fotoğraf: Ömer Altan arşivinden
Büyük Göz Ardı

“Yazamıyorum” diyerek başlarım güne. Eskisi gibi değilim. Gözlerimdeki karanlığı arkaya attığımı zannedenlere bakıyorum göletin kenarından ve hatırlamaya çalışıyorum kelimeleri.

Çevirdim kaleydoskobu, renkler renklere katıldı; gereğinden fazla deneyim ama durmadı dimağ ve yarıldı. Anlaşılmak için paralan kapılarda, içine içine gülen kompradorların masasına kulak misafiri ol; ne yazık, şu lanetlenmiş dünyeviliğe şahit kılındım.

Yutkunuyorum, yutkunuyorum fakat tükürüyorum yine. Hâlâ doğru personayı arıyorum, çünkü hâlâ toplumun beni konvoydan tekmelediği gecedeyim. Islıkçı geçerken mahalleden, yeni günlerin gelebileceğini ummaktı safsata; Mor Defter’in önemini kavrayabileceklerine imkân vermekti…

Odadaki o ufak ayna duruyor ama hiç bakamıyorum artık; çocukluk posterlerimin imajları çarpınca zihnime, alternatif geleceklerden sanrılar çekiyorum. Geçmişe doğru yaşarken kendimin ümitli versiyonlarına çarpıveriyorum: “Yolu açın, Ömer Altan geliyor!” diye çığırtkanlık yapan Ömer Altan’larla korakor çarpışarak geliyorum bugünün kıyılarına fakat gücüm yetmiyor karaya ayak basmaya; yalpalıyorum ve düşüyorum anafora. Tekrar ve tekrar ve tekrar; “Bir gül bir güldür” vesaire…

Hasır iskemlelerden en yıpranmışını çekip karşıma geçiveriyor, eteğini çekiştirip atarken bacak bacak üstüne; tavırları fazla rahat ve gözleri dumanlı. Yerde olmam iştahlandırıyor onu, düşmüşlüğümle yenilmişliğim.

Kâküllerini inceliyorum; üniversite çıkışı kestirdiği o salı günündekinden farksız. Her şey aynı, geçen zamanın getirdiği milyonlarca darbe bir kenara koyulunca; sınır çizgilerimiz silinmiş, bedenlerimizi uzak tutabilsek de bilinçler ayrışamıyor.

O gülerken sokaktan holiganlar geçiyor; canavarlaşan suratlarla dönüyorlar bana ve “Nasıl başaramadın?” diyorlar. Reddedilmek ile terk edilmek kesişiminde dev bir coğrafya doğuruverdi tavırlarım; önemi var mı? Var ama boşver.

Susması için çıldırsam da alamıyor kendini: “Mahvettin hayatımı, mahvettin!” Oysa ben yaşadım sizleri teselli etmek için ve büyümeye isyanlarla bilendim. Yalvarıyorum: “Bataklaşan liminal göstergeler evreninde tutunmaya çalıştığım dalı çekme, lütfen!” Holiganlar geri dönüyor. Yalnız, canavarlaşan onlar değil de benim bu sefer.

Proje insancıklar sıfırdan yapılandırılırken mentorluk müzayedelerinde, okuduğum son iki paragraf felsefenin beni kaç yıl daha idare edebileceğini düşünüyorum. Hayatta kalmak mı? O bahiste yeterli değil belki ideolojim, fakat en azından bir ödünsüzlük balı çalınmış dudağıma: Duraksamam gereken yerde duraksamıyorum ve bu nedenle ömrümce aksıyorum.

Kesilmeden önce nefes, nefes aniden kesilmeden önce ve yaşam da ölüm de totaliter aparatta sansürlenmeden önce öneri şu: Nedamet getirmelisin.

Meydanlarda dost kaldı mı diye amok koşularına meyletme yaşını geçmişim. Bunu duymak istemesem de fısıldıyor kulağıma ölüm sirenleri. Bazen bir şefkatli dokunuş, bazen kırılgan bir jest; yine de denk gelebiliyor demek ki güzellikler. Akademiden içeri girmemeye yemin ettiğim günün psikozlu akşamı gibi geçti film dalga dalga ve silindi hayaller bir bir, kırıklıklar arasında.

Defne tacını as mermer duvara, gir tarih kapısını kapatıp geleceğin odasına. Burada kitonik derinliklerden çağrılıyor bin bir zararla ziyan, “onlar” medeniyeti yerle bir etmek için insana dair ne varsa lekelemeye çabalıyor ve suçluyorlar seninle beni.

Ne büyük resmi bilirim ne herhangi bir detayını yirmi birinci yüzyıl garabetinin; yine de içimdeki kötü his yönlendiriyor kaderimi. Çağım için ağlamaklı, çağım için utançlı, çağım için ben de suçluyum; kabullenemedim yetersizliğimi.

Nihilistlerle ölgün tarlalarda zemin muayenesindeyiz. Ben dinleyen taraftayım, çünkü düşündüğümü söyleyememekten geriledi bilişsel kapasitem. Anlatıyorlar umutsuzluğun matematiğini fakat ikna olamıyorum.

Bir dağdağa gibi sardı başımı aykırılıklar, daraldı göğsüm, sıkıştı aklım, çıkışsızlıkta mücbir kuvvetlerle denkleşiverdim.

Sayısal fırtınada tabansızlaşan bu gündeliğimiz; ne kaldı geriye çekingen ılımlı dünyamızdan?

Eski ideallerin izdüşümleri minnacık kâğıtlarda sembolleştirilmiş, odun yakılmış, ateş katıklı; ormanın uğultularıyla gökyüzünün siyahı yeşillenmiş. Plan hazır; zamanın hızlandırılamadığı devrin yankılarından imal zırhlarla dalıvermek hiçliğe. İyiliğe dair anıtlar bırakamadan gitmek mi? Bu, en büyük felaket.

Delacroix’nın “Güzellik, mutluluk vaadidir; bizi karanlıkta yönlendiren ışıktır” notunu düşmesi gibi günlüğüne, gençliği çalan bu bulantının kenarına bir şeyler karalamalıyım, karalamalıyım da cümlelerim paragraflaşmaya yanaşmıyor: Trak tiki tak! Komplikeleşemiyorum.

Ocak ya da aralık, nörolojik testlerin rutinine sardır ayları; parlayan muazzam ışığın halesini giyinmekte buluyoruz avuntuyu. Mutfak tezgâhının kırıklarından taşacak karınca sürülerini bekleyerek getiriyoruz yazı ve daha kötü haberler için ayırıveriyoruz kışı; süregeliyor kıstırılmışlığın döngüsü.

“Süregeliyor” desem de gülüyorlar bana; hangi geceler hangi kâbusta kaç bin katlı binalardan düşüyorum; bunu sormayı hepsi de unutuyor.

Hazana gelince durur fihristi süren parmak, kapanır atlas; silinir sözün büyüsü, uzar sessizliklerin Mors’u. Yolu karanlıkta kaybedince sapaklara düşebilirsin, elbette aramıza dönmek için güvenli kelimeni iyi seçmezsen. Tüm umutsuzlukların birbirini beslediği ekosistemde bir babalanma, bir babalanma daha; şükür dualarıyla raks ederek bağla hevesleri birbirine. Libidinal çizginin dışına düşene dek, kavramları onlara değer veriyormuşçasına irdele; kısaca, illüzyona boyun eğ.

Cevabım da yok suçlamalarınıza fakat bir iç sezim var ve “hayır” diyor. Kelime oyunlarına düşmeden de savaşabilirim sizinle, yeter ki indirgemeyin diken diken şekillenmiş yılların azmini. Neyse, duymak istemezsiniz bunları. Neyse ne ama ben de söyleyemem duymak istediklerinizi; bir anlaşmam var zaman nehrinin öte tarafındakilerle: Karganın gözlemlediği yükseklikten bakıp görmeliyim anahtar deliğindeki gerçeği.

Duvardaki çatlakları seyrede seyrede homojenleşiyor bilincin tortusu. Sus, susarak deprem çaresizliklerine; yükle, yükleyerek küçümsenmeleri sorumluluk heybesine; devam, devam etmek ile yok oluş arasında Faulknervari tercihlere. Uzasın bekleyişler; postmodernin şanlı zaferi de bu çünkü, aksiyona dönemeyen mefkûre.

Gri gecenin temennisiz zemherisinde ürperen nedir? İç geçirerek çekildim geriye; saçlarının ışıltısı sönerken gölgelerin içinde. Anımsamanın şafağında çakarken işaret fişekleri, kimsesizlere kimsesizliği anlatan bir uzman gibi gülerek katılıverdin en uzun geceye.

Uzlaşmalara yürürken itirazlar meseni, makaralar dönmeye başlayıp da güvendiğim her şeyin film hilesi olduğunu öğrenirken ben, geride bırakmayacağım o lanetlenmiş çocukla en iyi dostunu; gereğinden fazlasını fark eden kızçeyi.

Nepotizmi en iyi ben bilirim, tabii, tabii; ezber gevişinde gururlu yarınlarınız da sizin olsun öyleyse. Evet efendim, hay hay efendim, SİZ bilirsiniz; hı hı!

Monokromatik şiirler tüküren Delfi Kâhini replikalarıyla donatmış meskeni; usul usul adımlarla baştan başa geçtiği o tomurcuklu vadiden de ganimetler getirmiş. Cesametli figürlere yönelen akıl kendini eleveriyor eğelenmişler arasında; algıları algoritmalardan azade tutabilmenin cakasıysa bir başka. Bazen ihtişam ama genelde eza ile cefada tav ediliyor bu malihulya. Böyle böyle dizelendirerek sahte bir Weldon Kees lirizmini, gizler içine gizemler gizliyorum.

İzliyorum günebakan sanrılarınızı; yorulmuyorum diyemem yoruluyorum, tükenmedim diyemem tükendim. Aşağı bakmamak için tekerlemeler mırıldanıyorum çünkü mirasınız uçurum.

Kâküllerini kestiğin salı gününden hemen sonraydı, sahnedeki sana ulaşmaya çalışıyordum, evet, yukarı bakıyordum; inanmıştım, tırmanabilirdim Vezüv’e; oysa şimdi gidemiyorum bu gıcırdayan yatağın iki arşın ötesindeki komidine ve bir bardak su için basıyorum zile, tekrar ve tekrar ve tekrar. Biliyorum kimse duymayacak, koşmayacak kimse; izin vermediler kelimelerime; yaşamım onlara fazla geldi.

Fakat, kendimle gurur duymamın tek sebebi var: Geri döneceğimi zannetmelerine izin verdim.

gelecek, malihulya, Ömer Altan, yazmak