Dinleyemediğim
Bir Plaktan Çıkan Seslerin Söylediği

Koleksiyoncular arası alışverişlerin, değiş tokuşların ya da hediyeleşmenin sıradan insan açısından akla mantığa sığmaz bir yanı vardır. Verilen ve alınan arasında kurulan denklikler, toplumda hâkim olan değerler sistemini alaşağı eden, adeta hücre evinde gerçekleşen gizli bir takas işlemi gibidir. Piyasa değerleriyle açıklanamayan bu anarşik mübadele, seçkin koleksiyonculuğun nadirat mefhumuna da aldırış etmez. “O bundan anlar” yahut “o bunun kıymetini bilir” nazariyesinden öte hiçbir itici gücü olmayan bu mübadele, aynı loncaya mensubiyet paktını mühürleyen bir belgedir sadece. Afacan Beşler veya Gizli Yediler’in kendi aralarındaki ezoterik muhaberattan pek de farkı yoktur belki de.

İşte bir koleksiyoncu arkadaşımın bir yerlerde bulup, bana hediye getirdiği plak tam da böyle bir ortaklığın altını çiziyordu. Öncelikle ne o ne de ben plak koleksiyonu yapıyorduk. Buna mukabil, o, bu plağı bana uygun görmüştü. Bu plakta, ancak benim vakıf olabileceğim, haz duyacağım ve hakkını verebileceğim bir değer teşhis etmişti. Bu da onu yüklü bir armağan kılmaktaydı. Karşılık olarak basitçe onun hoşuna gidecek, onu mutlu edecek ya da maddi kıymet açısından bu plağa denk gelen bir hediye vermem durumu eşitlemeyecekti. Bu tür hediyelerin altından kalkmanın tek yolu, çağrıya yanıt vermek, yani o nesnenin hakkını verecek bir jesti icra etmekti.

Peki ama nasıl? Sadece çıplak gözle inceleme olanağına sahip olduğum bu plağı dinleyecek bir teçhizata bile sahip değildim. Yanlış anlaşılmasın; 33’lük ve 45’lik plakları elbette dinleyebiliyordum. Bunun için biri eski, diğeri yeni model iki adet pikabım vardı. Taş plak dinleme imkânını bile yaratabilirdim, zira çalışır durumda gramofonlara sahip tanıdıklarım da vardı. Ama elimdeki plak, bunların hiçbirine benzemiyordu ki! Hatta ilk anda onun bir plak olduğunu bile anlamamıştım. Evet, disk biçimi ve ortasında deliği ile bir plağa benziyordu. Ama incecik ve esnek bir plastikten imal edilmişti ve her iki yüzünün tamamında grafik baskı bulunuyordu. Ayrıca yüzeyinde plaktakine benzer izler yerine yeknesak biçimde dağılmış pütürler vardı. Bir an, bu olsa olsa, bir taş plağın zarfından çıkan bilgi kartonetidir diye de düşündüm. Ama biraz araştırdığımda, elimdeki nesnenin, flexi disc adı verilen türde bir plak olduğunu öğrendim. İnce, esnek bir vinil tabakadan yapılan bu tür plaklar, dergilerin yanında promosyon olarak dağıtılan ürünlermiş. İnce yapısından dolayı, üzerine basılmış izler de yeterince derin olamıyor, kalıcı bir ses kalitesi sunamıyormuş. Taş plakların ortadan kalkıp, 33’lük ve 45’lik vinil plakların hâkimiyet kurduğu 1950’lerde, ucuz bir alternatif olarak bir müddet üretilmiş flexi disc’ler. Ömrü birkaç çalmada tükenen bu ürünün, standart vinil plaklara göre yine de bir avantajı olduğu göze çarpıyor: Tüm yüzeyine grafik baskı uygulanabilmesi. Bu özellik, flexi disc’leri reklam, promosyon veya propaganda gibi amaçlarla geniş bir kitleye seslenebilen bir mecra hâline getirmiş.

Nihayet, elimde tuttuğum ‘şey’in ne olduğuna dair bilgiye ulaşmıştım. Pikabıma koyup çalabileceğim bir formattı aslında. Az sonra bunu denedim de. Fakat az önce anlattığım gibi, derin basılmamış izleri nedeniyle zaten kısa ömürlü olan bu plaktan da sarih bir ses işitmek mümkün olmadı. O vakit, şöyle düşündüm: Madem, üzerindeki silinmeye yüz tutmuş izler beni bir yere götürmedi, o zaman plağın üzerindeki yazılı ve görsel izleri sürmeliydim. Nitekim bu plak, üzerinde taşıdığı yazılı ve görsel semboller açısından o kadar zengindi ki, sunduğu tarihsel-ideolojik manzumeyi es geçmek kıymet bilmezlik olurdu. Üstelik, internet denen çeşmenin başında otururken, plağa hakkedilmiş o sedayı bulup dinlemek de hayli mümkündü. İşte ben bu seslerin tümüne kulak verdim ve aşağıdaki bilgilere ulaştım.

Plak, Celal İnce adlı sanatçı tarafından seslendirilen “Dostluk Şarkısı”nı içeren bir single idi ve Amerika’nın Sesi Radyosu için ABD’de kaydedilmişti. Şarkı, Türk Amerikan dostluğunu işliyor, iki ülkenin dünyadaki ‘hürriyet’ mücadelesinde öncü rolünü vurguluyordu. Plağın ön yüzü iki yarım daireye bölünmüş, bir yarısına Ayasofya ve Süleymaniye camilerinin bulunduğu bir İstanbul manzarası, diğer yarısına Empire State binasının bulunduğu bir New York City manzarası konulmuştu. Öteki yüzde ise Türkiye ve ABD’nin kurucu liderlerinin (Atatürk – Washington) ve uluslaşma ideologlarının (Gökalp – Jefferson), ‘hürriyet’ hakkında söyledikleri özlü sözler yer almaktaydı. Besbelli, İkinci Dünya Savaşı sonrası yaşanan bloklaşma sürecinde Türkiye’nin, ABD’nin öncülüğündeki özgür Batı’ya yönelişine dair bir propaganda materyali ile karşı karşıyaydık.

“Dostluk Şarkısı”nı içeren plak,
Aren Kurtgözü koleksiyonu

Plağı hazırlayan ve dağıtımını yapan Amerika’nın Sesi Radyosu, Türkiye’de 1942 yılında faaliyete başlamış, ama esas olarak 1949’dan itibaren etkin bir mecra hâline gelmiş.1 Bunun anlamı şu olsa gerek: Savaş sırasında, cepheden haberler ileten ve Müttefik Devletler lehine propaganda yayınları yapan bu radyo kanalı, savaşın bitimiyle, özellikle Marshall yardım planı ve NATO’nun kuruluşu ile birlikte yeni bir misyon üstlenmiştir. Savaş sonrası oluşan iki kutuplu dünyada, ‘hür dünyanın sesi’ sıfatıyla, komünist Doğu Bloku’na karşı ideolojik tahkimat yapacaktır. İkinci Dünya Savaşı’nı iki arada bir derede tarafsız kalarak geçiren Türkiye’nin acilen tarafını belirlemesi gerekmektedir. Türkiye, biraz da komşusu Sovyetler Birliği karşısında hissettiği tehdit algısı ile NATO’ya üye olmak için faaliyet gösterir ve Kore Savaşı’na destek olarak asker gönderir. Ödediği bu bedel karşılığında 1952’de NATO’ya kabul edilir. 1954 yılında İncirlik Hava Üssü kurulur. Üye ülkelerin Amerikan stratejilerini benimsemesini gerektiren NATO, Soğuk Savaş bloklaşmasının ürünüdür. Nitekim, plak zarfının arka tarafında da şu yazı görülüyordu: “NATO Türkiye ile daha kuvvetli / Türkiye NATO ile daha kuvvetli.” Ayrıca, “Dostluk Şarkısı”nın meşum bir dizesinde de, “Kore’de olduk kan kardeşi” diye seslenilmektedir.

“Tarihin Sesli Tanıkları” başlıklı yazısında, plakların ülkemizde ideoloji yayma ve propaganda amacıyla kullanımını masaya yatıran Mehmet Alkan, bu ürünlerin birer belge olarak incelendiğinde, “siyasal ve toplumsal hayatımızın aynası” işlevini gördüğünü belirtir.2 Ona göre, “okuma yazma oranının düşük, dolayısıyla sözlü kültürün hâkim olduğu ülkemizde, plakların önemli bir iletişim işlevi gördüklerini tahmin etmek güç değildir.”3 NATO’ya üye olan ve Marshall yardımı anlaşması uyarınca ülkede Amerikan propagandası yapılmasının önünü açan Türkiye’de 1950’li yıllara bu tür plaklar damga vurmuştur.

Amerikanın Sesi dergisi, Ocak-Şubat 1952, Aren Kurtgözü koleksiyonu

1954 baskısı olduğunu tahmin ettiğim bu plağa, biraz daha yakından bakalım. Şarkının sözlerine birazdan geleceğim; ama plağın görsel kompozisyonu da hassas bir propaganda senaryosunu işletecek biçimde kurulmuştur. Türkiye ve ABD’ye dair her unsur eşit oranlarda verilmiş, tek yönlü, emperyalist bir propaganda yapıldığı hissi bastırılmaya çalışılarak, iki ülkenin eşitlikçi bir zeminde ortaklık kurduğu vurgulanmıştır. Plağın iki şehir panoramasının bulunduğu yüzü böyle tasarlanmıştır örneğin. Şarkı sözlerinde ifade bulduğu şekliyle, “Göklere yükselen New York” ve “Efsane şehir İstanbul”, daire biçimli alanı yarı yarıya bölüşmektedir. Dünyanın iki yarım küresi yahut Doğu ve Batı, adeta zıtların birliğini yansıtan bir simetri içinde hemhâl olmuş gibidir bu kompozisyonda. Plak görselliğinin dinamik boyutunu da ihmal etmeyelim. Plak çalınırken dönmeye başladığında ortaya çıkan optik illüzyon, iki şehir imgesinin iç içe geçmesini, birleşmesini sağlar.

Aynı durum, arka yüzdeki kompozisyon için de geçerlidir. Buradaki yazılı ve görsel senaryo da iki büyük ve eşit gücün, ‘hürriyet’ ideali etrafında ortaklaşmasını işler. İki ülkenin böyle bir ortaklığa imza atmasının sebebi, her ikisinin de ana mefkuresinin ‘hürriyet’ olmasıdır. Amerika, özgürlükler ülkesidir. Özgür dünyanın da garantörüdür. Türk halkı, Mustafa Kemal önderliğinde Kurtuluş Savaşı vermiş, özgürlüğüne kavuşmuştur. Şimdi, komünizm tehdidine karşı, özgürlüğünü ABD ve NATO sayesinde korumaktadır. Bu ortak ülkünün vurgulanması için her iki ülkenin kurucu liderlerinin (Atatürk – Washington) ve uluslaşma ideologlarının (Gökalp – Jefferson), ‘hürriyet’ hakkında söyledikleri şu sözler, aynı simetri içinde kurgulanarak verilmiştir:

“Hürriyetin de, müsavatın da, adaletin de istinat ettiği nokta millet hâkimiyetidir.” (Atatürk)

“Bize hayatı veren Tanrı aynı zamanda hürriyeti de vermiştir.” (Thomas Jefferson)

“En büyük mefkure millet ve hürriyet mefkuresidir.” (Ziya Gökalp)

“Hürriyet kök saldığı zaman çabuk büyüyen bir nebattır.” (George Washington)

Fakat, iki ülkenin hürriyet anlayışı arasında gözden kaçmaması gereken önemli bir fark da vardır. Amerikan tarafının hürriyet anlayışı ‘tanrı’ ve ‘doğa’ kaynaklı iken, Türk tarafında hürriyetin esas referansı ‘millet’tir. O gün bu farkın belki pek bir anlamı yoktur. İki ülke de hürriyet aşığıdır, nokta. Bu fark bugün, çok daha fazla şey anlatır. Zira, tarih gösteriyor ki, ‘millet’ çok daha kullanışlı bir icattır.

Türkiye ile Amerika’nın hürriyet savaşındaki ittifakını işleyen şarkının sözlerinde ise bol bol dostluk ve kardeşlik kavramlarına yer verilir. Plağın yazılı ve görsel kompozisyonunda hassas bir biçimde işlenen iki ülke arasındaki ‘simetri’, şarkı sözlerinde de kendini gösterir. Amerika’ya mahsus her örneğin karşısına, Türkiye’den seçilmiş bir örnek konulmuştur.

Amerika, Amerika,
Türkler dünya durdukça,
Beraberdir seninle,
Hürriyet savaşında.

Bu bir dostluk şarkısıdır,
Kardeşliğin yankısıdır,
Kore’de olduk kan kardeşi,
Sönmez bu dostluğun ateşi.

Azmimizdir hür yaşamak,
Dünyada sulhu sağlamak,
Dalgalanır hep bu uğurda,
İstiklal aşkı ruhumuzda.

Amerika, Amerika,
Türkler dünya durdukça,
Beraberdir seninle,
Hürriyet savaşında.

Senin New York’un,
Yükselir göklere,
Senin İstanbul’un,
Destandır dillere.

Amerika, Amerika,
Türkler dünya durdukça,
Beraberdir seninle,
Hürriyet savaşında.

Ankara ile Washington,
İzmir’in ile San Francisco’n,
Benzer derler birbirine,
Doyulmaz güzelliklerine.

O muhteşem beldelerin,
Pınarların nehirlerin,
Ünlü şelalen Niagara,
Haykırır gücünü dünyaya.

Amerika, Amerika,
Türkler dünya durdukça,
Beraberdir seninle,
Hürriyet savaşında.

Senin New York’un,
Yükselir göklere,
Senin İstanbul’un,
Destandır dillere.

Amerika, Amerika,
Türkler dünya durdukça,
Beraberdir seninle, 
Hürriyet savaşında.

Toparlarsak, Amerika’nın Sesi Radyosu, yaptığı neşriyat ile savaş sonrası iki-kutuplu dünyada Türkiye’nin aldığı (ya da alacağı) yerin ideolojik tahkimatını yapmaktadır. Altmış beş yıl sonra bugün gelinen noktada, hiçbir uluslararası ittifakın ‘hürriyet’ kavramı etrafında inşa edil(e)mediğini belirtelim. Türkiye ABD ilişkilerinin ciddi bir kriz içinde olduğu bu günlerde, Celal İnce’nin “Dostluk Şarkısı”nı dinlemek hayli ironik olsa gerek.

_
{fotoğraflar: Aren Kurtgözü}

1. Ayrıca, yayın prensiplerini açıkladıkları bildirgenin 3. maddesinde şöyle deniyor: “Amerika’nın Sesi, Amerikan yönetiminin politikalarını açıkça ve etkili bir şekilde yansıtır ve bu politikalar konusunda sorumlu tartışmaları ve görüşleri yayınlar.”

2. Mehmet Ö. Alkan, “Tarihyazımında İhmal Edilmiş Bir Kaynak: Tarihin Sesli Tanıkları: Plaklar”. Toplumsal Tarih. Eylül 2003. Sayı 117. s. 12–19.

3. a.g.e., s. 12.

Aren Kurtgözü, koleksiyon, plak, propaganda