Gomidas Vartabed,
Paris, 1901,
kaynak:
Komitas Museum-Institute
Gomidas Yaşasaydı, Kardeş Türküler’i Severek Dinler miydi?

Durdum durdum kendime güzel bir ağ ördüm 
Kimse bilmez kimse bilmez bu bir kördüğüm 
—Mor ve Ötesi, “Kördüğüm”, 2006

Sen bana erken geldin, ben sana geç

Dünyalılar, yıldızlararası bir “çisim”le ilk defa 2017 yılının Ekim ayında karşılaştı; Hawaii’deki Pan-STARRS gözlemevindeki astronomlar günlük asteroit taraması sırasında, hızı ve konumu ile Güneş Sistemi içinde hayli ayrıksı duran bir gökcismi tespit etti.

‘Oumuamua adı verilen gökdelen boyutundaki bu cisim, maalesef, hiperbolik yörüngesi ve saniyedeki 26 km’lik hızı nedeniyle yeterince gözlemlenemedi. Vega yıldızından geldiği tahmin ediliyordu ve Güneş’i teğet geçtikten sonra dünyaya 14 milyon kilometre kadar yaklaşmış olmasına rağmen ancak dört gün sonra, fark 30 milyon kilometreye çıkmışken keşfedilmişti; artık dünyadan çok uzaklaşmış olan davetsiz misafirin 2022’de Neptün yörüngesine geçmesi bekleniyor.

Söz konusu cisme dair bir sanatçı izlenimi; ‘Oumuamua Hawaii dilinde
“kâşif, öncü” anlamını taşıyor;
kaynak: Wikimedia Commons

‘Oumuamua tespit edildiği günden beri çeşitli tartışmaları beraberinde getirdi. Örneğin, Harvard Üniversitesi Astronomi Bölümü Başkanı Prof. Avi Loeb, bu cismin zeki canlılar tarafından üretilmiş, enerjisini yıldızlardan alan, görevli bir uzay aracı olabileceği ihtimalinin akılda tutulması gerektiğini vurguluyor. Loeb “Eğer ‘Oumuamua öylesine bir cisim olsaydı, her güneş sisteminde üretilmiş milyarlarca böyle cisim olurdu,” diyor.

Ben ise Vegalıların —kendi Yenikapı’larında teşhir edemeyeceği kadar— aktif bir görevde olan bu uzay aracıyla, dünyaya bu kadar yaklaşmışken, neden Neptün’e kaçmakta karar kıldıklarını merak ediyorum. Bence Vegalı kaşifler, mavi noktamızın —yaklaştıkça azalmaya başlayan solukluğunun— yerini çeşitli bayraklara, sınırlara, ulus devletlere, Donald Trump’lara falan bırakmasını hazmedemediler. Zaten —yıldızlararası tozu bol olsun— Carl Sagan’ın Contact romanında iddia ettiği gibi, dünyadan Vega yıldızına ulaşan ilk işaret de 1936 yılında düzenlenen Berlin Yaz Olimpiyatları’nın TV yayını, dolayısıyla Hitler’in sevimsiz yüzü olmamış mıydı?

Gerçekten de dünyalılar için uzay-zamanda bir arpa boyu yol alabilmek sanıldığından çok daha zor olacaktır. Yani, ey ‘Oumuamua içindeki sevgili Vegalı, yıldızlara baktırdık, fallarda çıkmıyorsun; sizleri görmemiz —Paşa’mızın vurgusuyla— imkânsız, imkânsız, imkânsız… Rüyalarımız da olmasa!

Hem ‘yerli’ hem de milli tabu

İspanya’da yaşayan genç müzisyen Vigen Hovsepyan’ı New York Music Daily’nin hazırladığı “2017’nin En İyi 100 Şarkısı” listesi vesilesiyle tanıdım; “Gulosingle’ı ile listeye giren Hovsepyan sonrasında Echoes: Revived Armenian Folk Songs adlı harikulade bir albüm de çıkardı.

On dört yaşındayken ailesiyle Ermenistan’dan Barselona’ya göç eden ve halihazırda Barcelona Ethnic Band ve HAV Folk Trio üyesi olan Hovsepyan, albümünde “Gulo”yla birlikte “Drdo”, “Sareri Hovin Mernem”, “Msho Gorani”, “Es Gisher” gibi farklı bölgelere ait geleneksel Ermenice parçaları duduk, perküsyon, çello ve gitar enstrümanları eşliğinde yorumlayarak, neredeyse bütün dünyalı müzikseverlerin kulaklarında ‘yankı’ yapmaya muktedir bir sound yakalamıştı.

Hovsepyan’ın, albümü vesilesiyle verdiği bir röportajda şakayla karışık sarf ettiği “Yurtdışında ünlü olursak, herhalde o zaman Ermenistan’daki insanlar da bizi dinlemeye başlar.” sözü, yalnızca ironide bir zirveyi değil, Ermeni müziğinin ne olduğu/ne olması gerektiğine dair Osmanlı İmparatorluğu’nda 1915’ten önce başlamış ve bugün Ermenistan ve diasporada hâlâ devam eden bir tartışmayı da işaret ediyor.

Hovsepyan, “Albümümde birçok geleneksel Ermeni şarkısı var ve bu harikulade
şarkılar benim için geçmişin sesleri, yankıları,” diyor.

Hovsepyan’a göre, Ermeni müzik dünyasındaki bazı muhafazakârlar, müzikolog Gomidas Vartabed (1869–1935) ve öğrencilerinin derlemiş olduğu geleneksel müzik eserlerini bir ‘tabu’ hâline getirdi; bu eserlerin —kendi albümünde yaptığı gibi— modern bir şekilde yorumlanmasının, Ermeni müziğinde bir ‘kayıp’ yaratacağını düşünüyorlar.

Hovsepyan’ın ve de Türkiyeli müzikseverlerin atladığı/unuttuğu/bilmediği nokta ise, Gomidas’ın kendi çalışmalarını, 1915’teki büyük felaket ile kesintiye uğrayana dek, katıksız bir ‘Ermeni’ müziği oluşturma-ortaya çıkarma amacı üzerine inşa etmiş olduğudur. Osmanlı coğrafyasında yüzyılların imbiğinden geçmiş seküler ve dini Ermenice müziği kasaba ve şehirlerde bırakan Gomidas, Anadolu ve tabii ki Kafkasya’nın ücra köylerinde Osmanlı, yani Arap, Türk, Kürt, Fars (ve belki de Vegalı!) etkilenmelerinin olmadığı, ‘saf’ Ermeni müziğinin izini sürmüştür. Tam da bu nedenle, Ermeni müziğini tabulaştıran süreci, herkesten önce derlemeleri ve düzenlemeleriyle kendisi başlatmıştır denebilir.

Hayaller, gerçekler

Geçtiğimiz ay, Kara Plak Yayınları ve Aras Yayıncılık işbirliğiyle, Ermeni müzik dünyasına dair çok önemli bir kitap yayımlandı; Sylvia Angelique Alajaji’nin Sılaya Giden Yol: Ermeni Diasporasında Müzik adlı kitabı, Kütahyalı Gomidas’ın, 1915’ten önceki çalışmalarına ve Ermeni diasporaları üzerindeki etkisine hakkıyla odaklanması sebebiyle Türkçe literatürde ciddi bir boşluğu dolduracak.

Alajaji’nin Music and the Armenian Diaspora: Searching For Home in Exile başlıklı çalışmasını Türkçeye
Ayşe Çavdar çevirdi;
kaynak: Aras Yayıncılık

Gomidas, 1915’in 24 Nisan’ında Anadolu’da başlayan süreçle iç içe geçmiş hazin yaşam öyküsü nedeniyle, ama daha da çok, kendisini anlatmak üzere söz alan ‘çoğunluğun’ bazı bilgileri özenle geride tutması nedeniyle memleketinde putlaştırılmış bir isimdir. Dolayısıyla Alajaji’nin kitabında Gomidas’a dair çizdiği bütünlüklü resim, bastığı toprakta filizlenmiş tüm sesleri kulağına basmaya açık, birlikte yaşamaya ve müşterek-melez kültüre inanan/güvenen Türkiyeli müzikseverleri (Kardeş Türküler dinleyicileri diye de özelleştirilebilir), biraz hayal kırıklığına uğratacağa benziyor.

Alajaji’nin kitabının yayımlanması bir dönüm noktası olarak düşünülebilir, çünkü Türkiye’de bugüne kadar süreli yayınlar ve sivil toplum çalışmaları aracılığıyla kurulan anlatıya göre Gomidas, Anadolu’yu müzik ve tanrı aşkıyla1 karış karış gezmiş, önüne çıkan her parçayı Kürt, Türk, Ermeni ya da Arap müziği olup olmadığına bakmaksızın hemen notaya geçirmiş2 (buna ezan da dahildir!3) ve böyle böyle dört binin üzerinde ezgiyi derlemiş, eski zaman halklarının —yarı deli yarı derviş—4 demokratik bir kahramanıdır.

Gomidas, Ermenilerce kutsal sayılan
Ağrı Dağı’nın (Ararat Dağı) resmedildiği
bir tablo önünde, İstanbul’daki evinde, kaynak: Komitas Museum-Institute

Alajaji kitabının ilk bölümüne, 1915 yılındaki katliam zincirinden sağ çıkan ve ileriki yıllarda diasporalar oluşturan Ermenilerin, dağıldıkları yeni yurtlarından geriye baktıklarında aidiyet kurdukları ‘ev’lerin çeşitlilik gösterdiği ve yine bu evlerin, Osmanlı, Lübnan, ABD gibi somut; muhayyel Ermenistan5 gibi de soyut karşılıkları olabildiği hatırlatmasında bulunarak başlıyor. Sonrasındaki bölümlerde de, Gomidas’ın müzikal çalışmalarının, muhayyel Ermenistan’ın ortaya çıkarılması ve bu topraklar üzerindeki ‘mülkiyet’in ispat edilmesi bağlamında, dönemin Ermeni partileriyle yarışabilecek bir role sahip olduğunu belirtiyor.

Genel olarak kökeni 19. yüzyıl sonlarına dayandırılan etnomüzikoloji ve halk müziği derlemeciliği, zaman içinde ulus devletlerin ve milli kimliklerin inşasında önemli roller üstlendi. Gomidas, 1895 yılına kadar ruhban okulunda eğitim aldığı Rusya Ermenistanı’na bağlı Eçmiyazin şehrine gelen hacılardan duyduğu halk şarkılarını notaya alarak derlemeciliğe başlamış olsa da bu hevesi, Almanya’daki yıllarında milli bir misyona evrildi. Alajaji, 1896–1899 yılları arasında Berlin’de müzik çalışmaları yapan ve Internationale Musikgesellschaft’ın [Uluslararası Müzik Cemiyeti] kurucuları arasında yer alan Gomidas’ın, Alman klasik müziğinden ve özellikle de —meşhur bir makalesinde “Almanya’ya milli bir müzik, yabancılara da bir ders veren” biri diye tanımladığı— Wagner’den fazlaca etkilenmiş olduğunu ifade ediyor.

Gomidas, Rusya Ermenistanı’ndaki
Sanahin köyünde bir
haçkar’ın önünde, kaynak: Komitas Museum-Institute

Osmanlı’nın şehirlerinde, kasabalarında yaşayan Ermenilerin icra ettiği dini ve seküler müziği, ‘saf’ Ermeni müziği olarak görmediği için genelde dikkate almayan6 Gomidas’ın Anadolu ve Kafkasya’nın köylerindeki çalışmaları da, halk şarkılarını herhangi bir öznel yorum katmadan kaydetmekten ibaret değildi. Alajaji, derlediği şarkılara atıfta bulunarak “Daha ziyade, onlardan artık kaybolduğunu düşündüğü müzikal bir dil alarak, bu dili bestelerine, daha da önemlisi badarak yorumuna dahil etmiş ve hatta, yabancıların idaresi altında geçen yüzlerce yılın ardından kaybolan Ermeni Geist’ı ile kurulabilecek bir bağ olarak da onu yüceltmiştir,” diyor.

Dolayısıyla, 1898 tarihli bir makalesinde “[…] Burada bir kez daha müziğimizin milli ruhundan ve Farisi-Arap müzikleri kadar ‘Doğulu’ bir tarza sahip olduğundan bahsedeceğim; lakin Farisi-Arap müzikleri bizim müziğimiz değildir, bizim müziğimiz onların alt dalı değildir. Müziğimiz o müziklerin etkisinde kalmıştır.” diyen Gomidas’ın Osmanlı’nın diğer halklarının bazı geleneksel eserlerini —‘kulağıma hoş gelen her şeyi dinlerim/dinletirim’ci olduğu için değil— tabulaştırdığı Ermeni müziğiyle benzemez yanları ortaya çıkarmak, kültürlerarası karşılaştırmalar yapabilmek amacıyla derlediği çok açıktır. Şii ezanı düzenlemesini de, 1905 tarihli Ermeni Tatar çatışmalarını konu edinen bir temsilin bazı bölümlerinde kullanılmak üzere yapmıştır. Yine din adamı kimliğiyle de bilinen Gomidas’ın, kiliselerde icra edilen müziğe ‘Türk tarzı’ karışmasına ses çıkarmadıkları için, İstanbul’daki patrikhaneyi sık sık eleştirdiği de bilinmektedir.

Bir ilahiyat seminerinde,
piyanonun başında,
kaynak: Komitas Museum-Institute

Evet, Alajaji’nin ifadesiyle söylersem, Gomidas, Ermeni müziğini tarihsel, toplumsal ve coğrafi karmaşıklığın içinde inceleyerek bir boşluktan çekip çıkardı ama üzerindeki herhangi bir dış etki ihtimalini ortadan kaldırdığı için de, onu bu sefer başka bir boşluğa yerleştirdi. Tabii ki Gomidas’ın çalışmalarını, döneminin siyasi atmosferinden ve buna bağlı olarak şekillenen müzik anlayışından ayrı değerlendirmek mümkün değil ve yine hakkındaki bütünlüklü olmayan bilgi akışı da, duygusallıkla birleşince, başta bahsettiğim gibi ortaya yanlış bir portre çıkarıyor.

Yani, arabesk, rembetiko, estradayin gibi melez türler ile Vigen Hovsepyan, Ara - Onnik Dinkjian, Kemani Sarkis Efendi, Knar, Tatyos Efendi gibi müzisyenleri salt sağladığı müzikal doyum için değil, birlikte yaşam geçmişini/hayalini kulağın içinden zihinlere fısıldadığı için de dinleyen bu topraklardaki sayısız müzikseverin, Gomidas’ı, örneğin bir Kardeş Türküler konserinde dinleyici koltuğunda otururken düşünmesini istiyorum. Ve onları, 7 Ekim Pazartesi günü Cemal Reşit Rey’de gerçekleşecek olan “Aydınlık Sabahın Sesi: Gomidas 150 Yaşında” konserine can-ı kulaktan davet ediyorum!

1. Videoda Gomidas konuşturuluyor: “Herkesin bir yolu var hayatta. Ben ilahi olanın sesiyle hareket ettim hep. […] Yolum müzikti ve tanrıma aitti.”

2. “Bu yüzden yollara düştü [Gomidas]. Şehir şehir, köy köy dolaştı. Halkın söylediği türküleri topladı. Onları notaya geçirdi. Ermeni, Türk, Kürt ayrımı yapmadı, kim ne söylüyorsa kayıt altına aldı.”

3.[Gomidas] ezanları da dinleyerek bir derleme yapmıştır. (Lütfen Gomidas ezanını Google’a girip dinleyiniz).”

4. “Ayrı bir kolda, o deliliği, umudu ve yıkımı simgeleştiren bir diğer direk durur: Gomidas Vartabed. […] Sorsalar, sadece doğru bildiği şeyi yapıyordu oysa. Sesin peşinden gidiyor, neredeyse vahiy hâlinde gelenleri aktarıyor ve Anadolu halklarının bütün müzik birikimini kayıtlara geçiriyordu.”

5. Rusya İmparatorluğu sınırları içindeki Kafkas Ermenistan’ı ile Osmanlı İmparatorluğu sınırları içindeki Anadolu.

6. Alajaji’nin aktardığına göre Gomidas, tam olarak şehirlerden şarkı toplamaktan vazgeçmiş değildi; Rus ve Osmanlı şehirlerinden yaptığı derlemeler arasında Ermenilerin devrimci şarkıları da yer alıyordu, ama bunları özenle halk müziği kategorisinden ayrı tutuyordu.

Gomidas Vartabed, kitap, müzik, Özgün Çağlar, Sylvia Angelique Alajaji, Vigen Hovsepyan