Kuzey Karolina Eyalet Üniversitesi,
grafiti yapmanın
serbest olduğu
“Free Expression” tüneli.
Raleigh, Kuzey Karolina, ABD,
fotoğraf: Gülşah Aykaç
Otel C

“Mesela Ankara’da bir sabah bir otelde uyanıp sokağa otelden çıkmak ne tuhaf şey olurdu.” demişti bir keresinde bir arkadaşım. Her sabah geçtiğin sokağa, en iyi bildiğin kente bu kez evinden değil de bir kente en az ait olduğun bir yerden, otelden çıkıp gitmek.

Bu tuhaf durumun tam tersi bir durumda, dünyanın her yerine dağılmış zincir otellerden birindeyim. Ve biz dünyanın hemen her yerinden, tam otuzu aşkın farklı ülkeden biliminsanları her akşam halı kaplı ince uzun koridorlarımızdan odalarımıza dağılıyoruz. Hepimiz aynı kurumun bursiyeriyiz. Toplamda üç günlük bir toplantı için geldik. Kıta: Amerika. Ülke: ABD. Şehir: Philly, ABD’nin ilk başkenti. Yer: Otel C.

Oda arkadaşım hayli hoş bir kadın. Güney Amerika’dan, Kolombiya’dan gelmiş. Kolombiya derken “l” harfi üzerindeki vurguyu, kendi dilinin müziğiyle ülkenin adını doğru söylemeyi ondan öğreniyorum. Çok kalın kaşları, kıvırcıkla düz arası saçları, güçlü ve özgüvenli bir bedeni var. Gözleri ileri derecede bozuk. Bu da onu adeta daha güçlü kılıyor. Gözlüklüyken kalın camların ardından —korunaklı bir alandan— bakıyor dünyaya; gözlüksüzken çerçevesizliğin özgürlüğüyle daha da açık bakıyor gözleri. Banyoda bıraktığı en belirgin kişisel iz kapakları yarım açık bırakılmış lens kutusu.

Konuşmadan kurduğumuz oda düzeninin en önemli unsuru, duş sonrasında kullanılmış havluların koyulacağı yer. Rafın sağına o koyuyor, soluna ben. Lens kutusu da tezgâhın sağ tarafında duruyor. İkimiz için ayrılmış, dört farklı boyutta parçadan oluşan ve iki öbek hâlinde duran beyaz havlularımız var. En küçük olanları ikimiz de kullanmıyoruz. İki küçük şampuan, saç kremi, sabun, diş fırçası, macun, nemlendirici ve uyku bandı. Dört kutu kahve ve bir kahve makinası. Açmayacağımız bir televizyon, altında beş uzun çekmece, kullanmayacağımız bir giysi dolabı ve makyaj masası. Sadece klimanın kumandasını koyduğumuz ortak komodin. Açmayacağımız bir perde, camdan görünen dar sokak perspektifi, karşıdaki ışıkları hep açık ofis binası ve downtown’ın bir bölümü.

Kullandığımız yüzeyler, ayakkabılar için yataklarımızın altı ve geri kalan her şey için yataklarımızın üstü. O kadar büyük ve beyaz yataklarımız var ki. Yataklarımız hem enine hem boyuna hem de derinlemesine üç boyutlu birer hacim. Çarşafa benzer yatak örtüsünü kıyısından zorlayarak açıp içine girebiliyoruz. Sonra en üstte duran çarşaftan biraz daha kalın başka bir örtüyü açmak için bedenimizin yarısı yatağa sıkışmış hâlde kıvrılmamız gerekiyor. Yatakta uyurken oda kayboluyor, çünkü yastığa gömülüyoruz. Gömülemezsek diye beş fazladan yastık konmuş. Benimkilerden biri hep yere düşüyor. Diğeri komodine taşıyor. Eğer istersem yataktan bir kale yaratabilirim.

Yastıkların yumuşaklığını, kafamı yastığa ilk koyuşumda “ooo” diyerek belirtiyorum. Yan yataktan “auww” diye bir ses geliyor. İngilizcem hâlâ çok acemi diye düşünüyorum yastığa ağır çekim gömülürken. Henüz sesleri tercüme edemiyorum.

Toplantıların ilk günü. Her zaman oda sıcaklığının epey altında bir soğukluğu koruyan yapay iklimlendirme ve ışıklandırmaya dayanmamızı sağlayan bir mutluluk ve kaynaşma hâlimiz var. ABD’ye gelmek için aldığımız bursun miktarını kendi ülkelerimizin kurunda yeniden düşündükçe —aslında bu miktar ABD’de ucu ucuna geçinmenizi sağlıyor— şaşırıyoruz. Bursu veren kurumun ABD’deki ayağı, bizim dünyanın öncü ve lider kişileri olduğumuzu sık sık belirtiyor. Bu gayet olumlu sözcüklerle sarmalandığımız toplantılarda içten içe şaşırmayı ve diğer duygulanımlarımızı hep beraber haklı gurura tercüme ediyoruz. Afganistan, Hindistan, Endonezya, Tunus, Ukrayna, Mısır, farklı Latin Amerika ülkelerinden gelenlerle şaşkınlığımızı arada sırada birbirimizle paylaşıyoruz. Oysa kimisi Harvard, Yale gibi Amerika’nın ve dünyanın en pahalı üniversitelerinde okumakta. Döndüklerinde önemli uzmanlar ve biliminsanları olacaklar. Bir hafta sonra burada tanıştığım Bangladeşli bir kadının sosyal medya hesabında son model iki akıllı telefon, iki akıllı saat ve iki yeni jenerasyon gözlük fotoğrafını memleketteki sevgilisini etiketleyerek paylaştığını görünce gözyaşı kanallarımdan serin rüzgârlar esecek ve lider olabilecek olmakla beraber fakir olduğumuzu kendime itiraf edeceğim.

Kişisel bir fakirlikten söz etmiyorum, halkların coğrafyasından nasibini aldığı ve üstelik kendi coğrafyasında bir süzgeçten geçebildiği için hareketlilik kazanabilmiş görece ayrıcalıklı bir topluluğun fakirliği. Orada bulunmamızın sebepleri var. Fakirlik maddi ama sadece ekonomik değil. Kimimiz ülkemizde laboratuvarların yetersizliğinden bilgi üretemediği için orada. Kimimizin çalışma konusu milli ve dini açıdan uygun olmadığı için engellenmiş, kimimizin ülkesindeyse sokak eylemleri çıkmak üzere ve geçtiğimiz on yıl hayli karışık geçmiş. Her gün her şey, kaynaklara ve bilgiye erişim hakkı sansürle kesilebiliyor. Bilgi üretiminin emek ve konsantrasyon yoğun dünyasını sekteye uğratan bir başka gerçeklikler evrenine sahibiz. O evrenin omuzlarımızdaki basıncıyla ve talihimizin farkında olarak Otel C’deyiz. Umut ve mutluluk dolu birbirimizin gözlerinin içine bakarak, otel lobisinde en az üçüncü kahvemizi yudumluyoruz.

Elbette Edward Said’in bahsettiği gibi bir sürgünde değiliz.1 Fakat sürgünde olmak kadar gerçek bir durum sürgünün her daim kıyısında yaşamak, iktidarlarla (devlet, akademi, aile) bilgi, uzmanlıkla entelektüellik arasında sıkışıp yaşamak. Bu konuları nasıl beceriyorsak —herhalde ‘liderlik’ vasfı otel restoranının detaylı çalışılmış beyaz ahşap duvarlarından üzerimize biraz sinmeye başlamış— çok dengeli biçimde konuşuyoruz. Turistik konular açılıyor tam yeri geldiğinde. Ünlü sanatçılar (ben hep Zeki Müren’i anlatırım), en özel yemekler (yoğurt nasıl yapılır, maya ne demektir), ülkelerin farklı bölgeleri (Ankara, İzmir ve Kars). Notlar alacak, sözler verecek kadar ileri gidiyoruz. Seyahat planları yapılıyor.

Toplantılar sırasında ne kadar süredir ABD’de olduğumu unutuyorum. Amerika’ya ilk geldiğim iki ayda homojen, refah seviyesi yüksek ve çok büyük çoğunluğun arabasıyla eve gittiği için yürüyerek bir yerden bir yere ulaşmadığı şehrimde sokakta yürürken öldürüleceğime dair geliştirdiğim kaygılar artık yok. Ama herhalde bu kaygı geçtikten sonra yeni bir zaman ve hasret yok edici duyguya ihtiyacım olmuş ve ben bunu “Amerika’yı sevmedim” cümlesi üzerinden kurmuşum. Toplantılar sırasında bu yeni geçici duyguyu kendimin uydurduğunu ve bunun da artık yok olmuş olduğunu fark ediyorum. ABD pek çok açıdan … evet, seni özgür bırakıyor. Hem insan her yerde yaşayabilir. Yeter ki hiçbir yerde evine ait olmayacağını kendisine itiraf edebilsin.2

Otel C’de otuzu aşkın farklı ülkeden aynı bursu alabilmiş yüze yakın insanla birlikteyiz. Bir anda yeni ve birkaç saniye süren bir duyguyla tanışıyorum. Belki de toplantının ikinci günü. Afganistanlı bir kadın, kentler ve Ankara üzerine araştırma yaptığımı söylediğimde aniden susuyor. Gözlerini deviriyor. “Bizim kentimiz büyük oranda savaşta yıkıldı.” Birlikte susuyoruz. Herhangi bir kelime söylemeye, ses çıkarmaya, bir şeyi tercüme etmeye, anlaşılmaya ihtiyaç olmadan. Birkaç saniye kadar uzaktaki evlerimizin duygusunun dağılmasını bekliyoruz. Öyle ya, zarar görebilirliğin coğrafi boyutu çok yakında yeniden değişecek. Pek çoğumuzun ABD’de son ayı. Duygu hızla gelip aynı hızla dağılıyor. Otelin ikisi çift, ikisi tek katlara çıkan asansörlerinden bana uygun olanı geliyor. Başka insanlarla biniyorum asansöre. Bir kişi yanlış asansöre binmiş.

Dünyanın her yerinde oteller ve savaşlar var. ABD’de bize “yarı ütopik bir mekân,”3 bir zenginlik, fırsat ve özgürlük olarak sunulan ‘üniversite’ bile bu savaşın parçacıklı hâlinin bir tezahürünü, derin bir toplumsal eşitsizliğin yansıması olarak mass shooting [toplu silahlı saldırılar] üzerinden yaşamıyor mu? Pencereden sokağı doğru düzgün göremediğimiz yeni bir güne başlamak ve yeni günün kahvesine heyecanlanmak için toplumsal olarak katmerlenmiş acıların tek gerçeklilik, tek gerçek evren olmadığını düşünmeye ihtiyacımız var.

Zincir otellerin birindeyiz, buraya nasıl geldik diye şaşırıyoruz ve birbirimize mutluluk dolu bakıyoruz. Bu durum aylarca çabalayarak aldığımız burs, bizi çok hoş bir misafirperverlikle karşılayan kurum ve sunulan olanaklardan kaynaklanıyor olabilir. Ya da belki C Otelleri’nin ruh hâli budur, kimbilir.

Philly, Mayıs, 2019.
Telefonun bozukluğundan
kaynaklanan bozuk panorama,
Raleigh kent merkezi,
Kuzey Karolina, ABD
Telefonun bozukluğundan
kaynaklanan bozuk panorama,
Philly kent merkezi, Pensilvanya, ABD
Pasifik kıyısında,
Los Angelos, Kaliforniya, ABD, 
fotoğraflar: Gülşah Aykaç,
Nisan, Mayıs, Haziran 2019

1. Edward W. Said, Entelektüel: Sürgün, Marjinal, Yabancı, Ayrıntı Yayınları 2018.

2. Edward W. Said, 2018.

3. age, s. 90

ABD, aidiyet, Gülşah Aykaç, otel, Raleigh