fotoğraf: Aykaç, İstanbul, 2011
Bebekle Dışarıda

Almanya’nın çeşitli şehirlerine ziyaretlerimde dışarıda, sokaklarda, trende, parklarda karşılaştığım bebekli ve çocuklu insanlar içimdeki bazı duyguları tepetaklak etmişti.

Hem çok sık bebekli ya da çocuklu tek başına kadın, tek başına erkek ya da aile görmek, hem de bebek ya da çocuğuyla dışarıda vakit geçiren ya da seyahat eden bu insanların rahatlığına tanık olmak şaşırtıcıydı. Çocuk sahibi olmayı istemeyen ve bunu çok sık düşünüp istemediğini kendine tekrarlayan otuzlu yaşlarında biri olarak şu duyguyla sarsılmıştım: Kendimi bir çocukla hayal edememe sebebim yaşadığımız şehirler olabilir.

Bizim kuşağımızın 2015’te ivmelenen yurtdışına göç dalgasının da en haklı gerekçelerinden birisi değil midir, göçün tüm zorluklarına rağmen çocuklu bir hayatı daha iyi koşullarda ve daha kapsayıcı şehirlerde sürdürme isteği?1

Çocuklu olmaya dair Almanya’daki duygunun bir diğer ucundaki duyguyu ABD’nin Kuzey Carolina eyaletinin Raleigh şehrinde yaşadım.

Bu beyaz, ağırlıklı olarak elit, siyahi tarihi açısından utanç yüklü bir hafızaya sahip şehirdeki bir yıllık ziyaretimin son ayında, market dönüşü yürürken bir okul servisi önümde durmuş, içinden birdenbire onlarca küçük çocuk inmişti. Hem çocukların sesleri hem de aniden oluşan canlılık beni şaşkına çevirmişti. Genelde şehrin en canlı sayılan üniversite civarında ve merkezde sosyalleşmeme, çoğunlukla Uber ya da kendi özel arabam yerine bisiklet ya da otobüsle seyahat etmeme rağmen ilk kez dışarıda çocuk görmüştüm. Bunca zamandır hiç çocuk görmeyişime o ana kadar dikkat etmemiştim bile.2 Çocukların çeşit çeşit hâlleriyle varlığına şahit olduğum Almanya’ya kıyasla, Raleigh’de çocuklar sanki yoktu. 

Bu yokluk duygusu Ankara için de pekişiyor. Ankara’da tanıdığım on insanın –üstelik görece küçük yaşamayı tercih ettiklerini bildiğim arkadaşlarımı da dahil ederek hesapladığımda– yedisi özel araç sahibi. Bazı kadınlar bunu kentte korkmadan, istedikleri saatte hareket etme özgürlüğüyle ilişkilendiriyor. Çocuklu aileler için ise araç sahibi olmak neredeyse bir zorunluluk.3

Hatırı sayılır bir süreyi Ankara’da yeğenim Doğa’nın büyüyüşüne tanık olarak geçirdim. Doğa dört beş yaşlarındayken beraber ilk seyahatimizi evden üniversite kampüsüne yapmıştık. Bir etkinlik olarak metroya, otobüse ve dolmuşa bindiğimizi, Doğa’nın hepsinde heyecanlı olduğunu hatırlıyorum. Dolmuşta gururla tek kişilik koltukta bağımsız oturmuştu. Toplu taşımayla yapılan yolculuğun onun için arabayla yapılanlardan çok daha farklı ve eğlenceli olduğunu hissetmiştim. Toplu taşımanın kamusallığı, başka insanlarla beraber hareket hâlinde olmak onu büyülemişti. Dolmuşta üniversite öğrencilerini tüm dikkatiyle izleyişi ya da eve dönerken yanımıza oturan küçük çocuklu bir kadınla sohbet etmemiz, dayanışma gösterip birilerine yer verenlere tanık olması gibi bir sürü akışkan, canlı anı paylaşmıştık.

Benim için bir ilk olan bu ikili deneyimimizde zorlayıcı bulduğum anların bazılarının Doğa için de zorlayıcı olduğuna eminim: Çok dolu bir otobüse binmemiz; uzun sürecek bir metro seferi öncesinde o istasyonda erişebileceğimiz bir tuvalet olmadığını fark etmek; Doğa’nın bana uzun gelmeyen bir mesafeyi uzun bulması, yorulması ve yürümek istememesi; yorulduğunda onu nasıl dinlendireceğimi bilememek; trafiğin hızlı aktığı bir yerin kıyısında otobüs beklemek… Sıkışık, ezici ya da telaşlı hissettiğimiz, kentin altyapısıyla doğrudan ilişkili anlar…

Doğa ile gezimizin şimdi, şu anda bir çeşit yeniden analizini onun eşlikçi ve bakım vereni ve bir yetişkin olarak yapıyorum. Bakım verenlerin deneyimlerini ve de bebek ve çocukların mekânsal failliklerini [agency] tartışan bilimsel çalışmalara erişebiliyoruz. Bu çalışmalar feminist kuram, yöntem, çocukluk çalışmaları ve coğrafyayla kesişiyor. Pek çok çalışma bebek ve çocukların kent hakkını ve kentlerin kapsayıcılığını gündeme getiriyor; sınıf, ırk, engellilik gibi farklı ayrımcılık türleri ile bebek, çocuk ve bakım veren olma hâllerini kesiştiriyor. Bebeklerin ve küçük çocukların sözlü ifade, duygulanımsal ifade, hareket ve mekândaki pratikleri üzerinden onların mekânsal failliğini ve kenti yeniden okumayı öneriyor bu çalışmalar.

Çocukların coğrafyasına ilişkin çok çeşitli araştırma bulunurken 0-3 yaş arası olarak tanımlanan bebekler görece az çalışılmış görünüyor. Literatürdeki bu boşluğa neden olan farklı zorluklar söz konusu. Öncelikle bebeklerin failliğini ve özgül varlıklarını sorgulamak çocuklardakine göre çok daha zor. Louise Holt ve Christopher Philo 2023 yılında yayımladıkları makalelerinde bebeklerin temsil dışı [non-representational], tamamlanmamış [incomplete] ve neredeyse-insan-sayılmayan [barely human] olarak kabul edildiğinin altını çiziyor. Fakat bu kavramsallaştırmalar onları değersizleştirme ya da yürütülen araştırmalarda yetişkin yaklaşımının fazlaca empoze edilmesi riskini taşıyor. Bu nedenle yazarlar bebeklerin bedensel, duygusal ve ilişkisel failliğini tanıyan düşünümsel ve dikkatli bir araştırma etiğinin gerekliliğine işaret ediyor. Yazarlara göre, 0-3 yaş arası bebekleri özne olarak ciddiye alan, insan kavramının daraltıcı ya da dışlayıcı biçimlerinden kaçınan ve bilgi üretimindeki güç ilişkilerinin farkında olan bir yaklaşım ancak böylesi bir etik kavrayışı barındırabilir.4

Artık İstanbul’da bir bebeğin birincil bakım vereni, annesiyim.5 Son aylarda bebekle birlikte şu soruları çantamıza atarak dışarıya çıkmaya başladık:

Bebekler ve onların bakım verenleri/eşlikçileri/anneleri ya da babaları için kent nasıl deneyimler oluşturuyor? Şehrin gündelik hayatına karıştığımızda bakım verenler dışındaki insanlar, mekânlar ve kent bir bebeği kapsayabiliyor mu? Bebekler kendilerine has bedensel, duygulanımsal [affective] ve ilişkisel faillikleriyle dışarıda güvenle var olabiliyor mu?

Kendi hayatımda ve çekirdek ailemizde bebeğe nasıl bir alan açtığımız kadar kentin bize bebekle nasıl bir alan açtığını –ilk adımını okuduğunuz bu metinle attığım bir yazı dizisiyle– sorgulamaya niyet ediyorum. Zira bu ikisi birbirinden bağımsız görünmüyor. Bebeksiz de zorlandığım kentin bizi zorlayacağını; öte yandan bizim de kenti zorlayacağımızı, daha önce fark etmediğimiz farklı hâllere tanık olacağımızı, dayanışma biçimleri ile mekân ve durumları dönüştürme becerileri keşfedeceğimizi biliyorum. Çeşitli yanıtları kendi deneyimimiz içinde araştırırken farklı kaynaklara, feminist literatürle kesişen çocukluk ve coğrafya çalışmalarına, filmlere ve kitaplara da uğrayacağım.

Bunun, bakışı en yakın kaynak olduğu için kendine çeviren, fakat tam da bu nedenle ayrıcalıklarına körleşen bir yazı yolculuğu olmamasını, okuyanlarla beraber derinleşebilmeyi ve yeni sorular ortaya atmayı dilerim.

1. Tanık olduğum az örnek olduğu için değinmedim, ancak kırsala göç de çocuklar için şehirden kaçış olarak düşünülebilir.

2. Raleigh çeperlere doğru yayılarak kentleşen, orman alanlar ve otoyollar arasında küçük yerleşim birimlerinden oluşan bir şehir. Tüm şehri akan suya eşlik ederek dolaşan yeşil patikası, dolayısıyla tüm şehrin yürümeye uygunluğu, açık kampüsü, araç yolundan ayrılmış kesintisiz bisiklet yoluyla şehir planı olarak dünyada sayılı iyi örnekten biri olsa gerek. Ancak orada yaşadığım dönemde bu ayrıcalıklı plandan istifade edilmiyor gibiydi. Örneğin yeşil patika ve yürüyüş yolları ıssızdı. Özel ve korunaklı alanlar ve tuhaf bulduğum bir güvenlik korkusu [fear of safety] şehrin kamusallığını baskılıyordu. Bkz: “Aman Dikkatli Ol Ön Sıralarda Otur

3. İstanbul’da toplu taşımaya yakın yaşadığımız ve bu yakınlığı kira krizine rağmen koruyacak kadar şanslı olduğumuz için arabaya ihtiyacımız yok diye seviniyorduk. Fakat bebeğimiz olduktan sonra arabamız olmadığı için gerçekleştiremediğimiz kent içi seyahatler oldu. Kışın toplu taşımaya küçük bebek sokmak istemedik. Öte yandan taksiye çok fazla ücret ödemek, taksilerin sigara kokması, taksicilerin bazen bir bebekle seyahat edişimize duyarlı olmaması gibi durumlardan rahatsız olduk.

4. Bkz.: Holt, L., & Philo, C. (2023). “Tiny human geographies: babies and toddlers as non-representational and barely human life?Children’s Geographies, 21(5), 819–831. Bebekler ve mekânsal faillikleri üzerine erişebildiğim az sayıda araştırmayı bu yazı dizisi kapsamında metin içlerinde ya da dipnotlarda inceliyor olacağım.

5. Maya 2026 yılının Ocak ayı başında dünyaya geldi.

Ankara, anne, annelik, bebek, çocuk, Gülşah Aykaç, kent, şehir, toplu taşıma