fotoğraf: Treesiepopsicles
(CC BY-NC-ND 2.0)
Nesnelerin Araf’ı

Ölüm, yaşam ve doğanın döngüsünün bir parçası. Ölen canlının maddesel varlığı yeryüzünün organik bileşenlerine katılır ve yeni yaşam döngüleri için kaynak olur. Son yüzyılda iyiden iyiye etkisini gösteren ekolojik kriz her ne kadar modern toplumları sürdürülebilir üretim ve tüketim modelleri geliştirmeye mecbur bıraksa da, benzer bir döngünün maddi kültürümüze yeterince yerleştiğini söylemek zor. Günümüzde kapitalist ekonominin ürettiği nesnelerin hâlâ çok küçük bir yüzdesi yeniden üretim döngüsüne katılabiliyor. Ya da şöyle söyleyelim; üretilen nesnelerin çok azı sahiden ve hakkıyla ölebiliyor. Ölmeyen, ölemeyen nesneler ya belirsiz bir gelecekte zararlarıyla birlikte bize geri dönecek yaşayan ölüler olarak atık sahalarını dolduruyor, ya da Araf’a düşerek yeniden yaşam döngümüze dahil olma umuduyla uzun bir bekleyişe giriyor.

Eceliyle, doğal bir ölüme vasıl olan ürünlerin sayısı pek az. Arapça wafā fiilinin mastarı olan “vefat etmek” sadece insanların değil, nesnelerin ölümüne dair de aydınlatıcı bir anlama sahip. Vefat eden, “sözünü tutmuş, borcunu ödemiş, görevini yerine getirmiş” sayılmakta. Modern tüketim toplumunun nesneleri bize büyük ve çarpıcı vaatlerde bulunuyor. Fakat, eğer biz tüketicilerin önleyici, düzeltici çabaları olmazsa, bu nesneler vaatlerini yerine getirmekten sıklıkla imtina ediyor ve kendilerini öldürüyorlar. Modern tüketim nesnesinin intihar eğilimine tasarım jargonunda yapay veya planlı eskitme [artificial / planned obsolescence] deniyor. Haliyle, intihar eden nesne, vefat etmiş sayılamaz.

Araf’a düşmüş bir nesneyi ise, insan yaşamıyla olan rabıtasının şu ya da bu sebeple askıya alındığı bir nesne olarak tanımlayabiliriz. Bu askıya alınma durumu, nesnenin fiziksel bütünlüğündeki bir eksilmeden ya da bozulmadan ileri gelmez. Nesne, arzu edildiği takdirde bütün hayati fonksiyonlarını yerine getirebilecek durumdadır. Ama onu hayata —insanların gündelik hayatına— bağlayan bir hat kesilmiş gibidir. Bu kesinti, belirsiz fakat sonuçta geçici bir süreyle de olabilir, sonsuza dek de sürebilir. Bunu baştan öngörmek imkânsızdır. Nesnenin tekrar bir işe yaraması, ilgi ve değer görmesi, yeniden anlam ifade etmeye başlaması, bizimle yine bağ kurması, hayatın olay örgüsünün yeni bir kuruluma kavuşmasıyla mümkün olacaktır.

Bunun için hemen elimizin altındaki örnek, 1980’lerle birlikte rafa kalkan plak ve pikapların son on yılda yeniden popülerleşip tedavüle girmesidir. İlk önce ucuz ve kullanımı kolay kasetler tarafından tahtı sarsılan, hemen ardından çıkan kompakt disk (CD) formatı ile birlikte tamamen gözden düşen plaklar, büsbütün dijitalleşen müzik ortamında yeniden zuhur ettiler. Oysa müzik CD’lerinin yaygınlaştığı dönemde koleksiyoncular hariç herkes evindeki plakları ya çöpe atmış, ya eskiciye satmış, ya da en iyi ihtimalle kolilere koyup depoya kaldırmıştı. Plağın bugün yaşadığı diriliş öncelikle kuşkusuz müziğin salt dijital bir veriye dönüşmesine tepki olarak, müzik dinlemenin ve müziği üzerinde barındıran mecranın maddesel, elle tutulur yönünü canlandırmaya dair bir arzudan doğdu. Bu gelişme, güncel müzisyen ve grupların albümlerinin plak formatında da basılmasına yol açmakla kalmadı, Araf’a yollanmış plakların da depolardan çıkarılıp evin baş köşesine yerleştirilmesini ve eski plaklara dönük talebin artmasını da sağladı. Uzunçalar plakların otuz kırk yıldır içine gömülü kaldıkları Araf’tan çıkacağını kim tahmin edebilirdi ki?

fotoğraf: Aren Kurtgözü

Bu örnekteki Araf’a düşüş durumunu yaratan etken, plakları işler tutacak teknik altyapının ortadan kalkması ve plağa nazaran daha kolay kullanım ve yüksek performans vaat eden yeni mecraların ortaya çıkmasıydı. Firmalar yeni pikap cihazları üretmeyi bıraktığında, pikap iğnesi gibi hayati öneme sahip bir yedek parça piyasada bulunmaz olduğunda ve yeni müzik albümleri plaktan farklı formatlarda yayınlanmaya başladığında, eldeki mevcut plakların hayatımızla bağı da kopmuş oluyordu. Daha taşınabilir, kullanımı daha pratik ve sunduğu ses kalitesi daha yüksek (olduğu varsayılan) yeni nesne-mecraların cazibesi de plakların Araf’a gönderilmesini kolaylaştırıyordu.

Yine de teslim etmek gerekir ki, Araf’a düşen bir nesnenin günün birinde oradan çıkıp yaşama tekrar katılması, o nesnenin maddi bütünlüğünün bozulmadan zamana karşı durabilmesine bağlıdır. Plakların yaşadığı dirilişin, teyp kasetleri için de mümkün olduğunu söyleyemeyiz örneğin. Kasetlerin içindeki manyetik bant ne kadar iyi korursanız koruyun zaman içinde bozulma eğilimindedir çünkü.

Potansiyel olarak her nesne Araf’a düşüp çıkabilir ve yine potansiyel olarak sonsuza dek orada da kalabilir. Buna uç bir örnek olarak siyasi anlaşmazlık ve çatışma durumlarında insanlarla bağı kesilen, toplumdan izole edilen nesne ve yerleri verebiliriz. 1974 harekâtı sonrasında Kıbrıs’ta yerleşime ve sivil hayata kapatılan Maraş bölgesini ele alalım. Neredeyse minik bir kent boyutundaki semt, sokakları, binaları ve onların içindeki nesnelerle birlikte 45 yıldır zamanda dondurulmuş bir şekilde kullanım dışıdır. Bu hayalet semtin gelecekte Araf’tan muhtemel çıkışı hayli sancılı ve zahmetli olacak gibidir, zira yapılar zamanla çürümüş, içleri yer yer yağmalanmış durumdadır. Maraş’ın yine de Araf’tan kurtulma umudu vardır, çünkü biliyoruz ki zamanın yol açtığı viraneliğe rağmen, kentlinin kuşaktan kuşağa aktarılarak kayda alınmış hafızası yaşadığı, onu kuran uygarlık ortadan kalkmadığı sürece kentler kolay kolay ölmez.

Araf’tan dönen plaklar kadar kısmetli olmayan bir nesne grubu elektronik ürünlerdir. Çok hızlı biçimde gerçekleşen teknolojik yenilenme ve üreticilerin kasıtlı manipülasyonları sonucu bugün alınan bir elektronik ürün birkaç yıl içinde iş göremez hâle gelerek Araf’a düşmektedir. Ürünün ona bağımlı olarak faaliyet gösterdiği teknik altyapı değiştiğinde, ürüne can veren yazılım desteği kesildiğinde ya da ürünün içine adeta zaman ayarlı patlayıcı gibi yerleştirilmiş intihar tetikleyicileri devreye girdiğinde, onu bir kenara atıp yenisini almaktan başka çaresi kalmaz tüketicinin. Başta bilgisayar ve akıllı telefonlar olmak üzere sayısız ürün grubu bu dijital kıyametten nasibini almaktadır. İşin dokunaklı tarafı, tedavülden düşen bu elektronik ürünlerin neredeyse tamamının aslında fiziksel olarak mükemmel işlev görebilecek durumda olmasıdır. Onların işlev görmesine dışsal faktörler devreye sokularak mâni olunmaktadır. Üstelik bu ürünlerin ezici çoğunluğu, plaklar gibi birer popüler kültür ikonu olma potansiyeline de sahip olmadıkları için Araf’ta sonsuza dek kalmakta, ölmüş sayılmaktadır. Bu konuda istisnai örneklerden birisi 1980’lerin video oyunu konsolları (Atari, Nintendo, vb.) ve elde oynanan, taşınabilir oyun makineleri olan Game & Watch’lardır. Bilgisayar oyunu denen mefhumun tarih öncesini simgeleyen bu aygıtlar, dijital nostalji akımıyla birlikte depolardan çıkarılıp, eskicilerden toplanıp, tamir edilerek hayata döndürülmektedir. Bugün otuz kırk yıl öncesine ait bu ürünlerin koleksiyoncuları ve onları büyük haz duyarak kullanan azımsanmayacak sayıda meraklıları vardır.

Can Küçük koleksiyonundan
Game & Watch ve Nintendo örnekleri

Kullanım dışı kalan elektronik ürünleri atık cehennemine yollamadan önce, onların aslında Araf’ta beklediğini ve biraz araştırma ruhu ve belli düzeyde bir bilgi-beceri-yetkinlik edindiğimiz takdirde onları yaşama döndürebileceğimizi bilmekte fayda var. Nitekim, elektronik eşyaları kısa sürede atılmaktan kurtarıp tekrar işler hâle getirmek bugün bir tür ‘kullanıcı aktivizmine’ dönüşmüş durumda. Geçmişten günümüze yapay ve planlı eskitme olgusunun sonuçlarını kritik bir bakışla işleyen Ampul Komplosu [The Light Bulb Conspiracy, 2010] adlı belgeselde, bozulan bir lazer yazıcının yaşama dönüş öyküsünü hayretle izleriz.

Kilitlenen yazıcısını teknik servise götüren Marcos’a ürünü tamir ettirmesine değmeyeceği, zaten yedek parçalarının çok zor bulunduğu, yeni bir yazıcıyı çok daha uygun bir fiyata satın alabileceği söylenir. Fakat Marcos pes etmez ve yazıcıdaki esas problemin ne olduğunu ve olası çözüm yollarını araştırmaya başlar. Titiz bir araştırma sonucu yazıcıya ne olduğunu da keşfeder. Cihazın her seferinde temiz bir baskı yapabilmesi için, yazıcı başlıklarında kalan kullanılmış mürekkep alt tarafta bulunan bir süngere salınmaktadır. Süngerin tamamen atık mürekkeple dolacağı varsayılan bir noktada, yani önceden belirlenmiş bir çıktı adedine ulaşıldığında, cihazın içine yerleştirilmiş bir çip yazıcıyı kilitlemektedir. Marcos’un örneğinde, yazıcının ömrü 18.000 sayfa ya da 5 yıl olarak kısıtlanmıştır. Sayaç vazifesi gören bu çip yardımıyla, yazıcı adeta bozulmak için tasarlanmış gibidir. Araştırmayı sürdüren Marcos, Rus bir bilgisayar korsanının geliştirdiği bedava bir yazılım bulur. Yazılımı yüklediğinde, çipteki sayaç sıfırlanır ve —voilà!— yazıcı anında çözülerek tekrar çalışmaya başlar.

The Light Bulb Conspiracy,
ekran görüntüsü

Bu ve benzeri öykülerde izlediğimiz şey aslında bir mücadeledir de. Elektronik ürünlerin Araf’a düşüşü ve oradan kurtuluşu ekseninde üreticilerle tüketiciler arasında giderek yoğunlaşan bir mücadeleye tanıklık ediyoruz. Elbette, tıpkı biz canlılar gibi, nesnelerin ömrü de sonsuz olmayacaktır. Fakat bir ürünün gerçekten vefat ettiği, yani bize ve dünyaya karşı görevini tamamladığı o ana kim karar verecektir? Ölen bir ürünün ise, usulünce defnedilmesi, yani olabildiğince eksiksiz ayrıştırılıp, yeniden üretim döngüsüne katılabilmesi için kimlerin daha çok inisiyatif alması gerekir? Bu soruların yanıtı bellidir aslında.

Kapitalist sistemin ekonomik çarkları ve teknolojik ilerleme dışında nesneleri Araf’a düşüren başka etkenler de vardır. Bunların en başında ‘semantik Araf’ diye adlandırabileceğimiz olgu gelir. Özellikle modaya, popüler kültürdeki değişimlere, yenilik düşkünlüğüne ve toplumsal hareketliliğe endeksli nesnelerin sık yaşadığı bir durumdur bu. Nesne fiziksel bütünlüğünü korumakta, işlevini halen eksiksiz yerine getirmektedir. Fakat bizim için ilk başta ifade ettiği anlama ve değere sahip değildir artık. Modası geçmiş, yüzü eskimiş, gözümüzden düşmüştür. Nesnenin anlamı ve biyografisi adeta askıya alınmış gibidir. Onu hâlâ kullanıyorsak bile, bunu isteksizce, duyarsızca, bıkkın bir biçimde yapmaya başlamışızdır. Kıyafetler, mobilyalar, otomobiller, kişisel aksesuarlar böyle bir semantik Araf’a düşmeye yatkındır. Eski otomobilimizi yenileme isteğinin arkasında, yatırım değerini düşürmemek gibi ekonomik bir hesap olduğu kadar, o otomobilin artık bize yakışmadığını düşünmemiz de bulunur. Bir zamanlar coşkuyla, hevesle alınıp kullanılan eşyalar, elimize geçecek ilk fırsatta yenileriyle değiştirilmeyi bekleyen mutsuz nesnelere dönüşür.

Yine de bu tür nesnelerin, düştükleri semantik Araf’tan kurtarılması, elektronik ürünlere göre daha kolaydır. Malum, birisinin çöpü, diğerinin hazinesi olabilir. Nesne, yeniden anlam ve değere kavuşabileceği ellere geçebilir. İkinci el dediğimiz pazar, salt ekonomik bir döngüselliği değil, bir anlam ve değer ekonomisini de hayata geçirir. Tüm dolmuşçuların otobüs kasa Renault ve Magirus minibüslere geçtiği bir dönemde, burunlu, demode bir Ford Transit minibüs Çiçek Abbas’ın yükselme düşlerini hayata geçirir. Aldığı bu aracı, büyük bir çabayla tamir edip yenileyen Abbas, onu sahiden de çiçek gibi yapar.

Çiçek Abbas, ekran görüntüsü

Semantik Araf’ın önüne, nesnelere karşı vefalı bir bakışla geçebiliriz ancak. Nesnelerin anlam ve değeri, tüketim ekonomisinin belirlediği ölçütlerin bizde yarattığı sevgisiz bakış nedeniyle azalır aslında. Deneyim ve yaşantının da tüketim açısından tarif edilerek ötelendiği bir dünyada, nesnelere verdiğimiz anlam ve değerden bu kadar çabuk vazgeçmek, yaşantımız üzerindeki haklarımızdan da vazgeçmek demektir bir bakıma. Böyle bir ortamda, en azından koruyup geliştirmemiz gereken şey, nesnelerin el değiştirip kendilerine yeni yaşamlar bulabildikleri enformel değiş tokuş ağları olmalıdır kuşkusuz.

Yine nesnenin anlam ve değerinden kaynaklanan, fakat çok daha dokunaklı ve kişisel bir Araf’a düşüş hâli daha vardır. Bizim için özel ve çok değerli insanların ölümü, kaybı veya terk edişi sonrası ortaya çıkan bir durumdur bu. Onlara ait, onlarla özdeşleşmiş eşyaları çoğu zaman ne atmaya ne satarak elden çıkarmaya, ne de kullanmaya içimiz elverir. O eşyaları kullanım ve hatta bazen görünürlük açısından da askıya alır, Araf’a yollarız. Duygusal olarak kişisel çeperimizin bu kadar içinde, kullanım ve görünürlük olaraksa bu kadar dışında tutulan başka bir nesne grubu yoktur muhtemelen. Gidenden ‘geriye kalan’ eşya özenle saklanır, gündelik işler için sürekli açılıp kapatılmayan dolaplara kaldırılır. Gözlerimiz, hasret duygusunun başa çıkılmaz olduğu anlarda o eşyalara değmeye cesaret edebilir ancak.

Kısaca bu nesneleri öldüremeyiz. Ama yaşatamayız da. Eşyaya O’nun elleri değmiş, O’nun kokusu sinmiş, O’nun gözleri üzerinde gezinmiştir. Kabul edemediğimiz ölüm ve kayıplarla, O’na ait nesneleri saklayarak —onları Araf’a göndererek— başa çıkmaya çalışırız. Bu tür nesnelerin Araf’a düşme sebebi, anlam ve değerlerindeki eksilme değil, başa çıkılmaz yoğunlaşma ve artıştır. Gündelik hayat bu denli büyük anlam ve değeri kaldırmaz.

Böyle Araf’a düşmüş nesnelerin oradan çıkışı zor ve hayli rastlantısaldır. Giden kişiye duyduğumuz sevgi, onun eşyalarını atarak, satarak veya kullanarak sıradanlaştırmamızın önüne geçer. Bu nesneler belki ancak biz de öldükten sonra, bizim yaşadığımız acıyı, kaybı bilmeyen eller tarafından gün yüzüne çıkarılır. Ya atılarak öldürülür ya da duyarsızca yeni ellere teslim edilip, işe yaratılır, yeni bir hayata başlarlar.

Bundan daha az incitici olmayan, fakat toplumsal nitelikli bir Araf’a düşüş öyküsü daha vardır nesnelerin. İsteyerek veya istemeyerek yer değiştiren insanların yanlarına aldıkları eşyalarda görülen bir durumdur bu. Bir bireyin veya insan topluluğunun yer değiştirmesi, salt fiziksel-mekânsal bir değişim değildir. Bu eylem, aynı zamanda değer yargılarını ve anlam dünyalarını da yerle bir edebilir. Yaşanan yer değiştirmenin nedenleri ve koşullarına bağlı olarak değerler katılaşabilir veya daha esnek hâle gelebilir. Bu da kuşkusuz, yer değiştirene eşlik eden nesnelerin de Araf’a düşmesi sonucunu getirecektir.

Evlerini ve yurtlarını belki de alelacele terk etmek zorunda kalan göçmen ve sığınmacıların yanlarına aldıkları eşyalar buna iyi bir örnektir.1 Bu eşyalar, yer değiştirme olgusunun beraberinde getirdiği köksüzleşmeye karşı, normalde taşıyamayacakları ölçüde anlam ve değer yüklenerek işlevlerini ve gündelik sıradanlıklarını aşıp, kimlik ve hatıra taşıyıcı birer kapsül hâline gelebilirler. Onlar, kişilerin göç etmeden önceki gündelik yaşamlarının sıradan nesneleridir çoğu zaman. İşlev gören, kullanılan, tükenir veya eskirse yenisi edinilen şeylerdir. Fakat göç olgusu, bu nesneleri olağanın üstüne çıkararak bir paranteze alır ve hem kullanım değerini hem de mübadele değerini kısa devreye sokar. Aşırı anlam ve değerle yüklenen bu nesneler Araf’a düşmüş olur. Kıymetli bir süs eşyası da, bir kutu kibrit de artık aynı varoluş hâline girmiştir. Kişinin veya topluluğun kim olduğunun ve nereden geldiğinin birer hatırlatıcısı olma görevini üstlenerek Araf’a düşerler.

Göç olgusu sonucu nesnelerin içine düştüğü bir başka Araf durumu, göç edenlerin gittikleri yer hakkında besledikleri ümit ve endişelerle, yurduna ve evine geri dönme ihtimaliyle ilgili ortaya çıkar. Eğer bir aciliyet hâliyle adeta kaçarcasına çıkılan bir göç yolculuğundan değil de, planlı bir göçten söz ediyorsak, varılacak yerde karşınıza çıkması muhtemel ihtiyaçları gidermek için zaruri olan şeyleri toparlayıp yanınıza almanız gerekecektir. Taşınması zor olan eşyalar, hatta mülk ve topraklar satılıp paraya çevrilecek, taşınabilir durumdaki ihtiyaç nesneleri yanınıza alınacaktır. Fakat göç olgusunun yarattığı köksüzleşme hissi o kadar kuvvetlidir ki, çoğu zaman götürülecek eşya tercihleri bu denli rasyonel bir biçimde yapılmaz. Yiyecek, tarım aletleri, döşek, şilte, yorgan, ilaç, nazarlıklar gibi nesnelerin yanında, örneğin kadınlar birkaç takım kaliteli, güzel elbiseyi de yatak takımları arasında korumaya alarak yanlarında götürebilir.2 Varılacak yerde bu kıyafetlerin giyilebileceği sevinçli bir okazyon belki de hiç olmayacaktır. Fakat hiç kullanılmayacak da olsalar, bu eşyaların varlığı yurdunu terk etme nedeniyle sallantıya düşen kimlik ve haysiyet duygularının garantörü olarak iş görecektir.

Göç olgusu aynı zamanda varılacak yerdeki koşullara, orada kalıcı olunup olunamayacağına ve eve geri dönüş olasılığı bulunup bulunmadığına dair sonsuz endişeyi de beraberinde getirir. Göç edilen istikamette onları neler beklemektedir? Oradan da sürülme, başka başka yerlere sürüklenme riski var mıdır? Bir gün eve dönülebilecek midir? Bu gibi çoğu yanıtsız olan sorular göçmenleri, vardıkları yerde tedbir olarak bir köşede bazı eşyaları ve valizleri açılmamış vaziyette bekletmeye iter. Varılan eve tam anlamıyla ‘yerleşmek’ uzun zaman alacaktır. Göçmenlerle yapılan çeşitli antropolojik çalışmalarda, geldiklerinden 40 yıl sonra bile bir köşede bekletmeye devam ettikleri dolu çantalar olduğu görülmüştür.3 Yolculuk bekleyen bu eşyalar da insanlık tarihinin iç burkan Araf’larından birine düşmüş sayılır.

Nesnelerin Araf’a düşüşü modern, kapitalist dönemde hızlandıysa da, bu olgu kadim geleneklerde de görülür. Ölenin sevdiği kişisel eşyalarla birlikte gömülmesi çok eski bir pratiktir. Bu eşyaların Araf’tan kurtuluşu biraz da mezar soyguncuları sayesinde olur —fakat, bu o kadar saygın bir geri dönüş sayılmaz. Bu geleneğin modern dünyadaki bir uzantısını Çek Cumhuriyeti’nde yaşayan çingene toplumlarında görürüz. Çingene cenazelerinde ölen kişi alkollü içki ve sigaralar ile birlikte gömülür. Genelde her mevtanın yanına bir şişe Becherovka ve birkaç paket Marlboro sigarası konulur. Marlboro sigaraların, yerel markalardan biraz daha pahalı olduğu için, öbür dünyada bile bir statü sembolü olarak işe yarayacağına inanılır.4

Teknolojik ilerleme ve dijitalleşme, ekseriyetle planlı eskitme olgusuna hizmet etse de, arada sırada nesneleri Araf’tan kurtaran ya da Araf’taki nesneyle iletişim kurmamıza yarayan ürünler de ortaya çıkarır. Bunlardan en dikkat çekici olanı, teknolojik olarak eskimiş, Araf’a düştüğü için bugün kullanılamaz durumda olan cihazlara erişip onları işler kılan ürünlerdir.

Tp-Link Ha100 Bluetooth-Nfc 4.1
Kablosuz Çevirici Audio Adaptör

Yukarıdaki resimde görülen cihaz sayesinde eski bir müzik setine kablosuz olarak erişip oradan müzik dinlemek mümkün olmaktadır. Bu tür gizmo cihazlara, ‘Araf’la köprü kuran nesneler’ desek yeridir. Böyle bir cihazı kullanıp eski bir kasetçaların hoparlöründen müzik dinleme deneyimi postmodern bir ruh çağırma seansına benzer. Nesne, Araf’tan çıkarak bir süreliğine de olsa aramıza dönmüş gibi olur.

Denebilir ki, modern kapitalist toplumun ürettiği tüm nesneler bir bakıma Araf’tadır. Buradaki Araf’ta olma durumu, her nesnenin, potansiyel olarak sayıca gereğinden fazla oluşundan kaynaklanır. Yani fazla sayıda nesne dünyaya gelir, ama bu fazlalık her an eldeki nesneleri Araf’a düşürmekle tehdit eden bir unsurdur. İhtiyaçlar ile üretimi bir türlü denkleştirmemiş olan kapitalist ekonomi, Araf’ta nesneler ürettiği gibi, bunlara sahip çıkamayan Araf’ta özneler de üretir.

fotoğraf: Aren Kurtgözü

1. Parkin, David. “Mementoes as Transitional Objects in Human Displacement.” Journal of Material Culture, Vol. 4(3): 303–320.

2. a.g.e., s. 313.

3. a.g.e., s. 304.

4. Toscani, Oliviero and Color Magazine (ed). 1000 Extraordinary Objects. Köln: Taschen, 2000. s. 67.

Aren Kurtgözü, değişim değeri, kullanım değeri, meta, nesne, tüketim, ürün tasarımı