Erivan,
fotoğraflar: Gülşah Aykaç
Ararat’ın/Ağrı’nın Öte Yanı
Yerevan/Erivan’la Bakışmak

Yerevan’a/Erivan’a beş günlük ziyaret sonrasında şehre dair içimden geçen ilk sözcüğü Türk Dil Kurumu sözlüğünde arıyorum. Sözlüklerdeki örnek cümleler genellikle politik olur ve ben onları çoğu zaman görmezden gelirim. Fakat bakışma kelimesini açıklamak üzere verilen örnek cümle Erivan’a ziyaretimi çok iyi anlatıyor:

Bakışma: a. Bakışmak işi. “İlk korku, çekingenlik anları geçtikten sonra artsız arasız bakışmaya başladılar.” — İ.H. Baltacıoğlu.

Atina’da, havaalanındayım. Erivan uçuşuma ulaşmak üzere pasaport kontrolü sırasına giriyorum. Polis memuru Türkiye pasaportumu görüp soruyor: “İstanbul?” Ve hemen ardından biletime bakıp şaşırıyor: “Yerevan!?” Ardından bir sonraki görevli “vizeniz yok” diyerek itiraz ediyor. Arkamdaki sıra uzun, meraklı ve aceleci. Vizeyi Erivan’daki havaalanında alacağımı birkaç kez açıklıyorum. Sıradakiler başını uzatıp beni ve elimdeki pasaportu süzüyor. Birkaç dakika sonra uçağa binebiliyorum.

Doğu ve batı sınırları kapalı Ermenistan’a havaalanından geçiyorum. Atina’dan Erivan’a havayoluyla ulaştığımdan dolayı sınır benim için havaalanındaki bir banko ve arkasında benimle yarı Türkçe yarı Ermenice anlaşmaya çalışan memur. Tedirginliğim biraz azalıyor. Fakat hemen sonra anlıyorum ki, siyasi nedenlerle kapalı olan ‘sınırlar’ değil içimdeki tedirginliğin tek nedeni. Aynı dağa bakacak kadar yakın olup, öte yandaki şehir ve yaşantısı hakkında hiçbir şey bilmiyor olmanın, bilmenin ötesinde merak etmemiş olmanın, bir anlamda dönüp bakmamış, bakışmamış, gözümü kaçırmış olmanın sıkıntısı.

Her yeni şehre gittiğimde önce onu izliyor gibi hissediyorum kendimi. Gün aydınlanıp, Erivan’ı izlemeye başladığımda bendeki hiçbir kodla uyuşmayan bir şehir görüyorum. Başımı biraz ufka çevirsem Ararat/Ağrı Dağı’na çarpıyor bakışlarım, göz hizamda insanların mizaçlarının tanıdıklığına dalıyorum. Masaya eğilsem benim hingal dediğim kinkhali ve dolma dediğim tolma var. Yapılarda iki renk taş görüyorum, birini Van’dan diğerini Kars’tan tanıyorum. Fakat bu taşlarla üretilmiş yaşam, benim tanıdığım şehirlerdekine hiç benzemiyor.

Önce tanıdıklardan anlamaya çalışıyorum Erivan’ı. Kendi çevresindekilere benzeyen ve mimarlık eğitiminde karşılaştığım Sovyet modernizmi anıtsal yapı kültürüne işlemiş. Sadece toplu konut blokları ya da kamusal yapılar değil, şehir peyzajını oluşturan anıtlar ve heykeller de ‘yüksek sesli’ sözler söyleyerek sürekli şehirle konuşuyor gibi. Sovyet modernizminden arta kalanlar, bir kaldırımdan ötekine geçerken zamanda yolculuk ettiğim hissini uyandırıyor. Hiç dokunulmadan bırakılmış, peyzaja karışarak yıkılan ve altyapının parçası olan yapılarla eski model makineler böyle hissettiriyor. Şehirden kıra yer üstünde uzanan doğalgaz hattı boruları, artık kullanılmayan bir teleferik istasyonu, eski model otobüsler, troleybüsler ve arabalar…

Şehir aşina olduğu bu seslerle birlikte canlı bir kamusal hayata sahip. Çocuk kütüphanesi, çocuk tren parkı, satranç evi gibi özelleşmiş ve yaşayan yapılar, açık hava sinemaları, çeşit çeşit müzeler, parklar ve sokaktaki insanın sürekli karşısına çıkan açık ve sonsuz su kaynakları olarak heykellerden farksız çeşmeleriyle meşgul ve meşguliyetini paylaşan hayata bakıp imreniyorum. Bu hayatın üreticilerinden önemli bir tanesi de mimar ve şehir plancısı Aleksander Tamanyan (1878–1936). Tamanyan neoklasik bir Ermeni kenti ve Ermeni bir yapma kültürü üretmeyi denemiş. Bu niyet bina ölçeğine, pembe kırmızı tüf taşlı, genelde iki ve üçüncü katların balkonları arasına yerleştirilmiş başlıklı ve kaideli kolonları olan üç dört katlı apartman blokları olarak yansımış. Neoklasik doğası ve dönemi gereği eklektik bir akım, dolayısıyla bina ölçeğindeki arayışı yorumlamakta zorlanıyorum. Fakat kent ölçeğinde Tamanyan hayli ilginç ve özgün bir tasarım ortaya koymuş. Tamanyan Planı’ndan gelen dairesel bir park bandı ve onun sarmaladığı opera anıt eksenli bir kamusal aks bugün hâlâ etkin. Şehir merkezine konut alanı düşünülmüş olması sayesinde işyeri, tarihi merkez gibi bir ayrım hissedilmiyor. Bazı kentlerden alışık olduğumuz gibi, yapı blokları büyük parsellerin çeperini sarıp orta alana kemerli geçitlerden sizi alıyor. Farklı dönemlerde yapılmış konut bloklarına ve aynı avluyu paylaşan iki üç katlı, gecekonduyu andıran konutlara bu avlulardan merdivenle ulaşılıyor. Orta avlularda bugün oluşan sosyal mekân üç yapısal dönemin en görünür olduğu yer; Tamanyan, Sovyetler ve 2000’ler.

Tamanyan Kent Planı 1924,
kaynak: Banitza

2000’ler eklektik yapma dilini neoklasik eklektisizmden ayıran en önemli şey, yapma dilinin bir arayıştan daha çok şehrin —ya da belki bu defa şehri saran ve dağların eteklerine yayılan mahallelerle merkezi bağlayan büyük ölçekli yollar ve geçitleri de gözeterek kent demeliyiz— kentin ürettiği ve kenti üreten ranta ‘bağıl’ olması. Yeni çok katlı ve genelde diasporadan gelir düzeyi yüksek kişilerin mülk sahibi olduğunu öğrendiğim yapılar muhafazakâr bir tutumla Tamanyan’ın ‘bina’ dilini yorumlamaya, yer yer onu taklit ederek, çalışıyor. Yine de Erivan, Sovyet dönemini hâlâ bizimle tartışan yapıların, eklektik bir Batı Avrupa modernizmi yorumunun ve Doğu’nun taşının toprağının, yaşantısının içine atıldığı küçük bir evren gibi. Her şey birbiriyle yan yana, ama yaşantıya birlikte katıldığı için bir anlamda iç içe duruyor.

Tez araştırması için Erivan’da bulunan bir arkadaşımız “Doğu ve Batı Ermenicesi çok faklı” dediğinde ve Batı Ermenicesi ile Türkiye’deki Ermeniceyi de imlediğinde ilk kez daha Batı’dan olduğumu düşünüyorum. Oysa gece ve gündüz kamusal yaşantısı ile Erivan’ın ürettiği şehirlilik bana bir hayli Batılı geliyor. Bu yüzden, mimarlık eğitiminde ve Avrupa seyahatlerimde oluşan doğululuk batılılık kavrayışım yerinden sarsılıyor.

Bakışma iki ya da çok kişi ya da şey arasında fiziksel olarak aynı ortamda gerçekleşen bir eylem. Bir süredir şehri izlediğimi değil, onunla “artsız arasız bakışmaya başladığımızı” anlıyorum. Mimarlık Fakültesi’ne gerçekleştirdiğimiz ziyarette İstanbul’da bir yaz okuluna gelmeye hazırlanan mimarlık öğrencileri ile diyaloğumuzun sözsüz parçası olarak bakışıyoruz. Benim için gözlerimizin içindeki ışık ortaklıklar, farklılıklar, birlikte üretmek, tartışmak ve tüm bunlara duyulan heyecan. Yapılardan, şehirlerden ve onların parçası olan yaşantılardan türeyen bu heyecan, içeriği sürekli olarak üretilen halklar ve halkların tarihi için yeni bir okuma/yazma zemini olabilir diye düşünüyorum. Bakışmak Erivan’ı zihnimde ‘sınırda’, ‘sınırları kapalı’ ya da ‘sınırlı’ bir kutu olmaktan çıkararak yıllarca kapısını çal(a)madığım bir komşu yapıyor.

{fotoğraflar: Gülşah Aykaç}

Erivan, Gülşah Aykaç, kent, mimarlık, sınır, şehir