“Refugees are welcome here”,
fotoğraflar: Gülşah Aykaç
İmgenin
Sınırsız Dolaşımı
ve Müdahaleler

1. Karşılaşma

Bakabiliyorsan gör, görebiliyorsan gözle. 
—Jose Saramago, Körlük*

Raleigh’de ve Durham’da sık sık karşılaştığım, karşılaştığım ilk zamandan beri zihnimi işgal eden bir afiş var. Afişte çocuğunu ceketi içinde taşıyan bir adam imgesi ile ‘mülteciler’, içerde bir şeyler satın almanın zorunlu olduğu kahve ve ders çalışma konseptli mekânlara davet ediliyor. Siyah beyaz çizilen adamın yüz hatları ve bakışı hayli keskin. Çocuğu sarıp sarmalama hâlinden, ona bir barınak, yuva sağlamaya çalıştığı anlaşılıyor. Karşılaştığım şeyden emin şöyle düşünüyorum: “Ortadoğulu ve mülteci.” Bir erkek ve geleceğini (çocuğunu) kırılgan bir hâlde yanında taşıyor. Yersiz bir şimdi ve onun yersiz geleceği. İçimde bir rahatsızlık oluşuyor. Rahatsızlık duygusuna ilk sorduğum soru şu: Bu adam bir kadın olsaydı nasıl olurdu? Oryantal bir nesne olarak peçe taşır mıydı örneğin?

Mülteci imgesi en nihayetinde ‘başarılı’ bir çizim. Fakat binalar gibi imgeleri de kendi içinde, yaşantının bağlamından bağımsız bir nesne gibi düşünmek mümkün mü? Afişin asılı olduğu kafelerden birinde gözlerim başka bir afişe kayıyor. İnsan trafiğini modern zaman köleliği olarak tanımlayan ve ilgili yardım kuruluşlarının numaralarını paylaşan bu afiş üzerinde üçüncü satırda yer alan she’s someone’s daugther [o birisinin (kız) çocuğudur] ifadesindeki daughter [çocuğudur] bölümü tükenmez kalemle karalanmış, “o birisidir” tek başına bırakılmış. Afişin söylediği söze karşı yapılan bu müdahale çok hoşuma gidiyor, çünkü müdahalenin kendisi ikincil ve kuvvetli bir mesaja dönüşmüş. Özellikle de aile kurumunun kadın ve çocuk sömürüsündeki zeminini düşününce. Fakat elimde bir kalem olsa, mültecileri davet eden afişte neye müdahale ederdim bilmiyorum. Çünkü henüz rahatsızlığımın asıl nedenini bulamadım.

Rahatsızlığımın temel nedeninin afişte ‘mülteci’ye atfedilen bir insan imgesinin kullanılması olup olmadığını düşünüyorum. Yine aynı afişin asılı olduğu yeni nesil kafelerden birinde yer alan rengârenk ve büyük harflerle yazılmış SAFE SPACE [güvenli mekân] işareti o anda dikkatimi çekiyor. Gökkuşağı soyutlaması, cinsel yönelimimize dair fikir veren tüm farklılıklarımızla bizi içeri davet ediyor. Bir sembol olarak gökkuşağını çok seviyorum. Zira görünürlüğün teşvik edildiği LGBTİ+ aktivizminde farklılık, herhangi bir insan ya da insan bedeni ile tasvir edilmiyor. Mülteci afişini zihnimde başka türlü kurgulamaya çalışıyorum ve önce insan imgesini çıkartıyorum. Geriye sadece yazı kalıyor. Buradaki mülteci sözcüğüyle ne yapacağımı bilemiyorum. Şaibesi kendinden menkul bu kelimeyle bir yere varabilecek gibi değilim. O anda kendi içime dönüyorum. Acaba rahatsızlığımın nedeni ben miyim? Kuzey Amerika’da, ırk üzerinden derinleşen sosyal mekânsal ayrışmada bir yerim olmasa da, sırasıyla Ortadoğulu, kadın ve genç olarak kimliklendirilen biri olarak ben. Ya da afişteki imgeye bakarken kendimi içinde bulduğum bir aidiyet olarak, yerinden edilme ve göçe neden olan savaş ve katmanlarının sıcağı sıcağına yaşandığı bir coğrafyadan gelmiş biri olarak ben? Acaba bu aidiyetten uzakta olmanın verdiği duyguyla fazla mı hassas davranıyorum?

Birden bu düşünce beni sarsıyor! Ortadoğulu bu göçmenin Kuzey Karolina’da ne işi var? Amerika’da doğmuş ve büyümüş, bilgisine ve sezgisine çok güvendiğim ev arkadaşıma yargısız bir tonda soruyorum:

“Sence bu adam nereli?”
“Hıımm. Bana Meksikalı ya da Latin gibi görünmedi.”

Ev arkadaşım bir süre daha düşünüyor. O düşünürken objektif yüz ifademin yerini muhtemelen heyecanlı ve yersiz bir mimik alıyor, çünkü umduğum cevabı almak üzereyim:

“Kesinlikle Doğulu. Keskin yüz hatlarına ve bakışına bakınca öyle düşünüyorum.”

Bir süredir Meksika sınırına, sınırı kalınlaştıracak ve yükseltecek upuzun bir duvar inşa edilmesi tartışılan Amerika Birleşik Devletleri’nde, göçmen ya da bürokratik statüsüyle mülteci kesinlikle bu çizimdeki adam değil. Zaten okyanus botla aşılır mı?1

“Amerika’da örneğin Suriyeli ya da Afgan bir göçmenle hiç karşılaştın mı?”
“Hayır.”

Bu apaçık noktaya güç bela gelişim ve ev arkadaşımla bir süre susuşumuz önemli şeyler söylüyor. Afişten ve üzerindeki imgeden neden rahatsızım sorusu yön değiştiriyor. Artık yeni bir sorum var: ‘Mülteci’ imgesi burada kimi hedef alıyor?

2. İmgenin sınırsız dolaşımı

Tasvirinden Doğulu ve ‘mülteci’ olduğunu anladığımız imgenin gözlerimizin içine içine bakışını ve Raleigh’deki bir kafeye hoş gelişini anlamak üzere Judith Butler’ın Frames of War, When is Life Grievable2 kitabına dönüyorum. Butler gündelik gerçekliklerini tahayyül edemediğimiz coğrafyalarda yıllardır süregiden, çok katmanlı ve çok farklı hâllerde gerçekleşen savaş görüntülerine dikkat çekiyor. Birer imgeye dönüşüp sınırsız bir dolaşıma giren, fotoğraf ve videolardan oluşan bu görüntüleri savaşın çerçeveleri olarak ele alıyor. İmgelerin medya üzerinden dolaşımının, onlara erişen izleyicinin duygularını hedef aldığını söylüyor. Savaşın çerçeveleri, savaşı olumlamanın, nedenlerini ve yol açtıklarını manipüle etmenin ve kendi gerçekliğini meşru hâle getirmenin yanı sıra, sınırsız dolaşımıyla duyguların sınırsız kere sömürülmesini ve bu sayede duygulanmanın kontrolünü sağlıyor. Çerçeveler sayesinde, duygular da sınırsız bir dolaşıma giriyor. Burada dolaşım öyle hızlı ve yaygın ki, sadece bu imgelerin paylaşımı üzerinden duygulanmaya ve bu duygulanımı hayatımızın üçüncü nesil kahvecide çalışırken içtiğimiz kahve gibi değişmez bir parçası hâline getirmeye başlıyoruz. Dünyadaki kırılganlığın eşitsiz bölüşümünde köklenen savaş ve çeşitleri böylece ona karşı oluşabilecek eleştirel zeminin tam zıttı olan genel bir kabullenme zeminine yerleşiyor.

İçimdeki rahatsızlık duygusu tam da bu duygu sömürüsünden ve ardında oluşan ‘körlükten’ kaynaklanıyor. Öyle ki, gerçekte ne gördüğümü sorgulamak bile güçleşiyor; sorularımın ve rahatsızlığımın temeli muğlaklaşıyor. Afişe defalarca kez yeniden baktıktan sonra gördüğüm şey, Raleigh’de işi olmayan okyanus aşırı bir ‘öteki.’ Yersiz ve tabii ki yersizliğinin dünyada bir ‘lokasyon’u var. Bu imge yalnızca savaşı değil, aynı zamanda ekonomi-politik bir üretim olan Batı ve Batı olmayan ayrımını yeniden üretiyor. Batılı beden ve Batılı olmayan beden… Butler tartışmaların en vurgulu yerine bu bedeni, “kimin bedeni daha kıymetli?” sorusuyla koyarak biyo-politikanın bağlamını post-kolonyal dünyamızda yeniden kuruyor.3 Savaşın çerçeveleri olarak çalışan imgenin sonsuz dolaşımını tam bu sorunun içinden yeniden görmemiz mümkün. Afişten bize bakan bir öteki ve ötekinin bedeni, ötekinin yersizliği, ötekinin geleceği. Afişteki ‘mülteci’ bedeninin statüsü, izleyicinin de statüsünü tanımlıyor.4

Peki ekranlardan ya da kentten sonsuz kere bize ulaşan imgenin dolaşımına müdahale edebilir miyiz?

3. Müdahaleler

“Bu yazı, 2015 yılında battığında sekiz yüzden fazla insanın öldüğü botun, bu yılın Venedik Bienali’nde incelikten yoksun bir sanat eseri olarak uyarlanmasına tanık olduğumda hissettiğim dehşeti ifade etme çabamdır. Gerçekten öfkeliyim!”5 diyor Stephen Pritchard, “Barca Nostra” [Bizim Tekne] isimli yerleştirmeye dair gözlemlerini anlatmaya başladığı yazısının hemen başında. Pritchard’ın gözlemlerinden anlıyoruz ki, 2019 yılı Venedik Bienali’nde savaşın dramatik hikâyesinin objesi olan bot sergilenir, gezilir bir yerleştirmeye dönüşüyor. Buna ek olarak, yüzlerce insanın hayatını yitirdiği botun bir sanat eseri olarak uyarlanmasının, fotoğraflarla yüzlerce benzer imgeye dönüştüğünü ve sosyal medya üzerinden binlerce insana ulaştığını zihnimizde canlandırmak zor değil. Pritchard’ın yazısını imgenin sınırsız dolaşımına bir müdahale olarak düşünüyorum. İmgenin sadece kentteki fiziksel ya da çevrimiçi dünyamızdaki sanal dolaşımı değil, bulunduğu her mekândan doğruca yerleştiği bedenlerimizdeki dolaşımına müdahale etmek gerektiğini hisseden ve buna bağlı olarak sanatın ve bilgi üretiminin biçimlerini ve sınırlarını zorlayan birkaç örnekle bu metni sonlandırmak istiyorum.

“Recipes Welcome”,
kaynak: Project Elea

Savaştan kaçanlara —bir ürün satın alma zorunluluğu olmadan— kapılarını, akıllı telefon şarj etmek üzere prizlerini, akrabalarla tek iletişim imkânı olabilecek internet bağlantısını, sürahilerle genelde henüz sipariş alınmadan servis edilen musluk suyunu ve tuvaletlerini açan kafelere rastladığımız Yunanistan’daki bazı sivil örgütlenmelerin yaptığı projeler umut verici. Genelde Avrupa Birliği destekli sivil toplum kuruluşlarının meselelerin temeline ne kadar müdahale edebildikleri ve müdahale edemeyerek o temeli ister istemez nasıl meşrulaştırdıkları sorusunu aklımızın en canlı yerinde tutarak, Project Elea isimli benim de bazı çalışmalarını yakından takip ettiğim grubun son projesi olan yemek kitabına bakıyorum.6 Ellerindeki kepçeler ve kaşıklarla yol alan kadın, erkek ve çocuk bize şunu söylüyor: Sınırlar lezzeti durduramaz ve lezzet paylaşıldıkça çoğalır. Öyle ya, dünyadaki iyilikleri aşçılar ve öyküler çoğaltabilir. Ancak öyküyü yemek dışında paylaşabilmek ne kadar zor. “Bizim Tekne”nin bir ortaklığın tam tersini temsil ettiği aşikâr; fakat yemek tarifi kitabı üzerindeki imge, paylaşılabilir beşeri ortaklığa dair bir umut barındırıyor.7

“what design can't do”, AsiKeçi,
Ankara Sanat İnisiyatifi, Ankara, 2016

AsiKeçi, Ankara Sanat İnisiyatifi’nden İsmail Onur Kaya, Özgür Ceren Can, Can Mengilibörü ve Erhan Muratoğlu’nun “Refugee Challenge” (2016) isimli tasarım yarışmasına müdahale ettiği video projesi ‘tasarımcının’ ‘mülteci’ ile aynı sistemin bir parçası olduğuna dikkat çekiyor. Aslında mülteciyi üreten sistem tasarımcıyı da üretiyorsa, ikisinin birbirine her an dönüşebilme potansiyeli olduğunu iddia edebiliriz. Tasarımcı da yerinden yurdundan edilmenin farklı biçimlerini halihazırda deneyimliyor olabilir.

“[…] İnternet sayfalarından gerçek fiziksel mekâna döndüğümüzde, yerinden yurdundan edilmenin yalnızca coğrafi konumunu değiştirme olarak gerçekleşmediği gerçeğiyle yüzleşiyoruz. Belki de en hafif yurtsuzlaşma hâli olarak, aynı evde yaşamaya devam ettiğimiz hâlde, yüzlerce kişinin öldüğüne tanık olarak, yer ile bağımızı yeniden üretmeye zorunlu kalıyoruz.”8

Raleigh’deki kafelerden birinin sohbet etmeye başladığım çalışanıyla bu düşünce yolculuğunu paylaşıyorum. Afişin gerçekten anlamsız olduğunu düşündüğümü söylüyorum. Çalışan, kafe sahibine konuşmamızdan bahsedeceğini, fakat onun büyük ihtimalle afişi bir ‘dekor’ olarak tutacağını söylüyor. Karşılıklı tuhaf biçimlerde gülümseyerek konuyu kapatıyoruz. ‘Mülteci’ imgesinin Kuzey Karolina yeni nesil kafelerinde kullanılmaya devam edileceğini sanıyorum. Fakat yine de kendi dilimizdeki kalıplarla olan sürekli mücadelemiz gibi, görsel olanı da bıkmadan sorgulayabilir, dolanımını sekteye uğratabilir ve simgelediği şeyin çelişkilerine dikkat çekebiliriz. Kayıtlı olan ‘mülteciler’ dışında yasal olarak bir statüsü bulunmayan ve kaçak olarak sınıflandırılan insanları da düşününce kitlelerin zorunlu olarak yer değiştirdiği bu dönemde en azından bakmaya ve görmeye çalışmak ve işte ben burada bunu gördüm diyebilmek, düşüncenin derinliğine inanmaya devam etmek istiyorum.

* José Saramago, Körlük. İstanbul: Kırmızı Kedi Yayınları, 1995/2019.

1. 2017 tarihli ve Migration Policy Institute’un verilerine dayanan linkteki kaynağa göre, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Amerika Birleşik Devletleri’ne belli bir sayıda mülteci statüsünde yerleştirilme yapılmış, fakat bu sayı Kanada ile bile kıyaslandığında nüfus/coğrafi ölçek oranında çok küçük bir sayı. Ayrıca 2017 yılında, mülteci statüsünde göçmen —ağırlıklı olarak Suriye ve Afganistan— alma durumu geçici olarak iptal edilmiş. Bu metni yazarken Erhan Muratoğlu beni “bir de böyle bir durum var” diyerek uyardı ve ben de buraya not düşmek istedim: “Famous refugees

2. Judith Butler, Frames of War, When is Life Grievable? New York ve Londra: Verso. 2009.

3. Suriyeli sanatçı Abdalla Al Omari’nin siyasetin liderlerini ‘mülteci’ olarak resmettiği projesi, Butler’ın “kimin bedeni” sorusuna göz kırpıyor.

4. Tam bu noktada imgenin dolaşımı ile Jean Baudrillard’ın Simülarklar ve Simülasyon kitabını da hatırlayabiliriz. Baudrillard imgeyi gerçek ve simülasyon olarak irdeliyor ve imgenin dolaşımını “simgesel dolanım düzeni” olarak adlandırıyor. İmge, arkasındaki hikâyeyi meta değerine sahip, tüketilebilir bir nesneye, bir simülasyona çeviriyor. Jean Baudrillard, Simülarklar ve Simülasyon. İstanbul: Doğu Batı Yayınları: 1982/2011.

5. Yazarın çevirisi: “This is my attempt to explain the horror I feel witnessing the crass appropriation of a boat on which over 800 people (lumped together under the universally belittling term ‘migrants’) died when it sank in 2015 as an art object at this year’s Venice Biennale. I’m REALLY angry!” Ayrıca Neslihan Şık’ın gözlemlerini aktardığı yazısı: “Barca Nostra.”

6. Project Elea tarafından hazırlanan “Recipes Welcome” projesi.

7. Bu noktada Ezgi Tuncer’in yemek, kent ve müşterek lezzetler üzerine ‘pişirdiklerine’ bakmak iç açıcı ve aynı anda iştah kabartıcı olacaktır.

8. Video projesinde, yarışmanın sorduğu “tasarım ne yapabilir?” sorusu “tasarım ne yapamaz?” sorusuyla değiştiriliyor. Mülteci temsilleri gazete haberleriyle katmanlaştırılıyor. Türkçeleştirilen yarışma açıklamasını, Google Translate sesinden dinliyoruz. Peki, mültecilikle sonuçlanan problemlerin çözümlerinin muhatabı kimdir?

aidiyet, Barca Nostra, Gülşah Aykaç, imge, kimlik, mülteci