulaşma ile yersizyurtsuzlaşma süreçlerini içeren hareket modeline ait bir terim olarak Timofeeva tarafından kullanılır.
2. TDK, vatanı yurtla eşanlamlı olarak vermekteyken, Diyanet’in İslam Ansiklopedisi’nde daha geniş bir tarihsel arkaplana rastlıyoruz: “Kişinin doğduğu, yerleştiği, barındığı ve yaşadığı yer (mevtın)” ama aynı zamanda “Bir yere yerleşmek, karar kılmak; bir amacı, bir niyeti içine yerleştirmek, kafasına koymak, bir davranışı karakter hâline getirmek.” TDV İslam Ansiklopedisi şunu da ekliyor: “Vatan kelimesinin İslam dünyasında bugünkü siyasal-sosyolojik içeriği kazanması Batı kaynaklı ulus devlet fikrinin tesiriyle 19. yüzyılın başlarından itibaren ortaya çıkmıştır. Osmanlı ülkesinin parçalanıp Müslüman topraklarının saldırılara ve işgallere uğramaya başladığı bu dönemde vatan, vatanseverlik, vatan savunması gibi kavramlar İslam toplumlarının siyaset, eğitim, edebiyat, askerlik, ekonomi, ahlâk, din gibi alanlara dair literatüründe geniş yer tutmuştur.”
3. Bu durumun bir ilginçliği, Sivas’ın Alevi ve Sünni nüfusunun birbiriyle yarışır derecede fazla olmasından ama her iki tarafın vatanının da tarihsel olarak birbirinden farklı olmasından gelir. Sivas’ın nüfusu çok fazladır; şehri terk edenlerin çoğunun da İstanbul’da ikamet ettiği demografik olarak da kanıtlanan genel geçer bir bilgidir. Benim açımdan bir diğer ilginçlik, benim Sünni olmama rağmen kaşı gözü bana benzeyen tüm Sivaslıların Alevi olması ve bu konuyla ilgili soru yönelttiklerinde Alevi olduklarını tahmin etmeme rağmen onların benim Sünni olmamı beklememesidir. Anneannem Sivas’tan ayrılırken bir nevi yanında bir diğer Sivas’ı taşımış vatanının dışına ve onu aktarmış çocuklarına. Ben de bu sebeple ikisine de yeri gelir uzak yeri gelir yakın hissederim kendimi ama her hâlükârda benimle bu iki Sivas arasında duran mesafe hep birbirine eşit olur; yani noksan. İkisi de kişisel deneyimimde kendilerine bir kök bulamaz.
4. Oxana Timofeeva, Bir Vatan Nasıl Sevilir, çev. Bengi Bezirgan (İstanbul: TETES Kitap, 2025), 55.
aile, Ankara, Aristoteles, Begüm Güven, Bir Vatan Nasıl Sevilir, bitki, dil (lisan), din, Félix Guattari, Gilles Deleuze, hayvan, insan, İstanbul, oluş, Oxana Timofeeva, Sivas, toprak, Türkiye, vatan, yer