Do’dan Si’ye Değinmeler
Atakan’ın Sevdiği Müzisyenler,
Arto’nun Nidaları,
Radyo Aşkımız

Hata benim günah benim affet sevgilim 
Dön gel artık kapanmadan yorgun gözlerim 
—Kamuran Akkor, “Yorgun Gözler”, 1972

Twitter’daki bir hesaptan “küçük filozof” Atakan Kayalar’ın elinde çeşitli albümlerle göründüğü fotomontajlar paylaşılıyor.

Milyonlarca memura müjde!

İşten, mektepten, aştan ya da aşktan arta kalan o bitmez tükenmez zamanlarda sürekli (kendine) oturanların-uzananların coğrafyasında, beklemek, esaslı bir iştir. Zamanını çaldıranın, kılıfını “sabır” adlı paketlerde piyasaya sürmekten başka çaresi yoktur. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur’una çıkıldığında ise “Fakat bizim memlekette aranan kaybolur. Şark oturup beklemenin yeridir. Biraz sabırla her şey ayağınıza gelir” ifadesi dikkat çeker. Çay ile kahve, yüzyılların sponsorudur.

Memleketteki oldular-olanlar-olacaklar, pamuklara sarılası Kara Kitap’ta yer alan “Hepimiz O’nu Bekliyoruz” bölümünü sık sık akla getirir. Oralarda bir yerdeki/zamandaki ‘o’nun, bekleme memurlarıyla –işaret parmakları dışında– bir bağı yoktur; ‘o’ ve ‘sen’i imlemek kolaydır ama zaten ‘ben’ de –iki üç yüzyıllık geçmişiyle– dünkü çocuk değil midir? Hem de kökü ‘dışarıda’ olan!

Kötünün, şeytanın, deccalın neye benzediği belli iken ‘kurtarıcı’ya dair bir fikir birliği olmadığından ve sanırım en çok da ‘ben’ diye söz aldıklarından; “(Ben) Taksim bilmem!” diyen dayılar, “Ben genelkurmay-cumhurbaşkanı-başbakanınızım!” diyen Mersinli Cihangir’ler veya “Ben şunu bunu okudum” diyen küçük filozof Atakan’lar bekleme memurları arasında böylesine büyük heyecan dalgası yaratıyor.

Yapı Kredi Yayınları’nın Orhan Pamuk'un kült romanı Kara Kitap (1990) için yaptığı 25. yıl özel baskısı, kaynak: YKY

Nasıl Taksim’e giderim, pardon müziğe bağlarım diyor dayı? Kahverengi saçlım, kahverengi gözlüm Atakan Kayalar bir daha bir daha geldiği televizyon programlarından birinde, dinlemeyi sevdiği müzisyenlerin başına Barış Manço’yu, Cem Karaca’yı, Fikret Kızılok’u ve Erkin Koray’ı yerleştirerek beni gerçekten hayretlere düşürdü. (Aleyna Tilki ve yükselişe geçen yerli rap’çilerimiz için ise “İnsanların açtığı kadarıyla dinliyorum… Maruz kalarak!” şeklinde ‘çocukça’ bir yorum yaptı!)

Koleksiyonumu bozmak pahasına, 2002’li küçük kardeşime doğum günü hediyesi diye kargoladığım bir walkman ile beş Barış Manço kasetini, memlekete gittiğimde kışlıklarının yanında görmemin yarattığı o hayal kırıklığı hâlâ damağımdayken, 2010’lu Atakan’ın, Türkiye pop/rock tarihinin efsane isimleri hakkındaki sözlerini daha da önemsedim. Şimdi Selda Bağcan ile Edip Akbayram düşünsün!

Eh canım, ben de bir bekleme memuruyum ama emeklilikte yaşa takılanlardan. Kardeşimin, yeni satın aldığı Bluetooth kulaklıktan ‘nostaljik şarkılar’ı dinlediğinden bahseden mesajını az önce (yıllar sonra!) okudum gitti işte. Bu arada, Aleyna Tilki’nin “Sen Olsan Bari”si de bekleme memurlarına ve ‘o’na özel yazılmış gibi değil midir?

O sen olsan bari sen olsan bari o 
Sen olsan bari sen olsan bari 
Hazırım diyorum dünden düşmüyorsun dilimden 
Olan olmuş zaten o sen olsan bari o

Kırk yıldır yanıyorum yanıyorum: Arto-la-ma!

Agos’ta yayımlanan röportajını okuyanlar, Arto Tunçboyacıyan’ın, Arthur C. Clarke’ın 2001: Bir Uzay Destanı romanındaki Yıldız Çocuk’un büyümüş hâli falan olduğunu düşünebilir: “Soykırım, Dle Yaman, konyak, bir de duduk... (Ermeni olmak) Bu mu yani?”, “Benim bütün derdim, insanları kalıpların dışına çıkarmak”, “Otuz bin yıl önce Ermeni mi vardı ki otuz bin yıl sonra Ermeni olsun?” gibi birkaç cümle öne çıksa da, genel olarak röportajda “Ben şunu aştım ama bakın bunu da aştım” havası hâkim.

Arto, müzisyen Onno Tunç’un kardeşi... 2004 yılında yayımlanan
Türkçe Sözlü Hafif Anadolu Müziği albümü tekrar tekrar dinlemeye değer bir çalışma,
kaynak: Leioa

Arto, 1915’i, Ermeni kimliğini, Homo sapiens olmayı, bahçe duvarını (ve belki de Hegel’i!) aşmış olabilir –bunların aşılması gerekir de– ama bu kadar toptan iddia karşısında şunu sormadan edemiyorum: Hiç back vokalistliğinizi de aşmayı düşündünüz mü?

Esasında vurmalı sazlar üstadı olan Arto’nun (Fifth Season Band’le birlikte) Gate of Frequencies adlı son albümü geçtiğimiz yıl yayımlandı. Bu güzel caz albümünü dinlediğimde, tabii ki Arto’nun “Auoaa”lamalarına, “Diribaa”larına takılıp kaldım. Kırk yıllık zaman kendisinin tuhaf nidalarını sadece birazcık kısıvermiş!

Merak ettim, parçalara göre değişik hâller aldığı için ‘Arto’lamalar’ başlığı altında toplayabileceğimiz –bazen de çeşitli şişelerin kullanıldığı– bu nida silsileleri kulağımıza ne zaman hediye edildi? Ajda Pekkan’ın 1980 yılındaki Eurovision Şarkı Yarışması hazırlıklarına kadar iz sürebildim: “Petrol”ü seçen TRT jürisinin önündeki diğer seçenekler de “Olsam” ve “Bir Dünya Ver Bana” idi. Sanırım Arto’lamalar, ilk olarak –Pekkan’ın da yarışmadaki favori parçası– “Bir Dünya Ver Bana”yla duyulmaya başlandı.

“Bir Dünya Ver Bana”nın başında,
ortasında ve sonunda ilk “Arto’lamalar”ı duymak mümkün;
söz: Fikret Şenes, müzik: Cenk Taşkan, düzenleme: Onno Tunç 

Yerli yabancı müzisyenlerle canlı performansları bir yana, örneğin Sezen Aksu’nun “Hoş Geldin”inden, Nilüfer’in “Yoksun”undan, Nükhet Duru’nun “Fani Dünya”sından, Wax Poetic’in “Angels”ından Arto’lamaları çıkarırsak ne eksik kalır? Ya da özellikle Arto’nun nidalarını seven birileri var mıdır? Kabak tadı varsa, ‘kabak sesi’ de yok mudur? “Bir Dünya Ver Bana” yerine “Petrol”ü seçmiş dönemin TRT’si bile yılda iki defa doğruyu göstermiş olamaz mı? Dabadi bap baa dabadi bap baa!

Bahçe duvarından aştım 
Sarmaşık güllere dolaştım 
Öptüm sevdim helallaştım 
Yanıyorum yanıyorum hele

Dinlenen radyolar ruhumu sardı

Metrobüste, vapurda, metroda dinlediği müzikle kendinden geçen birçok vatandaşın, aslında cep telefonunun radyosunu kullandığını fark edenleriniz olmuştur. Yine memlekette, akıllı telefonların fiyat/performans listelerindeki yarışlarında önemli etkenlerden birinin –şaşırtıcı bir şekilde– radyo özelliği olduğu görülür.

Türkiye’nin radyoyla bağı sanıldığından daha güçlüdür; kulağımızı bir bilene teslim etmeyi severiz: Az sayıdaki sıkı müzik dinleyicisini dışarıda tutarsak, yeni jenerasyonun Spotify, Fizy, YouTube gibi online müzik platformlarına gösterdiği teveccühün altında da, nihayetinde, sevilen parçalara benzer parçalar dinleme isteği yatar. Tek radyo İstanbul Radyosu ile günümüzdeki kişisel radyolar arasındaki mesafe, Türkiye’nin müzik dinleme serüvenine dair çok şey söylüyor.

Metroda –muhtemelen radyo dinleyen– İstanbullular, fotoğraf: Selma Topaç

Geçtiğimiz ay, konuya ilişkin önemli bir araştırmanın sonuçları açıklandı. Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’nun yirmi altı ilde, on beş yaş ve üzeri 4.512 kişiyle yaptığı görüşmelere dayandırdığı veriler şöyle:

  • Türkiye’nin ortalama radyo dinleme süresi: 103 dakika.
  • Radyonun en yoğun dinlendiği saatler: Hafta içi, sabah işe gidiş ve işten çıkış saatlerini kapsayan zaman dilimleri.
  • Radyo yayınları yüzde 47,8 oranla en fazla cep telefonundan dinleniyor. Bunu sırasıyla araç radyosu, televizyon, standart radyo, bilgisayar ve tablet takip ediyor.
  • Radyoda erkekler yoğun olarak halk müziği, kadınlar da pop müzik dinliyor; yerli pop müzik dinleyen kadınların oranı yüzde 52,8 iken erkeklerin oranı yüzde 47,2.

Derken, Spotify –playlist’imin sonuna geldiğimden*– Reynmen’in “Radyoda Neşet” parçası öneriyor. Bu yazı da bitiveriyor:

Radyoda Neşet altında Mercedes 
Bedenim beden değil 
Yürüyen bir ceset 
Ben bende değilim bugün 
Yar senden geçtim küskün 
Koştum yoruldum düştüm

* Hazırladığım Spotify playlist’leri dinlenebilir.

Arto Tunçboyacıyan, Do’dan Si’ye Değinmeler, müzik, Özgün Çağlar, radyo