Koleksiyondaki araçlar için
kendi yaptığım bölmeli
saklama kutuları.
Bu iş için boşalmış çikolata
ve puzzle kutuları idealdir.
(fotoğraflar: Işık Kaya)
Tasarımcı ne biriktirir?
Aren’in Minyatür
Taşıtları

En kaba hatlarıyla bu bir minyatür taşıt araçları koleksiyonu… Ama daha yakından incelersek, bunların önemli bir kısmının ‘oyuncak’ araçlardan, diğer bölümünün ise yetişkin koleksiyoncular için üretilmiş ‘model’ araçlardan oluştuğu söylenebilir. Çok daha yakından bakılacak olursa, oyuncak ile model araç arasındaki çizginin belirsizleştiği çok sayıda örneğin de bulunduğu görülebilir. Daha ince ayrımlarla yola çıkarsak, her iki kategoriyi da kateden ve üretildiği dönemlere göre ayrışan nitelemeler yapabiliriz: antika, vintage, güncel gibi… Taşıt araçları nitelemesini de aynı ölçüde ayrıştırmak mümkün: binek arabaları, yarış araçları, minibüs ve otobüsler, kamyonet ve kamyonlar, iş makineleri, ticari araçlar gibi… Son olarak, oyuncak ve model araçların farklı ölçeklerde küçültülmüş olduğunu ekleyelim. Örneğin 1:64 ölçeği, 1960’larda Matchbox tarafından popüler hâle getirilmiş ve ağırlıklı olarak oyuncak araçlarda kullanılan bir ölçek. Öte yandan, model araç dediğimiz kategoride ise 1:43, 1:24 ve 1:18 gibi standart hâle gelmiş ölçekler olduğunu görüyoruz. 1:87 ölçek ise tren dioramalarında uygulanan bir standart. Bu ölçekteki araçlar başlangıçta dioramalarda çevre aksesuarı olarak kullanılmak üzere üretilmekle birlikte, bugün artık kendi başına bir koleksiyon konusu hâline gelmiştir. Koleksiyonumda saydığım bu gruplardan hepsine ait araçlar mebzul miktarda mevcut. Son zamanlarda bir sayım yapmadım ama toplam parça adedinin 3.000’e ulaştığını tahmin ediyorum.

İlk parçayı, ikinci parçayı, onuncu parçayı, ellinci parçayı ne zaman edindim diye sorsaydınız, bunu güç de olsa hafızamı zorlayarak, araştırma yaparak ve tanıklıklara başvurarak yanıtlamam yine de imkân dahilinde olurdu. Ama koleksiyonun ne zaman başladığı sorusunu yanıtlamak belki de imkânsız. Kendimi bildim bileli, o küçük arabaları sever ve saklardım. Para kazanmaya başlayalı beri, aralıklı da olsa onları araştırır ve edinirim. Ama bu birikimin ne zaman, hangi aşamada bir koleksiyon vasfı kazandığını sahiden bilmiyorum. Ya da, hangi noktada “ben bunların koleksiyonunu yapıyorum,” “benim icra ettiğim bu faaliyet bir koleksiyon yapma uğraşıdır” saptamasını yapabildim, bunu bilmiyorum.

Eğer akademik tanımı içinde kalırsak, koleksiyonculuk son derece spesifik bir nesne veya metanın var olan veya üretilmiş her örneğinden en az bir adedini bulup ‘seriyi tamamlama’ uğraşıdır. Hassas bir tanım veya tema ile yola çıkmayı gerektirir. Bunun arketipi pul koleksiyonculuğudur. Belli bir ülkenin veya dönemin pullarını biriktirmek, belli bir temayı işleyen pulları toplamak gibi. Para koleksiyonculuğu da böyledir, teneke yerli oyuncak koleksiyonu yapmak da… Toplanacak örnek sayısı ne kadar yüksek olsa da sınırsız değildir ve dramatik bir genişleme eğilimi de göstermez. Liste az çok bellidir. Seriyi tamamlamak için gereken şey sabır, maharet, şans, emek, para, araştırma gibi unsurlardır. Bütün bunlar bir araya gelirse bir koleksiyonu oluşturmuş olursunuz.

Farklı dönemlerde üretilmiş,
değişik ölçeklerde VW Beetle modelleri; ölçekler, 1:87, 1:64, 1:43 ve 1:36

Benimki ise bu özelliklere sahip bir eşya topluluğu değil. Evet, genel bir teması var, ama bu temanın altında yer alan hiçbir grubun serisini tamamlamak gibi bir isteğim ve çabam olmadı. Örneğin elimde belki 1.000 adet Matchbox marka oyuncak araç var. Ama Matchbox tarafından üretilmiş tüm örnekleri katalog hâlinde önümüze serdiğimizde sayıca on binleri bulacak bir külliyat görüyoruz. İşte benim bu külliyatı tamamlamaya dönük bir arzum hiç olmadı. Sadece sevdiğim örnekleri alıyorum. Dahası, koleksiyona sürekli yeni temalar ekleniyor… Örneğin otobüsler başlı başına bir hikâye… Bir tarafta takıntılı biçimde toplanmış farklı dönem, üretici ve ölçeklerden Citroën DS modelleri var… Öte yanda Volkswagen Beetle prototiplerinden oluşan modeller var (dikkat, VW Beetle demedim, onun prototiplerinin modellerinden bahsettim). Beride ise çok ciddi el emeği ve yüksek ölçüde detay içeren 1:18 ölçekli model araçlarım var… Hiçbirinin serisi sonuna kadar takip edilip tamamlanmış değil. O bakımdan ben kendime koleksiyoncu, oluşturduğum birikime de koleksiyon diyemiyorum. Elbette rasgele toplanmış şeyler değiller… Ama onları bir araya getiren fikir, sadece benim kafamda bütünlenen, dışsal koşullarca tanımlanmamış bir şey. Bu yüzden ben onlara “koleksiyonum” değil, “hikâyem” diyorum.

İngiliz Lesney firmasının
1953–1969 yılları arasında piyasaya sürdüğü Matchbox oyuncak araçlar…
Anılan dönem, araçlarda kullanılan
tekerlek tipi nedeniyle
Regular Wheels olarak adlandırılır.
İngiliz Lesney firmasının
1969–1982 yılları arasında piyasaya sürdüğü Matchbox
Superfast serisi
oyuncak araçlar… Bu serinin özelliği,
hızlı dönen pürüzsüz tekerleri ve
hayal ürünü model sayısındaki artıştır.

Bir koleksiyoncu için, “ilk aldığınız parça hangisiydi” sorusu anlamsızdır. İlk parça, çoğu zaman neredeyse rastlantısaldır. Koleksiyona giden yol, ikinci, üçüncü parçalar ile başlar… Size değerli, anlamlı veya basitçe hoş görünen bir şey alırsınız veya hediye gelmiştir. Bunu evinize koyarsınız. Ve bir daha ona benzer bir şey almazsınız. O parça evinizde ‘biricik’ bir unsur, bir çekirdek olarak kalır. Çoğu insan için bu böyledir. Ama bazıları, bir süre sonra, o ilk parçanın yanına, onunla aynı familyaya mensup bir diğer parça daha alıp koymak ister… Sonra bir üçüncüsü… Ve her eklenen parça, bir sonraki parçaya dönük arayışa meşruiyet kazandırır. İşte koleksiyonculuk dürtüsü budur. Ben buna ikinci parça sendromu adını veriyorum. Eğer ilkinin yanına bir şey daha koymak konusunda sizi dürten bir şey varsa, sizde koleksiyoncu ruhu var demektir.

Parçaların neredeyse tamamını kendim aldım, alıyorum. Bunların önemli bir bölümü başka koleksiyonculardan temin edilmiştir veya takas sonucu elime geçmiştir. Çok ender olarak, benim için belli bir parçayı satın almasını başkalarından rica etmişimdir. Ama bu, koleksiyoncular arası yardımlaşmadan ibarettir. Hediye konusuna gelince… Sevdiklerim ve yakınlarım arasında, yani aramızdaki ilişki gereği bana hediye veren grup içinde, koleksiyonuma dönük heyecanı paylaşan kimse yok. Başka ihtiyaçlarımı karşılayan hediyeler vermişlerdir hep. Ve haklarını yemeyeyim, hediye konusunda bana hep cömertçe davranıldı. Bir de şu var tabii: Benim gibi koleksiyonculara hediye almak da çok zor bir iştir… Bir kere, topladığım şeyler pahalı parçalar; ikincisi, çarşıdan pazardan temin edilebilecek şeyler değil. Özelleşmiş mecralar ve ilişki ağlarına girmeyi gerektiriyor. Ve tabii en önemlisi, koleksiyonumun uçsuz bucaksız oluşu, hediye almak isteyenler için oldukça cesaret kırıcı olmalı. Sonuçta, hediye alacakları parçanın bende mevcut olup olmadığını bilmeleri de çok zor… Yine bir genelleme ile: Bir koleksiyoncuya en güzel hediyeyi yine bir koleksiyoncu verir.

Hikâyesini hiç unutmadığım bazı parçalar var. Bu tür hikâyeler koleksiyoncu arkadaşlar arasında heyecanla paylaşılır. Fakat bunlar dışında, aslında sayıca daha fazla olan parça hiçbir hikâyesi olmayan parçalar. Bunlar, basitçe ederi neyse, ödenip satın alınmış parçalardır. Bir koleksiyonun tamamının ya da önemli bir bölümünün ‘hikâyesi olan’ parçalardan oluştuğu fikri, günümüz koşullarında hayli romantik kaçan bir düşünce. Bugün koleksiyon pazarı devasa bir hacme sahip olan, çok ciddi paraların bahis konusu olduğu bir pazar. Çoğu zaman, aranılan bir parçayı edinme süreci parayı bastırıp almaktan ibarettir. Fakat elbette Türkiye’ye özgü bazı koşullar, hikâyesiz, yani olaysız biçimde edinmek istediğiniz bir parçaya beklenmedik hikâyeler katabiliyor. Örneğin her koleksiyoncunun, yurt dışından aldığı parçaları kurtarmak için gümrükte yaşadığı fantastik hikâyeleri vardır. Tabii bir de, adeta bir vakanüvis edasıyla, aldığı her parçanın edinilme sürecini kayda geçiren arkadaşlarımız vardır; fakat bu bana biraz sıkıcı gelir.

Kaçırdığım bir parçanın hikâyesini anlatabilirim. 1970’lerin başında Tofaş firması, fabrikanın açılışında konuklara ve çalışanlara hediye olarak dağıtmak üzere Mebetoys adlı İtalyan oyuncak üreticisine Murat 124 otomobilinin modelini sipariş eder. Mebetoys’un ürettiği bu modeller bugün çok nadir ve kıymetli parçalardır. Bunlardan bende iki adet mevcuttur. Fakat yakın zamanda yeni bir şey öğrendim. Tofaş firması, aynı mantıkla Murat 131 otomobillerinin modellerini de Mebetoys’a yaptırıp 1970’lerde Türkiye’de dağıtmış. Bu modeller, öncekinden bile nadir bulunan parçalar. İşte bu Murat 131 modellerinden birisi bundan iki ay önce Facebook’taki paylaşım gruplarımızdan birinde satışa sunuldu. Ben modele hemen talip oldum, ama daha girişken bir arkadaşımız satıcıya özelden ulaşıp işi bağlayıverdi. Böylece o modeli kaçırdım. Bunun üzerinden bir ay geçti ve bu kez ben elimde fazlalık olan parçaları satışa sundum. Bunlardan iki tanesine, Murat 131 modelini satmış olan beyefendi talip oldu. Elden teslimat için anlaştık. Fakat ne göreyim? Bana verdiği adres, çalıştığım işyerinin hemen yan binasında bulunan ve sık sık alışveriş yaptığım kuruyemişçi… O dükkânın sahibi imiş. Teslimata gittiğimde biraz sohbet ettik ve ben konuyu açtım. Kendisine o modeli bana satmadığı için serzenişte bulundum. Ne dese beğenirsiniz? “Aren Hocam, o model burada, arkamdaki rafta altı aydır duruyordu… Keşke ilgilenip sorsaydınız!” Evet, seçici algımız bazen bizde önyargılar oluşmasına da sebep oluyor ve gözümüzün önünde duran şeyleri göremiyoruz… Belli ki, her geliş gidişimde o modeli görmüştüm, ama kuruyemişçiye yakıştıramadığımdan değersiz bir şeydir diye düşünüp, es geçmiştim.

Eğer koleksiyonculuğu, akademik anlamıyla belirli bir seriyi tamamlama uğraşı diye görseydim, koleksiyonun tamamlanacağı bir nokta da olurdu. Ömrümü belki eksik kalan az sayıda nadir parçanın peşinde geçirirdim, ama bunları edindiğimde koleksiyonun nihayete ereceğini bilirdim. Fakat benim biriktirme alışkanlığım sonsuza uzanacak biçimde yeni temalar yaratmak, yeni keşifler yapmakla geçiyor. Ayrıca, özellikle model araç sektöründe bugün üretimin inanılmaz ölçüde çeşitlendiğini görüyoruz. Eskiden popüler araçların kitlesel ölçekte üretimine odaklanan bu sektör, bugün daha az bilinen araçların sınırlı sayıdaki modellerini yaparak üretimi çeşitlendirmekte. Bundan dolayı, sürekli olarak yeni çıkan modellerin takibini yapmak ve tükenmeden edinmek gerekiyor. O bakımdan nihayetlenmesi imkânsız olan bir uğraşı içindeyim. “Tamam” diyebileceğim nokta ancak bütün bunlara dair derin bir bıkkınlık yaşadığımda, ya da düpedüz iflas ettiğimde olabilecek gibi görünüyor.

1970’lerde Türkiye’de imal edilmiş
veya yerli ambalaj ile lanse edilmiş
die-cast [döküm] oyuncak araçlar…
Üreticiler, Balıkçıoğlu ve Orfey.
Sol üstteki Murat 124 modeli ise
Tofaş firmasının siparişi ile
İtalyan Mebetoys tarafından
Fiat 124 modeli revize edilerek yapılmıştır.

Koleksiyon evde, onlar için ayrılmış bir odada duruyor. Ama öyle sergileme biçiminde değil. Kapalı dolaplar ve kutular içinde, ancak benim bildiğim bir düzene göre organize olmuş hâlde duruyor ve benim gelip onlarla ilgilenmemi bekliyorlar.

Özellikle antika/vintage kategorisindeki modellerin en büyük üç düşmanı toz, nem ve ışıktır.

Tozla başlayalım: Modellerin tozlanmaması gerekir. “Silerim, temizlerim ne olacak” diyebilirsiniz… Demeyin. Tozu silebilirsiniz, ama boya üzerindeki etkisi kalıcıdır. O yüzden modelleri sergilerken toz almayacak kabin, vitrin veya teşhir kutuları içinde sergilemelisiniz. Bu saydıklarımın bile kaliteli ve geçirgenliği olmayan tiplerini almanızı öneririm. Zira toz her yere girmeyi bilir…

Nem konusu da çok önemli… Modelleri saklarken nem toplamayacak yerlerde ve materyaller içinde saklamalısınız. Modelleri içinde sakladığınız kutu veya bölmelerden nemi uzak tutacak tedbiri de almak gerekir. Bunun için minik silica gel poşetleri kullanılabilir. Basitçe, kutuların içine bunlardan birer, ikişer serpiştirilir. Poşetlerin model araçlar ile temas etmemesine dikkat edilmelidir. Poşetin renginin sararması, nem topladığı anlamına gelir. Bu durumda poşetleri yenilemelisiniz. Nem konusunda uyguladığım bir diğer tedbir ise bir nem alıcı cihaz kullanmaktır. Bu cihazı periyodik olarak iki üç saat çalıştırmanızı tavsiye ederim. Sessizdir ve çok elektrik harcamaz. Nemin toplanmasını önlemek için iyi havalandırma da şarttır. Ara sıra dolapların kapılarını ve kutuları açık tutup havalandırmanızı öneririm.

Bir diğer dikkat edilmesi gereken konu, modellerin temizliği sırasında oluşabilecek nemdir. Yeni edindiğimiz eski ve kirli bir modeli temizlerken hafif nemli bir bez kullanabiliriz. Ancak bunu yaparken, bezi modellerin akslarına (dingillere) değdirmemeye özen gösterelim. Üzerinde boya bulunan metal nemi tutmaz. Ama boyasız parçalar nemi hemen tutar ve korozyon yapabilir. Nitekim, kötü saklanmış Matchbox modellerde, modelin boyasız tabanı ve dingilerinde pas oluştuğu görülür.

Işık konusu… Özellikle 1970’lerden önce üretilmiş Matchbox Regular Wheels ve Dinky Toys serilerinde kullanılan boya bugünküler kadar dayanıklı değildir, zira o dönemin teknolojisi ile fırınlama ve extra-clear coating dediğimiz kaplama yapılmıyordu. Bu nedenle, bu döneme ait modellerin boyası ışık gördüğü zaman solar veya renk değiştirir. Işık derken, sadece güneş ışığı değil, yapay aydınlatmanın da modeller üzerine direkt düşmemesi gerekir. Bu durum özellikle mavi rengin yeşile, yeşilin maviye dönmesi şeklinde sonuçlanır. Bunun örneklerini çok gördüm. 1970’ler öncesi imal edilmiş modellerin ışık yüzü görmemesine dikkat edilmelidir.

Son olarak sigara meselesi… Modellerin bulunduğu odada, modellerin yanında asla ama asla sigara içmeyiniz. Sigara dumanı metale yapışır, boyaya kalıcı zarar verir. Tam da bu yüzden eBay’deki ilanların bazılarında the seller is a non-smoker ibaresini görürsünüz…

Koleksiyonu ya da bir kısmını yolculukta yanıma almam ya da ofise götürmem söz konusu bile olmaz. Bazı parçaların eksilmesi veya başka bir yere götürülmesi sonucu zedelenen bütünlük duygusu benim için ciddi bir ruhsal gerilim sebebidir. Modellerin eksiksiz biçimde ve aynı mekânda bulunmasına özen gösteririm.

Koleksiyonumla tutkusu zaman zaman alevlenen, bazen dinginleşen, sıklıkla da araya mesafe koyduğum bir ilişkim var. Popüler temsillerde görülen içe kapanık, saplantılı ve tüm zamanını koleksiyonu ile geçiren tipleme bir karikatürdür. Hayat koleksiyondan ibaret değildir. Fakat son yıllarda şunu daha sık gözlemliyorum: Benim hayatım koleksiyondan ibaret değil, fakat koleksiyonun kendine ait bir hayatı var ve ben onu mutlu etmek için, isteklerini karşılamak için çalışıyorum. Burada koleksiyonun adeta bir özne statüsü kazanarak aktörleşmeye başladığını görüyoruz. Hangi parçaların edinilmesi gerektiğini dayatan, ilgi bekleyen, sorumluluk veren, yer yer beni yöneten bir varlık… Hem Marksist hem psikanalitik anlamıyla fetişizm…

İngiliz Corgi Toys firması tarafından 1960’larda üretilen model oyuncaklar…
Bu araçların özelliği, Matchbox ürünlerine göre büyük boyutlara ve daha yüksek düzeyde detaylara sahip olmasıydı.

Genel ilke olarak bir koleksiyon parçasının maddi değerini nadirlik düzeyi belirler. Bununla birlikte koleksiyon piyasasında döneme ve coğrafyaya göre değişen enflasyonist etkiler görülebilmektedir. Birileri, belirli parçaları piyasadan toplayıp stoklayabilir ve talebi manipüle edebilir. Bunlar koleksiyon camialarının az çok tolere ettiği olağan durumlardır.

Dolayısıyla, elimde bulunan parçaların maddi değeri hakkında kesin bir yargıda bulunmam çok zor. Fikir vermesi açısından bugün 5.000 TL’ye satılabilecek parça da var, 10 TL’lik parça da. Maddi değerini nasıl umursamam? Bu işe dünya kadar para yatırdım; ölçüsüz zaman ve enerji harcadım. Fakat bundan kast edilen, maddi değerin yüksekliğinin sağladığı muhayyel prestij ise, hayır umursamıyorum. Hiç beklenmeyen insanların elinde, sizin sahip olduklarınızdan çok daha değerli parçalar çıkabilir. Koleksiyonculukta değer kavramı en gri bölgedir. Önemli olan maddi değerin ötesindeki sembolik değerler evrenidir. Çocukluk nostaljisi, yitik geçmişin nesneler ve temsiller aracılığıyla yeniden inşası, parçalanmış egonun bütünlenmesi pek çok koleksiyoncu için daha esaslı değer biçme yordamlarıdır.

Maddi değerin umursandığı durumlar, koleksiyonun yatırım amacıyla yapıldığı veya yatırım boyutunun da bir köşede tutulduğu örneklerde ortaya çıkar. Fakat koleksiyoncu topluluğu genellikle yatırım amacıyla bu işe girenleri küçümser ve dışlar.

Koleksiyonum kadar zaman, para ve emek harcadığım, bu derece yoğun duygusal bağ kurduğum ve artık benim için bir bilgi üretim alanı hâline gelmiş bir bütünlüğü başkasına hediye etmeyi aklımdan bile geçirmem. Bu minvalde, onu satmayı da düşünemem. Bu parçalar benden ayrıldığında ruhsuz bir bedene dönüşecektir. Bu parçaları bir araya getiren fikir, edindikleri ruh ve sahip oldukları aura benim varlığımdan ve istencimden kaynaklanır. Onların hikâyesini sağlayan benim varlığımdır. Tam da bu sebepten dolayı, parça parça düşündüğümde her ne kadar içim gitse de, başka birisinin koleksiyonunu almayı da çok arzu etmem. Antropolojideki “mana” kavramına benzer bir şey koleksiyonlara bulaşmış gibidir.

Ama mezara da götüremeyeceğime göre… Benim arzum, ilerleyen yıllarda, bu koleksiyonu bir ‘müze-ev’e dönüştürmek. İçinde yaşadığım veya her gün belirli bir süre bulunduğum, ziyaretçilere açık bir ‘müze-ev’. Öyle ki, bunu bir vakıf hâline getirip, ölümümden sonra da müze olarak işletilmesini garanti altına almak istiyorum.

“Aynı koleksiyonu yapan başka koleksiyoncuları tanımak ister miydim” sorusu biraz boşlukta kalıyor, çünkü en azından kendi koleksiyon alanım açısından söylersem, bizim için bu, baştan sona sosyal bir faaliyet. Bilgi ve fikir paylaşımından, takas ve satışa, ortak duyguların ifadesine ve tatminine kadar tamamen sosyal ilişkileri gerektiren ve üreten bir süreç. Kendi alanımda Türkiye’den ve dünyadan sayısız koleksiyoncu tanıyorum. Önemli bir bölümü ile görüşüyorum, belli bir kısmı ile alışveriş içindeyim. Son on yılda, sosyal medyanın da bu tanışıklıklar açısından büyük katkısı olduğunu söyleyebilirim. Koleksiyon alanımda özelleşmiş onlarca sosyal medya grubuna üyeyim. Bir kısmının yöneticisiyim. Ayrıca kendime ait bir blogum ve şu sıralar güncel tutmaya gayret ettiğim bir sayfam da var. İlgilenen okuyucuların özellikle bu Facebook sayfasını incelemesini öneririm. Arkadaşlarla buluştuğumuz çeşitli ortamlar var. Sosyal medya grupları da yılda birkaç kez buluşma düzenliyor. Tabii ki, hiç gün yüzüne çıkmamış, tanımadığımız çok sayıda ‘münzevi’ koleksiyoncu var (bir kısmını biliyorum). Fakat bunları hariç tutarsak bizim koleksiyon alanında herkes herkesi tanır.

Die-cast [döküm] oyuncakların öncüsü olarak görülen Dinky Toys firmasının
çoğu 1950’lerde ürettiği model oyuncaklar. Firmanın İngiltere ve Fransa’da
iki kolu bulunuyordu.

Koleksiyonumla mesleğim arasında bir ilişki görüyorum. Fakat bu ‘düz mantık’ bir ilişki değil; zira meslek seçimi yapmamdan çok öncesinde de minyatür taşıt araçlarına büyük ilgi duyuyor ve elimden geldiğince biriktirip koruyordum. Bu nedenle, ben daha ziyade koleksiyonculuğumun mesleğime katkısı olduğuna inanıyorum. Örneğin akademik ilgi alanlarımdan otomotiv ve maddi kültür tarihiyle ilişkim koleksiyonculuğum sayesinde zenginleşmiştir. Öte taraftan, mesleğim olan akademisyenlik ve onun getirdiği araştırmacılık sayesinde, koleksiyon dünyasına ve koleksiyonculuk faaliyetine de düşünsel anlamda daha derinlikli yaklaşabildiğimi düşünüyorum. Her iki tarafta da pek çok yazı üretebilmiş olmam da bunu gösteriyor. Elbette, burada anahtar kavram ‘tasarım’ —koleksiyonumdaki parçalar hem oyuncak tasarımı hem de otomotiv tasarımına ışık tutan, perspektif kazandıran gereçler aynı zamanda. Hem de kültür tarihi okumaları için ideal materyal sağlamakta…

Koleksiyonumdan pek kimseye bahsetmiyorum… Kendim gibi koleksiyoncu arkadaşlarla birlikteyken sınırsız konuşabilirim. Onlara anlatacak çok şeyim oluyor. Fakat, genellikle insanlar koleksiyon yapmaya ve koleksiyonculuğa karşı mesafeli, hatta yadırgayan bir bakışa sahipler. Üstelik, benim koleksiyon temam olan minyatür taşıt araçları konusunda daha da acımasız hükümleri oluyor. Örneğin, çocukça şeylerle beyhude biçimde uğraşan, ciddiye alınmayacak bir kişi muamelesi… Ya da tuhaf ilgileri olan, komik bulunan, ancak hoş karşılanan bir kişi… Bunlara sık maruz kaldığımız için biz koleksiyoncular, kendi türümüz dışındaki varlıklarla pek konuşmayız.

Başka koleksiyonum da var… Yerli teneke ciklet ve şekerleme kutuları, masa saatleri, yerli banka kumbaraları, otomobil katalogları… Fakat bunlar, kapsam itibarıyla çok genişlemesi mümkün olmayan, genişletmeye pek de hevesli olmadığım koleksiyonlar. Bunlarla daha az ilgileniyorum ve seyrek olarak yeni parça ekliyorum. Yerli teneke oyuncak koleksiyonuna da başlamıştım, fakat on beş yirmi parça topladıktan sonra geçen ay tamamını sattım. O koleksiyonu hakkıyla sürdürecek zamana ve kaynağa sahip olmadığıma karar verdim çünkü. Heveslenip aldığım, ancak koleksiyona dönüşmemiş bir grup nesne de var… Dört beş daktilo, yedi sekiz adet eski telefon gibi…

“Keşke yapsam” dediğim bir koleksiyon ise yok aklımda. “Keşke yapsam” değil de, “keşke yapabilsem” dediğim tek bir koleksiyon var: Klasik otomobil koleksiyonculuğu… Fakat öyle bir şey için çok zengin bir sermayedar olmak gerekir. Onun için ise çok geç artık…

Çocukluğumda da koleksiyonum vardı… Pul koleksiyonu, gazoz kapakları, otobüs biletleri, ciklet kartları ve tabii oyuncak arabalar… Çocukluğumda oyuncaklarla aram çok iyiydi, pek çok akranım gibi ben de oyuncaklara bayılırdım. Bu açıdan standart sayılabilecek bir çocuktum. Kendime has olduğunu düşündüğüm yönüm oyuncaklarla olan ilişkimde, onlara karşı tutumumda ortaya çıkıyordu. Oyuncaklara zarar vermek, onları hoyratça kullanmak veya meraktan dolayı onları parçalayıp, bütünlüklerini bozmak gibi bir hevesim olmadı hiç. Onları dikkatli kullanır, korumaya çalışır, estetik özelliklerinden de haz duyardım. Oyuncaklarla onların sınırlarını ve fiziksel yapılarını zorlayan, performansa dayalı bir ilişkim, oyun anlayışım olmadı. Onlarla temsili oyunlar oynar, hayranlıkla izlerdim. Ayrıca onları diğer çocuklarla paylaşmayı hiç istemezdim. Bu hem oldukça gelişmiş mülkiyet duygumdan hem de diğer çocukları oyuncaklarla doğru şekilde oynamayı bilmeyen, kaba saba davranan, ne pahasına olursa olsun oyuncaklarımdan uzak tutulması gereken küçük ‘vandallar’ olarak görmemden kaynaklanıyordu. Bunları böyle yazınca, son derece bilmiş, sevimsiz bir çocuk olduğumu düşünebilirsiniz. Belki de öyleydim, bilmiyorum. Ama geriye bakınca oyuncaklara ve diğer çocuklara karşı bu tutumumun oyun oynayan bir çocuğa değil, bir koleksiyoncuya daha yakın olduğunu görüyorum. Demek ki, belki de bu işe bizzat çocukken başladım. Eğer ailemin başından çok sayıda taşınma geçmeseydi ve annemle babam oyuncakları saklamayı önemseyen insanlar olsaydı, küçüklüğüme ait pek çok oyuncağı hayli iyi kondisyonda bugüne taşımam mümkün olacaktı. Bunun gerçekleşmesi, oyuncaklar için kendime ait bir bütçeye sahip olduğum, onları başkalarına rağmen koruyup saklayacak bir iradeye sahip olduğum ilk gençlik yıllarına denk gelir. Gerçekten de yaklaşık on dört on beş yaşından sonra aldığım oyuncakların neredeyse tümü, zarar görmemiş hâlde elimde bulunmaktadır.

{fotoğraflar: Işık Kaya}

Aren Kurtgözü, koleksiyon, minyatür taşıt, otomobil, oyuncak, Tasarımcı ne biriktirir?