Nesnelerin Evrimi
ve Evreni*

Nesneler akıllanmadan önce, bozulduklarında vidalarını söküp tamir edebilirdik. İçindeki sisteme aşina olmasak bile, merakına yenik düşenler için aşina olmaya yüzey sağlayan nesnelere sahiptik. Müdahale edilebilir, tamir edilebilir nesneler yaşamlarımızda duygusal bağ kurduğumuz kalıcı bir yere sahipti. Bugün, akıllı nesnelerin içine sızamıyor ve müdahale edemiyoruz. Hayatlarımızdaki döngüleri ise çok kısa.

Gündelik hayatımızda belki de en yoğun şekilde kullanılan, birbirleriyle konuşan elektrikli eşyaların veya kablosuz çalışan tüm sistemlerin tarihsel ve teknolojik geçmişine bakıldığında, kronolojinin başlarında telefon ve telgraftan sonra radyo ile karşılaşıyoruz. Radyo; tüm zaman dilimlerinde, farklı anlamlarla tanımlanmış bir nesne. Bilgi aktarımının hayati olduğu Birinci Dünya Savaşı döneminde radyo teknolojisi ilk anlamını kazanmıştı. Ordunun bilgi paylaşım mecrası hâline gelirken aslında kitlesel haberleşmenin de temelleri atılmıştı. Savaş bittikten sonra siviller arasında radyo kullanımı ve yayıncılığı hızla yayıldı. Artık her akşam radyo başında toplanmak bir aile aktivitesiydi. İkinci Dünya Savaşı ile; bu ‘tekel’ haberleşme kanalı savaşta otoritenin sesi hâline geldi. Politikacı konuşmalarının, savaş için açık çağrıların yer aldığı bu mecranın anlamı artık başkaydı. İnsanlık adına büyük bir adım varsayılan kitlesel haberleşmenin ilk adımlarından itibaren tarafsız olmadığını belki de unutuyoruz.

Savaşın büyük kayıplarını atlatmak için tüm dünya mutlu olmanın yollarını ararken, radyo ardı ardına eğlence programlarıyla doldu. Sesli diziler, talk show’lar ve müzik yayınları… 1964’te Amerika, Elvis ve jean’leriyle kasıp kavrulurken, İngiltere’deki müzik piyasası pek de iç açıcı değildi. BBC’nin kontrollü müzik yayınları —neredeyse sadece caz çalınıyordu diyebiliriz— çok kısa ve seçiciydi. İngiliz gençleri plak satın alırken her ne kadar maddi açıdan zorlansa da yeni müzikleri dinlemek için elinden geleni yapıyordu. Bu esnada bir gemi dolusu radyocu, İngiltere’nin açık denizlerinden korsan yayın yapmaya başladı. Radio Caroline’nın 7/24 süren müzik yayını bir yılda neredeyse bir milyon dinleyiciye ulaştı. Yeni akım rock’n roll ile gençleri kendine çeken korsanlar, DJ (disc jockey) kavramını şekillendiriyordu. İngiltere hükümeti ve plak piyasası buna bir çözüm ararken, isyankâr müzikler birçok eve giriyordu. Birkaç yıl sonra hükümet bir yasa açığı yaratarak bu gemiyi karaya çekmeyi başardı, fakat halkın büyük tepkisinin ardından BBC ve diğer kanallar, yavaş yavaş herkesin istediği müzikleri çalmaya başladı. Birkaç yıl sonra bu korsan DJ’lerden bazıları BBC’de özgürce rock’n roll çalıyordu. İlerleyen yıllarda, radyo ve müzik sürekli birbirleriyle anılırken, ilk yıllarında bir prestij nesnesi olan radyolar, herkesin evine veya cebine girmeye başladı.

Bu noktadan sonra radyo, anlam evrimini tamamladıktan sonra, maddi evrimine devam etti. Savaş endüstrisinden artakalan ve büyüyen fabrikalar, hammadde kolaylığı, petrole erişim ve globalleşme; nesnelerin kullanım biçimleri de dönüşüyordu. Plastik, renkli, basitleşmiş, kolay üretime adapte edilmiş ve yeni teknolojilerin eklenmiş olduğu nesneler, eskilerine nazaran daha ucuz ve kalitesiz versiyonlarıyla piyasaya sürüldü. Artık bir şey bozulunca veya yıpranınca, onu tamir etmenin bir anlamı yoktu. Aynısı, kolaylıkla ucuza alınabiliyordu. Bunun sonucunda tamir edilemeyen bir sürü nesne üretilmeye başlandı. Nesnelerin fiziksel bilgisine ulaşmak kabuklarıyla sınırlandı. Vidalar küçüldü, iç mekanizmalar giderek yerini daha küçüklerine, sonrasında neredeyse görünmez olan dijitallerine bıraktı. Eskiden kullandığınız pilli nesnelerin pil yatağındaki arızanın ne kadar basit bir şekilde düzeltildiğini hatırlayın. Bir alüminyum folyo parçasıyla enerji iletimini eski hâline sokabilirdik. Bugün çoğumuz etrafımızı çevreleyen teknolojiye çok yabancıyız. Küçük vidaları aşıp, nesne içindeki sisteme bakıldığında problemi tespit edemiyoruz ya da problemi tespit edilebilmek için bir uzmanlığa ihtiyaç olduğunu düşünüp geri çekiliyoruz —hatta çekiniyoruz. Evrimleşerek kapanan nesneler, kullanıcısını kendi bilgisinden uzaklaştırdı diyebiliriz.

“Radio in a Bag”, Daniel Weil, 1981,
kaynak: Philadephia Museum of Art

Bu hikâye, benim gözümde, tasarım literatüründe eleştirel ve spekülatif tasarıma sıkça örnek gösterilen Daniel Weil’in 1981’de tasarladığı “Radio in a Bag” ile karşılık buluyor. İngiliz mimar ve endüstriyel tasarımcının, 80’lerde Memphis Grubu geçmişi vardı. Memphis’in başarısı eleştirel bir girişimle başladı. Fonksiyon yerine nesnelerin estetiği ve anlamı üzerine odaklanan grup, kullandığı renkler ve formlarla dikkat çekti. Bu bağlamda, “Radio in a Bag”de, bu kadar spekülatif ve eleştirel olan neydi?

Ürüne çok yalın bir gözle bakıldığında kullanılan malzemenin şeffaflığı, içerisindeki mekanizmanın sadeliği ve yüzeye uygulanan grafikle radyonun üretimine ve çalışma prensibine dair verdiği net bilgiler kendinden fazlasını anlatıyor. Nesnenin fiziksel bilgisini saklamak, gizlemek, erişilmez ve anlaşılmaz kılmak bir tasarım kararı ise, bu örnekte gördüğümüz gibi olabildiğine açık ve anlatıcı olmak buna zıt bir tasarım kararı olabilir. Aslında bu açıklık, aynı zamanda ürünü müdahaleye açık bir hâle getiriyor. Bir kullanım nesnesini, arzu veya tüketim nesnesinin ötesinde kendisini ve benzerlerini açıklayan yeni bir düzleme taşıyor.

Bu noktada Daniel Weil, aslında kendi zamanına ve kendi zamanının ötesindeki bir duruma gönderme yapıyor. 80’li yılların tüketim çılgınlığı ile başlayan bu mesafeli nesne-insan ilişkisine yeni bir bakış açısı getiriyor ve hatta bu ilişkiyi eleştiriyor denebilir. Çalışma prensibi olarak normal bir radyodan farkı olmayan “Radio in a Bag” eleştirel ve spekülatif bir bakış açısına işaret ediyor. Bir radyonun çalışması için gereken tüm fiziksel elemanların ve bilgilerin, ürünün kendisi hâline gelmesinin, aslında radyonun ürettiği içeriğe ve kullanımına da yeni bir eleştiri getirdiğini düşünüyorum. Bilgi aktarımının önemine, otoriteye, alternatifi sevmeyen tekel yapılaşmaya, korsanlara ve kapalı kutulara bir direnç gösteriyor. Üstelik bu cevapları sadece kendi şeffaflığı, netliği ve basitliğiyle veriyor.

Kendime sık sık sorduğum “neden tasarım yapmalıyım?” sorusunun cevabını, bu örneği incelerken buldum. İhtiyacımızdan fazlasını elde ettiğimiz bu dünyada, pazarın ve tüketicinin taleplerini bir yana bıraktığımızda, yeni bir sandalye, yeni bir tost makinesi veya yeni bir telefona neden ihtiyaç duyuyoruz? Neden yeniden tasarlıyoruz? Bu cevap aslında çok basitti: Tepki vermek. Daniel Weil’in yıllar önce yaptığı gibi, bir şeylerin varoluşuna, bir şeyleri var etme biçimlerine veya sebeplerine tepki vermek… Bu tepki elbette her zaman negatifi çağrıştırmaz. Tıpkı yaşamın kendisi gibi, tasarım yaparken de tepki vermeliyiz çünkü söylemsiz nesnelerin ömrü dolacak, yerlerine yenileri gelecek. Bir söyleme sahip olanlar ise, maddi bir evrenin değil bir düşünce ve anlam evreninin parçası olarak kalacaklar.

_
* Bu metin, İstanbul Bilgi Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nde Dilek Öztürk yürütücülüğünde, IND 324 Design Writing & Editorship dersi kapsamında üretilmiştir.

Daniel Weil, endüstriyel tasarım, nesne (obje), radyo, Selin Karcı, tasarım, ürün tasarımı