Do’dan Si’ye Değinmeler
iPod, ‘Enstrümanist’, Arabeskin Oğulları, Mehmet Güreli,
Kürtçe Rap
4.000 yılı aşkın bir süre önce
güney Mezopotamya’da çalınmış
gümüş lirin röprodüksiyonu,
kaynak: British Museum

Gel benim sarı tamburam 
Sen ne için inilersin 
İçim oyuk derdim büyük 
Ben anınçin inilerim 
—Pir Sultan Abdal, “Sarı Tamburam

Dünyalıdan az kullanılmış temiz ‘aypot şafıl’

Yalnızlık, Homo sapiens’e mahsustur: Homo sapiens, dede evi Afrika’dan ayrılmaya karar verdiğinde, kâşif büyükbaba Homo erectus’un (Homo heidelbergensis) diğer torunları Neandertaller ve Denisovalılar uzunca bir süredir Avrasya’da yaşıyordu. Sapiens’in türdeşleriyle karşılaşması hiç de hayırlara vesile olmadı; Homo sapiens, hayatta kalan tek insan türü olmanın dayanılmaz hafifliği-ağırlığı içinde son 40.000 yıldır yaşıyor.

Yerküredeki ‘değerli yalnızlığının’ farkında olarak alıcıları, teleskopları ve sondalarıyla kozmosu keşfe çıkmış Homo sapiens için esas hüsranlardan biri de, yok olmuş dünya dışı bir medeniyetin izine rastlamak olabilir; çok uzak olmayan yarınlarda uzay arkeologlarına gereksinim duymamız ihtimal dahilindedir. (Bu cümleyi yazmak için 2019 Yükseköğretim Kurumları Sınavı’nın tercih döneminin sonlanmasını bekledim.)

Homo türünün 2 milyon yıllık
türleşme ve melezleşme grafiği,
kaynak: Wikimedia Commons

Tersinden düşünelim: Başka yıldızlardan gelen uzay arkeologları, Homo sapiens’in yok olmuş medeniyetiyle —dünya da henüz hamamböceklerine yar olmamışken— karşılaşırsa neler olabilir? John Wyndham’ın “Meteor* adlı müthiş öyküsü, dolaylı da olsa, bu türden bir temas üzerine düşünmeye insanı teşvik ediyor; elli altmış santim çapında madeni bir uzay aracından Homo sapiens’in dünyasına adım atan beşer santimlik canlılar… Atilla Atasoy’un cücelerinden daha da cüce olan bu uzaylılar için kediden lambaya değin gördükleri her şey büyük bir şaşkınlık kaynağı.

Çıkalım gün ışığına tez elden 
Koşalım gül pembe yüzlerle dereden 
Cücesin şehirde sen 
Gidelim gidelim 
Koş gel sen de dev olmak istersen

Öyküdeki gibi küçük ya da Arrival filmindeki gibi büyük olsunlar, dünya dışı canlılar için, Homo sapiens’in geride bıraktığı gezegende en ilginç keşif —enstrümanlardan, Walkman-Discman’den, akıllı cep telefonlarından önce— iPod Shuffle olacaktır. İnsanlığın alet kültüründe gerçekten çok önemli bir eşiği temsil ettiği, zaman geçtikçe daha da belirginleşen bu çok küçük ve ekransız müzik kutularıyla o gün karşılaşacak farklı gezegenlerin arkeologları, duyma yetileri olup olmadığına ve müzik yapıp yapmadıklarına bağlı olarak tabii, kendi aralarında derin tartışmalara girecektir.

İlk olarak 2005 yılında piyasaya sürülen iPod Shuffle’ın dört jenerasyonu bir arada, kaynak: Wikimedia Commons

Wyndham’ın öyküsünde bahsettiği gibi cüce uzaylılar da gerçekten varsa, kulaklıkla DerdiYoklar’ın “Uzaylılar” parçasını dinledikleri takdirde, iPod Shuffle kendilerine, 2001: A Space Odyssey filmindeki monolitin hominid’lere yaşattığına benzer bir aydınlanma yaşatacaktır.

Toprak bizim, deniz bizim, ağımızı kirletmeyin 
Koca dünya hepimizin, bağımızı kirletmeyin 
Uzaylılar bir gün gelse, bu ne pislik böyle dese 
Büyük dedem bir gün gelse, bu ne pislik böyle dese 
Bir de bizden hesap sorsa 
Kim verecek cevabını

Ölü enstrümanlar derneği

Müzelerde, sanayi sitelerinde ya da anne evinde bir gün geçirildiğinde, şaşırarak fark edilen gerçeklerden biri de, Homo sapiens’in hayatında ne kadar çok aletin-eşyanın bulunduğudur. Karabüklü boz ayılar sırtını ağaca sürterek kaşıyadursun, sevgilisi olmayan her İstanbullu Homo sapiens, bir ucuyla masaj yapan diğer ucuyla da kaşıntıyı gideren ahşap aleti Eminönü’nden bugün sadece 10 liraya satın alabiliyor. Gerçekten de Homo türünün 2,5 milyon yıllık tarihi alet edevat tarihidir.

2017 yılında Human Behavior dergisinde yayımlanmış bir araştırmaya göre, Homo türünün kompleks ve devamlılık gösteren aletler (aşölyen) yaptığı sırada kullandığı beyin ağlarıyla, günümüz insanının enstrüman çaldığı sırada kullandığı beyin ağları —görsel bellek, işitme, hareket bilinci ve planlama gibi kısımların harekete geçmesi nedeniyle— benzeşiyor.

Araştırmaya katılan gönüllülerin beyin aktiviteleri gelişmiş bir teknoloji ile izlendi. Kaynak: arkeofili

Araştırma ekibinden Prof. John Spencer “Bulgularımız sonucunda dil ve taş alet üretiminin birlikte geliştiğine dair önceki iddialar, sonuçlarımızla örtüşmedi. Bellek, görsel ve işitsel entegrasyonun taş alet yapımında daha temel konular olduğu fikrinde ortaklaştık. İnsanın milyon yıl önce taş alet yapımında kullandığı beyin ağlarının bugün bir müzik aletin çalınmasına yardımcı oluyor olması gerçekten büyüleyici.” demiş… Yeri gelmişken, profesörden şöyle küçük bir isteğim olacak: Çalışmanız sırasında taş aletler yapan gönüllülerin beyin hareketlerini ‘kızılötesi spektroskopi’ adında bir tarama cihazı kullanarak izlemişsiniz, zahmet olmazsa onu bana karşı ödemeli olarak gönderir misiniz?

Sayın Spencer,

Öncelikle sizi ülkeme davet edemediğim için çok üzgün olduğumu belirtmek isterim. Türkiye’nin mevcut atmosferindeki %78 argon, %21 azot, %0,93 oksijen oranının evvela sizi zorlayacağını çok iyi biliyorum.

Evet, beyin tarama cihazını ivedilikle istiyorum, çünkü artık çevremdeki ENSTRÜMANİST’lerden gına geldi. Ha, şimdi ENSTRÜMANİST’in ne olduğunu merak ediyorsunuz haklı olarak, hemen size açıklayayım: Genelde otuzundan ya da kırkından sonra, müzikal yetenekleri olup olmadığını hiç düşünmeden, parayı bastırıp kendilerine bir ya da birkaç enstrüman alan insanlara benim taktığım ad. Bu insanlar, genelde o çok sıkıldıkları hafta sonu günlerinin birinde ansızın enstrüman edinmeyi kafasına koyuyor ve evet evet, pazartesi günü de satın alıyor. Bir hevesle tenis kursuna ya da butik bira yapımı kursuna katıldıkları gibi. Durdurup sorsanız, çocukluktan beri içlerinde hep MÜZİKLE İLGİLİ BİR YANLARInın bulunduğunu, İŞTEN GÜÇTEN ANCAK BU ARALAR FIRSAT BULDUKLARINI söylerler. Ama inanın, sadece beş ay sonra evlerine gittiğinizde, sağda solda çalınmaya çalınmaya toz tutmuş, örümcek bağlamış enstrümanları göreceksiniz. Yazık değil mi?

Cihazınıza talibim, çünkü enstrüman almaya karar verdikleri o sıkıcı pazar akşamı onlara, bir koğuş arkadaşının tahta paspas parçalarından yaptığı bağlamayı tam iki yıl boyunca çalan Ruhi Su’nun içindeki ya da çocukken kavalını paslı demir borudan yapan Burhan Bayar’ın içindeki gerçek müzisyenliği ve hatta, 50 yaşında viyolonsel çalmaya başlayan İsmet İnönü için öğretmeni David Zirkin’in “İsmet Paşa viyolonseli göğsünde hissetmekten büyük zevk alıyor,” şeklindeki ironik sözünü hatırlatmaktan hakikaten yoruldum. Evet evet, cihazınızı bana gönderiniz ki, beyin aktivitelerini tarayıp enstrüman çalarken hangi bölgelerinin DEVREYE GİRMEDİĞİNİ onlara tam da o ilk gün hemen göstereyim.

Adresim: Moda 81300, İstanbul

Babalar ve oğulları: The Bayar family

Arabesk dünyasına kulak kabartmış her müzik sever Burhan & Uğur Bayar kardeşlerin namını duymuştur. Özellikle, söz-beste yazarlığından aranjörlüğe, aranjörlükten yapımcılığa uzanan hacimli müzikal kariyeri ile abi Burhan Bayar, başta Müslüm Gürses, İbrahim Tatlıses olmak üzere birçok başarılı arabeskçinin arkasındaki isimlerden biridir; “Vur Gitsin Beni,” “Mutlu Ol Yeter,” “Yalnızım,” “Bir Kulunu Çok Sevdim,” “Hasret Rüzgârları,” “Yalan,” “Yıkılmışım Ben” gibi gönül telimizi titreten birçok parçanın altında onun imzası vardır.

Burhan Bayar, bir dönem ev arkadaşlığı da yaptığı İbrahim Tatlıses’le birlikte,
kaynak: Burhan Bayar arşivi

Tabii Adanalı Bayar ailesinin şatafatlı günleri, arabesk-fantezi müziğin 2000’lerle birlikte Türkçe pop müziğin içinde sönümlenmesini müteakip sona erdi. Ama şimdi müziğin ‘Corleone’ ailesi diyebileceğim bu ailenin bayraktarlığını yeni bir isim, hem de çok farklı bir şekilde yapıyor.

Burhan Bayar’ın küçük oğlu Burak Can Bayar, kurucusu olduğu BCB Müzik ile hip hop, enstrümantal, arabesk rock gibi türlerde müzik yapan birkaç ismin yapımcılığını üstelenmiş durumda ve —Spotify’ın 2017 yılında lügatimize kazandırdığı— “Üçüncü Yeniler” türüne dahil edilebilecek parçalar yapıyor. Şimdiye kadar “Geri Ver Bana”, “Hatıralar” (Mirkelam cover’ı), “Nasıl Buralar” adında üç single’ı yayımlandı.

“BURAK CAN BAYAR, Müziğin matematiğini yazan adam”,
YouTube yorumlarından

Adana’dan İstanbul’a mimarlık eğitimi için geldiği günden itibaren arabesk dünyasında yükselen Bayar ve onun ‘saykodelik’ müzik yapan oğlu; inşaatta türkü söylerken keşfedilip müzik piyasasına sarsılmaz bir giriş yapan Urfalı İbrahim Tatlıses ve onun pop müzik yapan oğlu; TRT İstanbul Radyosu’nda kendisine yer bulamadıktan sonra dönemin müzik piyasasına damgasını vuran Samsunlu Orhan Gencebay ve onun Mecidiyeköy’de Payitaht Eski İstanbul adında bir lokanta açan oğlu… Arabeskçi babalar ve oğullarının hikâyelerine kulak kabartmak bize taşra, kent, göç, iktidar ilişkileri, müzik piyasası, memleket ahvali gibi birçok konuda müthiş ufuklar açıyor. Yani mantıken, en azından benim için!

Hadi dur o odalarda, durabilirsen!

Artık zor biliyorum 
Yaşarken böyle dile gelir yıllar 
Bir oda bir ev bir de korkular 
Buluşurlar konuşurlar

Müzik dünyasının İstanbullular familyasından olan Mehmet Güreli ise benim için şehir yüzlerinin başında gelir; kendisini çoğu zaman Beyoğlu’nun ara sokaklarında, elindeki sebze meyve dolu poşetlerle hangi yöne gideceğini planlarken görürüm.

Güreli’yi son olarak bir hafta önce, eski Taksim Alman Hastanesi’nin karşısındaki sokağın başında, caddeden gürültülü bir şekilde geçen lüks arabanın arkasından hayretle bakarken gördüm. O andaki ibretlik bakışıyla Güreli, Haziran ayının başında yayımlanan Oda Müziği - 1 adlı albümüne kapak olabilecek bir kare içine pekala sığabilirdi.

Güreli, yeni albümünü bir projenin başlangıcı olarak görüyor: “Akabinde konuşmalar da yapacağım (odamda). Yönetmenleri, yazarları anlatacağım.
Kendi projelerimden söz edeceğim.
Bazen belki dostlarımla düetler yapacağım.” Kaynak: Apple Music

Önceki Do’dan Si’ye Değinmeler yazımda ülkedeki ahval ve şeraitin bizi evlerimize nasıl hapsettiğinden bahsetmiştim; Güreli’nin eski parçalarını kendi evinde, arkadaşlarıyla akustik olarak —muhteşem bir şekilde— yeniden yorumladığı albümünün de sonuna “1”i eklemesi, bana ister istemez bu mahpusluğumuzun kısa sürede bitmeyeceğini düşündürdü. Ee ne diyelim, hainsin felek, zalimsin felek; seni de Mephisto’lu günlerinden beri seviyoruz Güreli!

İnan değil sana kastım, cahille röportajı kestim!

Diss ölür, sen uçuşu hatırla! Son günlerde ülkenin rap’çileri ve onların dinleyicileri arasındaki polemiklerden, siyasetten ve futboldan kaçındığım gibi özenle kaçınıyorum. Ama geçenlerde Beyoğlu’nda bir barda Kürt rap’çilerin toplanıp müzik yaptığına dair bir şeyler işittim, bu ilgimi çekti işte.

Bir de yakın zamanda REQSO’nun ilk single’ı “Lêxe” [Vur] yayımlandı. Bu yeni Kürt rap’çi hakkında bir şeyler öğrenmek için internete bakınca karşıma Bianet’teki röportajı çıktı. Muhabirin “Kürtçe, rap müziğe uyumlu mu?” sorusunu görmemle Uçan Adam Sabri gibi kendimi yere atmam bir oldu!

REQSO, İstiklal Caddesi’nde,
fotoğraf: Murat Bayram / Bianet,
kaynak: Bianet

Hardal’dan Mor ve Ötesi’ne değin Türkçe rock gruplarına yıllar boyunca “Sizce Türkçe rock olur mu?” şeklinde az soru sorulmamıştı. Bunu hatırlayınca, dayanamayarak bir kere daha kendimi Sabri gibi yere attım. Allah gerçekten Türkiyeli müzisyenleri muhabirin işgüzarından korusun! Zaten müzisyenlerimiz ne çekmişlerse cahil medyadan çekmediler mi?

Ehe wisa ye birayê min wisa ye. 
Betal in birê min, kêrî tiştekê nayên. 
Ev çawa çêbû!

Öyledir kardeşim, öyledir. 
Bunlar boş gezen kardeşim, bir işe yaramıyorlar. 
Bu nasıl oldu!

* Wyndham’ın öyküsü, Dördüncü Güneş: Uzay Hikâyeleri adlı seçkide (Ant Yayınları, 1971) yer alıyor.

Do’dan Si’ye Değinmeler, müzik, Özgün Çağlar, popüler kültür