fotoğraf: Paul Smith 
(CC BY 2.0)
Baudrillard, Simmel
ve Dilenciler Üzerine…

Beşiktaş meydanında refüjün biraz genişlediği bir noktada yere bağdaş kurmuş hırpani bir adam. Saçı başı dağınık, üstünde neredeyse gökkuşağı renginde bir pantolon, önünde sandviç yaptığı iki tencere kapağı var ve onu bir kısa trampet sopasıyla çalarak doğaçlama müzik yapıyor. Üstelik elindeki enstrümanın olanaklarıyla kıyaslanırsa dikkate değer ölçüde iyi de yapıyor bu işi. Durup dinlenebilecek kadar iyi… Etrafında olup bitenden tümüyle habersiz gözüküyor. Bir tür mutlak dışa kapanma hâlinde olduğunu kestirmek zor değil. Biraz ileriye de önüne yere bir bez parçası sermiş; belli ki dileniyor. Ne var ki bu başarısız bir dilencilik. Yere serdiği bez boş. Orada gözlemlediğim süre boyunca İstanbul’un en kalabalık noktalarından birinde konumlandığı hâlde, yaya geçidini kullanan yüzlerce kişi ondan habersiz kalmayı sürdürüyor. Kimse bu ilginç müziği üreten adamı dinlemek bir yana, o tarafa bakmadığı gibi, para da vermiyor.

Biraz sonra Taksim’den Dolapdere’ye inen yokuşun alt başındaki trafik ışıklarında başka bir dilenciye rastlıyorum. O, gerçek bir dilenci. Benim çocukluk ve gençliğimde var olmayan ama artık genelleşmiş yeni bir dilenme prosedürü çerçevesinde ellerini göğsünün önünde bedenine yapıştırarak çaprazlamış, acıklı ama gür bir sesle “Allah rızası için, hayırlı cumalar” ifadeleriyle ışıkta bekleyen arabalardakilerden para istiyor. Sadece iki dakika kadar bekleme yapılan ışık arasında üç arabadan hayırdualarla para almayı beceriyor. Aynı dilenme prosedürü içinde her gün altı saat, haftada beş gün ‘çalışsa’ bu tempoyla üniversitedeki bir araştırma görevlisinden daha fazla ‘kazanabileceğini’ kestiriyorum.

Bu iki örnekten dilenme politikaları ve Türkiye’deki metropoliten acıma ve sadaka verme pratikleri bağlamında neler öğrenebiliriz? Giderek şunu da sorabiliriz: Anonim düzeyde, yani tanışmayanlar arasında gerçekleşen insanlar arası ilişkilerde her birimizi birbirine bağlayan empati kurma alışkanlıkları hakkında bu örnekler ne söylüyor?

İlk gözlem, acındırmak için alışılmadık değil, aksine çok bildik stereotipleri kullanmak gerektiğini ortaya koyuyor. Örneğin, dilencinin edilgen ve zavallı olduğunu birkaç jestle ifade etmesi gerekiyor. Beşiktaş’taki yaratıcı müzik yapan o adamın hiç şansı yok. Zavallı ve aciz olduğunu hiçbir biçimde ifade etmiyor. Üstelik, yaptığı müzik bir Karayip steel band’inde çalabilmesine pekâlâ da yeterdi. Öyle bir steel band (tencere, varil gibi atıklardan üretilmiş vurmalılar orkestrası) aynı noktada konumlansa dikkat çekebilir, esaslı para da kazanabilirdi. O hâlde bu beceri sahibi tencere kapağı virtüözü neden aynı ilgiyi çekmiyor.

Çok basit, Beşiktaş meydanındaki adam toplumsal imgelemde sağlamca yerleşik kategorik ayrımlara uymuyor. Dilenci bile sayılmıyor. Bu toplumda dilenmek için dilenmenin herkesçe malum protokolü çerçevesinde dilenmek zorunluluğu var. Türkiye’nin metropol sakinleri protokolleri umursamayan farklı tür bir dilenciye bile tahammül edemiyorlar. Tahammül bir yana, farklılığının farkına varmıyorlar. Kılığını görmüyor, müziğini duymuyor, muhtaç olduğunu kavrayamıyorlar. Bunun anlamı şu: Fark etmek için fark edilebilirliğin bildik protokollerine uymak gereken ilginç bir toplumsallık içinde yaşıyoruz.

Baudrillard modern kapitalist toplumun farklılık adına farklılık talep ettiğini söylemişti. Yanılıyordu. Tam aksine, fark edilmek için alışılagelmiş olmak gerekiyor. Bir insani hâlin farkına varılması için onun genel bir kalıp yargı ağının içine yerleşmesi ve eşdeğerlerinden hiçbir farkı olmadığının görülmesi zorunluluğu var. O nedenle Dolapdere’deki başarılı dilenciyi ve toplumsal alımlanmasını anlamak kolay. Her eylemi ve hâliyle para dilendiklerine şöyle söylüyor: “Ben o bildiğiniz olağan, halis dilencilerdenim; bana güvenebilirsiniz. Toplumsal rolümü, olağan protokolleri çerçevesinde eksiksiz uyguluyorum. Garibanım ve garibanlık statümü kılığımdan, sözlerimden, vücut dilimden anlayabilirsiniz. Dinsel referansları doğru yerinde ve eksiksiz sıralıyorum. Sizin benden farklı ve mutlu bir pozisyonda olduğunuzun ayaklı kanıtıyım. Ben muhtaç olmayanlar dünyasının bir parçası değilim ve olmayacağım. Bana sadaka verenlerden daha fazla kazanabildiğimi on dakika gözleseniz fark edebilirsiniz. Ama hayır, sizden çok kazansam da ben tescilli dilenciyim, siz de dilenciye sadaka verebilenler kategorisindesiniz. Hepimiz toplumsal yerimizi biliyoruz. Sistem de o yer ve konumları bilmemiz ve kabul etmemiz sayesinde ayakta duruyor. Tabii ki Beşiktaş’taki beceri sahibine para vermeyin. O haddini bilmeyen biri. Dilenci olduğu hâlde dilenme adabından habersiz.”

Türkiye’den bakınca burada sık sık Simmel’in genelleyici saptamalarına uymayan hâllerle karşılaşır ve şaşırırım. Beni pekâlâ da ikna eden argümanları biraz kurcalayınca bu ülkede yaptığım gözlemlerle zaman zaman çelişir. Örneğin, o ünlü Die Großstädte und das Geistesleben [Metropoller ve Tinsel Yaşam] makalesinde modern metropol insanının çevresindeki uyaranların mebzuliyetinden ötürü, ortama yönelik derin bir kayıtsızlık geliştirdiğini ve blasé [bıkkın] hâle geldiğini söylemişti. Oysa sözlerini biraz daha nüanslandırmalıydı. Sözgelimi, blasé olmanın sadece uyaranların fazlalığından kaynaklanmadığını görmeliydi. Uyaranın tanıdık ve bildik oluşunun ve daha önemlisi, sabit bir protokole bağlı olarak gerçekleşmesinin blasé’yi anında sorumlu bir yurttaşa dönüştürebildiğini fark etmeliydi. Ya da bunun aslında bir sözde-sorumluluk (pseudo-sorumluluk) oyunu olduğunu teşhis etmeliydi. O zaman Beşiktaş’taki dilenciye kayıtsız olanların Dolapdere’deki profesyonele neden tereddütsüz sadaka verdiklerini tartışabilirdi.

Ama sözümü geri alıyorum. Fark edemezdi. Çevredeki uyaranlara gösterilen kayıtsızlık ve umursamazlığın ancak yeni, ilginç ve alışılmadık olanlarla yüzleşme durumunda geçerli olduğu İstanbul gibi bir metropolü gözlemlememişti ki… Burada fark edilemeyecek tek şey farklılığın ta kendisidir. Gözlemleyebilseydi, öğrenilmiş sözde-şefkat kalıplarının burada çok yaygın ve sağlam sözde-kayıtlılık davranışları ürettiğini kavrardı. Burada profesyonel dilenci ile profesyonel sadaka verici, profesyonel toplumsal sorumluluk sahibi, profesyonel hayırsever aynı metropoliten ortamı paylaşırlar. Bay Simmel, ömrünüz vefa edip İstanbul’a gelebilseydiniz, bu sözde-kayıtlılık ve sözde-sorumluluk pratiklerinin temelde var edilme potansiyeli olan her tür yaratıcılık, bireyselleşme ve çeşitlenme imkânını doğmadan öldürdüğünü anlayabilirdiniz. Ah Bay Simmel, ah! Burada yaşamadığınız için neler kaçırdığınızı şimdi gördünüz mü? Ve sevgili Beşiktaş dilencisi, sözüm sana: Dilenciliği meslek edinmek istiyorsan yaratıcı müziksel çabalar göstermek yerine, tam aksini yapıp yol üzerinde vızıldanman gerektiğini hâlâ anlamadın mı? Biz de o zaman dilendiğini anlar hak etmediğin paranı verir, iç ferahlatırız.

farklılık, İstanbul, metropol, Metropol ve Zihinsel Hayat, Simmel, Uğur Tanyeli