fotoğraflar:
Raife Polat arşivi
Balkon

Bu metnin konusu balkon. Benim, senin, bizim yaşamımızdaki balkon. Yoksa, iktidarın gücünü göstermek için kullandığı alan değil ilgi alanı. Charles ve Diana, William ve Kate gibi aşklarını, birlikteliklerini müjdelemek için çıkmıyor malum, iktidar balkona, ki bu aşkların arkasına saklanan da yine erk. Dolayısıyla kişisel tarihimdeki balkon bu yazının konusu, bir kısmınıza tanıdık geleceğinden hiç şüphem yok. Bu nedenle rahatım. Kime ne benim balkonla kurduğum ilişkiden diyemeyeceğim, çünkü sımsıkı sarılmamız gereken, kaybolmaya başlayan kültürel tarihin bir parçası benimki de. Naçizane buraya bir not düşme, hatırlama çabası.

Yaşamım boyunca oturacağım evlerde olmazsa olmaz olarak aradığım ilk özellik balkonu olmasıydı, hâlâ da öyle. Öyle alıştık, öyle büyüdük biz çünkü. Çocukluğuma dair bölük pörçük görüntülerde ince uzun bir balkon var ilk. Hem mutfaktan hem salondan çıkılıyordu o balkona. Bomboştu sanki annemin yıkayıp astığı çamaşırlar olmadığında. O zamanlar her evde bulunan, bizim de salonumuzun tavanını boydan boya saran tuhaf bitkinin* balkonun kapısını da sardığını ve kardeşimle bu yeşil bandın altından o çıplak balkona çıkıp elimizdeki salatalıkları yediğimizi anımsıyorum katur kutur…

Sonraki balkonumuz daha şenlikliydi. Bir kere, dairemiz iki katlıydı. Şimdilerde kentsel dönüşümün yaşamımızın içine soktuğu tek tip uzun kütlelerin üst katlarındaki ‘lüks’ dublekslerden değildi tabii. Giriş katından aşağıya inen tersine dubleks dediklerindendi. Bu geniş mi geniş dairemizin iki balkonu vardı. Biri, neredeyse tüm günümüzü geçirdiğimiz mutfaktan doğrudan bahçeye açılıyor, diğerinin ise, üst kattaki salondan çıkışı vardı ve sokağa bakıyordu. O da yolla hemzemindi. Dolayısıyla her iki balkon da biz çocuklar için kapı işlevi görüyordu aynı zamanda, demirlerinden hop atlayıp içeri dalıveriyorduk. Mahalle çocuklarıyla saklambaç oynadığımızda üst balkondan girip salona saklandığımızı hatırlarım. Kısa süre sonra bu gizli köşe yakın arkadaşların da tercihi olmuştu hatta. Annem bu konuda ne düşünüyordu hiç hatırlamıyorum!

Şimdi düşünüyorum da, çocukluk geçirmek için eşsiz bir evdi o. Genişti, oyuncaklıydı ve balkonları sayesinde dışarıya açıktı. Gerçekten de, kardeşimle balkonda takıldığımızda bir bakardık üç olmuşuz, dört olmuşuz. Balkonda yenen yemeklere de ortak olurdu arkadaşlarımız, dedim ya sokakla hemzemindi. Elini uzatsan masadaydın. Hoş, uzun sürmedi bu mutluluk, bir başka balkonlu eve attı hayat bizi. Dört balkonumuz vardı bu kez, evin her köşesinde bir tane. Ancak mutfaktaki küçük, hemen içeri alınmıştı klasik bir uygulama olarak. İki tanesi arka cephede, apartmanın bahçesine ve karşı apartmana bakardı. Bunlardan biri ince uzun çamaşır balkonuydu. Hani çoğunluğun hemen camlarla kapatıp odaya kattığı ya da ardiye olarak kullanmayı tercih ettiği. Bizimki açıktı ve bir kısmı ardiyeydi nasılsa. Diğeri yaşam balkonumuzdu. Açıkçası nasıl tanımlayacağımı düşünürken yazdım yaşam sözcüğünü. Çünkü yemek yediğimiz, sohbet ettiğimiz, kitap okuduğumuz, fasulye, barbunya ayıkladığımız, dinlendiğimiz, hava aldığımız, annemin çiçeklerle konuştuğu bir yerdi burası. Evin yazlığıydı. Bahçeden uzanan dut ağacının gölgesine sığınmıştı. Karşı apartmandaki komşularımızla balkondan balkona sohbete açıktı. Tüm gün ağırlardı bizi. Ön cephedeki balkon da öyleydi, ancak o sokağa baktığı için daha gürültülü ve çok da güneşliydi. Panjur taktırmıştık gerçi, ama yine de akşamları geçerdik oraya.

İlk gençliğim, gençliğim ve evden ayrıldığımda anne kucağım oldu bu ev benim için. Büyüttü bizi. Anılarımızı biriktirdi. Annem doğası gereği tüm arkadaşlarımızın annesi oluverirdi bir süre sonra, dolayısıyla bu ev de hepsine yuva. Her zaman komşularını imrendiren annemin çiçekleriyle çevrelenmiş balkonlarında az efkârlanmadık gençlik ateşiyle. Mahalleli az çekmedi gürültümüzü —ama hiç yakınmadı.

Kısacası balkonlarda büyüdüm ben. Kendi yuvamı kurarken de, evin aradığım ilk özelliği oldu balkon. Yoksa yaşayamazdım! Karşı yakada oldu ilk evim(iz), balkon zor işmiş oralarda anladım, ama vazgeçmedim. Az deniz gören kocaman bir balkonum oldu. İlk çiçeklerim dizildiler bir köşesine. Evimizin yeni üyesi kedimizin dışarıyla bağlantısıydı. Sonra bir sabah bir arkadaşımız, tıpkı çocukluğumuzda yaptığımız gibi, balkondan giriverdi içeriye. Çok şaşırmıştık, çünkü kot farkı nedeniyle iki kat daha vardı altımızda. Ama becermişti işte, ne gülmüştük.

Çok kısa sürdü bu keyif. Yol gözüktü bize, Kadıköy çağırdı beni. Taşındık bir başka zemin katına, çift balkonlu. Tek kusuru her iki balkonun da kapalı olmasıydı, ama ön hayli keyifliydi, çünkü kapatınca sürgülü camları, içindeki peteğin de katkısıyla tam bir kış bahçesine dönüşüyordu, güzeldi. Yine kısa sürdü ama. Bu kez kendimizi aştık, bahçe katına geçtik. Anlatmaya gerek var mı bahçeli bir evin lütuflarını bilmem. İstanbul’un sakin, kuytu bir köşesiydi resmen nefes aldığımız. Bahçeden çıkmak istemiyorduk. Mutluyduk.

Ama çıktık o evden de. Yeni ev bizimdi bu kez ve elbette balkonluydu. İkisi de kapalıydı, hemen birini açtırdık. Çiçekler, tente, masalar, sandalyeler, minderler, kedimiz ve oğlumuz dolu dolu yaşadık o balkonun da bize sunduğu nimetleri.

Şimdi, kişisel balkon kültürü tarihimden biraz başımı kaldırıp etrafıma baktığımda her zaman aynı yaşanmışlıkları görmüyorum elbet balkonlarda. Anadolu yakasında bizim gibi balkon sefaları sürenler olduğu gibi, balkonlarını duvarlar örerek odalarına katan ya da pencerelerle kapatıp ardiyeye çevirenler de çok. Hiç kullanılmayan, bomboş balkonlar kadar anlaşılmaz değil yine de bu tercih.

Öyle ya da böyle bir balkon kültürü var. Ancak değişen kent yaşamı, geçmiş zaman kullanımını da kaçınılmaz kılıyor sanki. Benim hikâyem mutlu sonla bitmiyor mesela. İkisi hariç, tümü yıkıldı anlattığım güzel evlerin çünkü. Şu an yine balkonları olan bir evdeyim yıkımına gün sayılan. Yakın zamanda Fransız balkonlu apartmanlar diyarında mum ışığında arayacağız balkonları. Sonra bir gün evden işe işten eve, soluksuz yaşamlarımızda havaya gereksinim duyduğumuzda —ki duyacağız— balkonlar çağıracak bizi…

* Metni yazdıktan sonra aklıma düştü, araştırdım; şeytan sarmaşığıymış bu çiçek.

{Fotoğraflar: Raife Polat arşivi}

balkon, çocukluk, ev, Kadıköy, Raife Polat