fotoğraf: Hefin Owen
(CC BY-SA 2.0)
Süzülen

Kırık bardaklar arasında ilerlemek zordu evet, ama katları katetmek ivedi gereklilikte. Duvarda saat, iki çubuğun açılarında yaşamları yiyip bitiriyor. Şehri seyretmek için çıktığımız yürüyen merdivenler elektriğe mahkûm. Biz kayıp bir kavmin unutulmuş çocuklarıyız, tüm tabelalar bu bakış açısıyla anlam kazanıyor. Çiğnenen sakızın yaydığı nane tadı veya bir parça tazecik francala rayihası, güzel şeylerin —eskinin deyişiyle mahâsinin— metalde bıraktığı izler de siliniyor gibi, ne dersin. Bunu kimse sormaz bana, köşemde kanepe yastıklarını tekmeleyerek sıramın gelmesini beklerim, fakat asla kuyruklar ilerlemez, asla kurallara uyulmaz, asla asla deme diyenler ‘asla’dan ibaret hayatlara gömülüverirler. Tabut açılmaz bu yüzden belirsizdir kimin hülyaları yitip gitti, karanlık ölümün kapılarından boşanıverirse yüzler gölgelenir.

Mantıklı insanlar mantıklı konuşur, çünkü bilirkişi olmak önemlidir ve eski bir ustanın dediği gibi insanlar değerli olmayı unutmuş önemli olmaya bakmaktadırlar. Konuşmak kelimelerle örülen imgelerin canlanmasına sebebiyet verir, boşluklar görselle dolar, boşluk kendi kara deliğinde sonsuz bir yoğunlaşmaya evrilir, geriye hiç şüphe kalmaz, hiçbir acaba. Bilgi Sisifos tepesine taşınmıştır fakat sezgi ne işe yarar, hiç derler, hiç, hiç, hiç, ki hiç esastır, hiç temeldir, hiçliğin süreğenliğine yüz çeviren kültür seyrelir. İnanmıyorsun anlattıklarıma değil mi, saçmalıyor diyorsun, olsun bir kırık gülümsemeyi paylaşmamıza engel değil bu, insanız sonuçta, kardeşiz ne olursa olsun, değer mi kavgaya, didişmeye, horozlanmaya, elini uzat, ışıksızlıkta takip ederim seni yanlış yöne gittiğini bilsem de, Epiktetos olup lambamı ödünç verebilirim, hâlâ ikna olmadıysan, Epiktetos gibi, kırılacak derim, fakat daha da bastırırsan, kırıldı derim, umarım biliyorsundur bu hikâyeyi, sonunda kimse kazanamıyor, yine de hepimiz özgürlük kadar muhtacız birbirimize, o yüzden gel dostum birlikte tırmanalım yokuşu, merak etme kimseye söylemem, şşşş.

Kayrak’ı1 hatmediyordur gençler kıyıda köşede, öpüşerek belki arada derede sevdicekleriyle, bir yerlerde bunlar da oluyor eminim, birileri umudu ete kemiğe bürümüş huşuyla akıyor, icazetsizce. Âşıklar âşıklarına Gary Snider ikram ediyor, tabii ki tırnak işaretsiz:

Tek bir granit sırtı, 
Bir ağaç, yeterdi 
Hatta tek bir kaya, küçük bir dere 
Bir ağaç kabuğu bir gölcükte. 
Art arda tepeler kıvrım kıvrım 
Çetin ağaçlar sıkışmış 
İnce taş çatlaklarına 
Koca bir ay hepsinin üstünde, pes bu kadarına. 
Zihin alır başını gider. Bir milyon 
Yaz, gece göğü duru ve kayalar 
Sıcak. Sonsuz dağları kaplamış gök. 
İnsan olmanın getirdiği tüm çerçöp 
Akar gider, sallanır sert kaya 
Anın ağırlığı bile yüzüstü bırakacağa benzer 
Bu kabaran kalbi. 
Sözler ve kitaplar 
Yüksek bir kaya dirseğinden dökülen küçük bir dere gibi 
Yiter gider kuru havada.

Sürekli geri çevrilmek neyi anlatıyor sence, artık vazgeçmem gerektiğini mi, hazırım bir çözüm olmadığını kabullenmeye, çünkü insan biliyorsun sonsuz değil, eninde sonunda yörüngesinden çıkmaya zorlanıyor, geriliyor sinirler, şehir cereyanı iki yüz yirmi volt bedene abanıveriyor, Tesla’nın akıttığı ustalıkla silkelenemiyoruz yoğunluktan, pişiyoruz, kızarıyor, kavruluyoruz ama gözlerime baksan anlamazsın çünkü pes etmek seçenek değil, hayat çiğneyebildiği sürece çiğneyecek bizi, bu nedenle eğlenceye dönüşmeli gerilim, fakat eze eze yük ton ton ağırlaşıyorken, devam ediyorum olduğum yerde çapalanmaya, bir belirsizlik kıpırdamamı engelliyor. Hareket etmemeliyim anladım, Sokrates’in ne yapacağını söylemeyen ama yapmasının yanlış olacağı eylemler konusunda uyarıda bulunan Daemon’u üfürüyor sanki, durmayı bırakmanın doğru olmayacağını duyar gibiyim, yoksa uyduruyor muyum, kimsesizliğin hayaletleri ıslıklarla süzülüyorlar, oda doluyor, salon, daire, apartman, şehir ıslıklarla örtülüyor, rüzgârın bitmek bilmez kelimeleriyle uğulduyor ovalar, gökdelenlerde de kaçamıyorum uzak yollarda da, kapatıp kulaklarımı ona kadar sayıyorum, ama hepsi bu işte yapabildiğimin, saymak, ona kadar, şanslıysam on bir.

Zamanın muharriri kör noktada, varsaydığın gibi de değil üstelik, yalan söylememek için canıyla kanıyla harbe girmiş, tırmalıyor tırmanamasa da, dert mi diyeceksin, çünkü demişti bunu gönülden, yutkundun kabullendin hemen, suçluluk duymayı doğal sanıyordun, bir arızayı en en temel gerçeklik kılmıştın, öğrenmiştin kendinden tiksinmeyi, vazgeçtin, pişman mısın, olamazsın biliyorum, yogayla arınan alımlı kadınlar barışıktır kendileriyle, Anahata çakradan gelir tüm titreşimler, ama sen, sen korkarsın, inkâr ederek kendi değerini yığınaklaştırırsın harfleri, iletişim kurmak istiyormuşçasına nefessiz konuşarak kaçışırsın sipere, derinlere düş evlat derinlere düş, katran boşalmadı, boşalmadıkça kapladı dimağçeyi, içten geleni süzüp katıksız altına çevirmektir uğraş, simyayı meslek eyledik derken ironik, yine de uzağız sahteden.

Witold Gombrowicz için yüzyılımızın en büyük yazarlarından biri demiş mi Milan Kundera, tamam Kozmos’un2 arka kapağında öyle yazıyor, peki sence, ya hitap etmiyorsa sana, kavradın mı yapılmak isteneni sayfalarca delilik dolu yazıda, evet son sözde bir parça açıklama bulacaksın, yeraltı mantık diye tanımlanacak kitaptaki saçma sapan akıl yürütme iştigali, niye diyeceksin, nasıl acaba modern klasik, çünkü bugün bunu yaşıyorsun, zihin çatlamış, insan uydurma simgeselliklerini saçarak dağa taşa güneşe, namevcut ilişkilerle düzmece mistikler doğurur oldu, hayâsızca yükseltiyor zırva zirvelerini, yok-bağıntılar kurarak bilmem neyle bilmem ne arasında palavra kozmolojiler üfürüklüyor.

Akıl çıldırışa esir olunca çıkışsız labirentlere savruluyor topluluk, kimse emin olamıyor artık nerede başlıyor nümayiş, gerçekleşemeyen heveslerine saplanmış insancık detayların içinde rasgelelikler değil kendine özel anlamlar bulmaya gayret ediyor, şu şudur çünkü bu buydu temriniyle olmayanı varmış gibi gösteriyor, görmeyeni de görmezden gelerek öteliyor tabii, ee burada azıcık şiddet mazur görülür mü, görüyor bu deli-akıl, böyle böyle yalanlardan yeni gerçeklikler türettik, prangabent kaldık sonunda, söylemlerimizin, yanılgılarımızın, hırslarımızın, sapkın yorumlarımızın, çarpık okumalarımızın tutsağı kıldık atimizi, yaşamı küflü kisvelere buladık, sündürdük.

İhtiyarlaşırken çocukluğumuz, okul toplantılarına katılmaya devam ediyor musun, kimler var, ne yapıyorlar, mutsuzluğun parçasıyken dostlarım, onlardan olmadığıma yemin edebilir miyim, kim boca ediyor bu ikircikli safsataları, birbirimizi göz hapsinde tutarak nasıl da darlıyoruz çemberi değil mi, özel dikim, tam ısmarlama, mahallelerden mahallelere siniyor kesafet, gece sokaklarda kimler güvende hissediyor, fazla hümanizmadan atmış bet beniz, soluk alıp veren kim varsa kalbinde panik, kekre kekre tadıyor bu sıkışık dünya, gezegenin güzelliği üzerine yığarak tozdan örtüleri kapatıvermişiz deriden taşan ışığı, uzunca çalmalı konga davulları, Orson Welles’in vudu Macbeth’i misali birleşmeli kültürler, doğu batı vesaire, karıştır ne varsa kıymetli, insan ol, insanca yaşa, fakat hazla hakkaniyetin dengesinde şaşmamalı terazi, görüyorsun ya hastalıklı hesaplamalardan boy attı bunca dağdağa.

Renkler mevsim kırbacıyla raks ederek ufuk çizgisinde kayıverecekler, bir canlı türü —ne kadar kibirli olursa olsun— tüketemez canlılığı, tomurcuklanma bitmez, tomurcuklanma daima yenilenir, takip edecek kimse yok, bu yüzden yağmurda koşanlar özlemez ayak izlerini, yalnızca özlerler uzaklaşan gencecik yetenekleri, gözlerindeki damlalar karışırken alacakaranlığa.

1. Gary Snyder, Kayrak, Subpress, çev. İnan Mayıs Aru, 2017.

2. Witold Gombrowicz, Kozmos, Everest Yayınları, çev. Neşe Taluy Yüce, 2017.

Ömer Altan