Şimdi Anladım

Onlar apartman dikiyordu biz aklımızı kaybediyorduk, üstüne üstlük biz ve onlar ayrımı en kötü şeydi, planlarım da çoktan eskimişti. Sonunda bırakmıştım, karanlık kazanmıştı, reddetmeye çalıştıklarım dalga dalga geri gelmekteydiler. Onunla arkadaş olmak istemiştim, o da bana bir dilim çikolatalı pancarlı kek uzattı, “vegan” dedi, fakat cümlelerimin neresine tırnak işareti ekleyecekti, neresinden şapkalar atacaktı, nerede noktalı virgüller belirecekti, bilmiyordum, hep bir şüphe, hiçbir zaman taşlar yerli yerine oturmuyordu, bir virgül daha koydum, bir virgül daha, anlaması için yalvarıyordum, ama gerçek şu ki fazla uzaklaşmıştım, kainatın ortasında sönen noktalardan biri, gülümsedim, çünkü beni de düşünen ebeveynim vardı, akıbetim için her şeyi yapmışlardı, sorun şu ki akıbetim şimdiydi, yaşlanmıştım ve bu adacıkta koşuşturmaktaydım, tekerlekteki kemirgen yorulmuştu anlayacağın, çınlayan bozuk paralar bakır tasta birikmekteydiler, ses yok oluşu uzaklaştıran tek unsurdu, çın, çın, çın, kemirgencik koşuşturuyordu, övgüler gibiydi atılan paralar, etraftakiler olayı kavramışlardı, sadece gereksiz taramaların sebebini çözemiyorlardı.

fotoğraf: Constantin Philippou
@veganclub, @iamlefou

Değil mi, soru işareti, çok mu umurumda bu zannediyorsun, al sana kaos, tüm platformlar yazdıklarıma bakıp lütfediyorlardı, minnet duyuyordum onlara, kulağıma fısıldanan kelimelerden palazzo’lar yükseltmek mi, editörler bana imkân sağlıyorlardı, bak bir şapka daha attım, ne istiyorlar sanıyorsun, sadece pastadan pay, bu bir güç oyunu, biraz daha fazla kontrol, bunun için mi uğraştım, sürgülendi girişler, biz dışarıda beklemiyorduk, biz dışarıya mahkûm edilmiştik, “sakın o şapkayı ekleme, pes edenler bizden değildir” dediğini işitmiştim, böylece bir kişiye daha saygımı kaybettim, gözlerinin içinde daha fazlası olmalı, ışık sızmıyor artık, ışık yakıyor, anlıyor musun, kafatası bir süpernova, ne istiyorsun, yıldızlar mı, içimde milyarlarcası var, oysa doğru yoldayız zannetmiştim, “ama” dedi, “seni seviyoruz”, “belki” dedim, fakat ben sizi sevemiyorum.

Kotaların doldurulması gerekiyordu, kelimesi kelimesine bunun için uğraşıyordum, taklit menfaatlerle yaklaşıyorlardı, kayığı batıranlarla ortaklıklar kurarak arkamdan gülüyorlardı, gölgem fazla kişiselleştirdiğimi düşünüyordu, gülüyordum, yo gülümseme değil, gülüyordum, kahkahalar, gecenin ıslak battaniyesine sarınmıştık ve gülüyordum, ellerim sımsıkı, avuçlarımdan toprak akıyordu, “bırakma, bırakma” diye bağırdığını duydum, ama gece kararıyordu, ha ha ha, yeni bir yıl başlıyor, buraya gel, bizimle kal, gülünç bu diye düşünüyordum, tırnak işaretleri havada uçuşuyordu, kelimeler tükeniyordu.

Evet mimarlık diplomam vardı, yemyeşil bahçede yırtmıştım onu, lime lime edilmiş kâğıt parçası, metruk evin çatlamış küvetinde ateşe verdiğim tüm projelerle birlikte ikiyüzlü öğreticilerin saltanatı sona ermişti, yapbozun hangi parçasıydım, nereye uyuyordum, hangi boşluk kabul edecekti beni, kibar sırıtışlar, şeftali likörü, bolca buz, bu nitelikli insanların arasında yerimi bulamamıştık galiba, ne demişti, “senin gibiler için farklı yaklaşımlara başvurulmalı,” ne zaman söylemişti, fazla geç, ben eve yürüyordum, tünellerden geçiyor ve geceleri çığlıklar atıyordum, yazınca madalyalar veriyorlar, yaşarken tekmeler atıyorlardı, uçurumun ucunda ıslık çalarak bekliyoruz gibi görünüyor biliyorum, ama her şey yolunda merak etme, sadece yalanlarına ihtiyacım var.

Yapay zekâ algoritmaları, gezegenlerde koloniler falan, bunları düzgün kuyruklar oluşturamayan arkadaşlarım mı söylüyorlardı, hayır medeniyet çok güzeldi, şuur dışında yüzüyordu şu sıradan gerçeklik, ne dersin, gözlerimi kapatmıştım fakat hâlâ bir şeyler görülüyordu, o hâlâda iki şapka vardı, çünkü imla kılavuzu savaşlarının da kazananları oluyordu, yörüngeden az daha uzaklaş, kabloyu kesecekler yakında, dış uzaya hoş geldin, kıvılcım çakılırsa papatya tarlalarındaymışcasına koşmaya çalış, sonuçta bacakların hareket edecek, boşlukta ileri gittiğini hayal et.

Karl Ove Knausgaard’ın satırlarını oku: “Bana kalırsa, ben uysal olanın tarafındaydım, savaşa ve otoriteye karşıydım, okulda ezber yapmak istemezdim, zekâmın daha organik gelişmesini isterdim; sol görüşlüydüm, dünya kaynaklarının eşit dağılmaması beni öfkeden kudurtuyordu, herkesin hayatın zevklerinden payına düşeni almasını istiyordum ve kapitalizm ile zenginlerin iktidarı düşmanımdı. Nazarımda bütün insanlar eşitti, bir insanın manevi özelliklerinin her zaman dış görünümlerinden daha değerli olduğunu düşünürdüm. Diğer bir deyişle derinlikten yana ve yüzeyselliğin karşısındaydım. Bu yüzden, babamın da uysalların cenahına geçmiş olmasına sevinmem gerekmez miydi? Hayır, çünkü uysal olanın ifade şeklinden, yani yuvarlak gözlüklerden, kadife pantolonlardan, ayağının şeklini alan ayakkabılardan, el örgüsü süveterlerden nefret ediyordum, politik ideallerime paralel olarak müziğe bağlı başka ideallerim de vardı, bunlar da bambaşka şekillerde iyi görünmekle, havalı olmakla ve bir bakıma yaşadığımız çağa ait olmakla ilgiliydi, bu da dışa vurulmalıydı, ama liste başı şarkılarla değil, pastel renklerle ve saç jölesinin yarattığı izlenimle değildi, çünkü bu kısım ticari, yüzeysel ve eğlence sektörüyle ilintiliydi, hayır, dışa vurulması gereken müzik yenilikçi ama geleneksel olanın bilincinde, derinden hissedilen ama zarif, zekice ama basit, gösterişli ama herkese hitap etmeyen bir özgünlükte, çok satmayan ama yine de bir kuşağın, benim kuşağımın deneyimlerini yansıtan bir müzik olmalıydı.”1

Tam anlamıyla başarısızlığı soluyordum, ne bağım ne bağlantım kalmıştı, sirenler şarkılarını söyledikçe karayı kaybeden ben, onların ve bunların tanıdığı, içimizden biri, statüsü yerli yerinde, normlar içinde yükseliş arayan, herkes gibi, ne kaldı sunabileceğim, sunağa kendimi koymuştum, fakat ritüelin sonunda sadece yozlaşma var, Odiseus eve dönmemeli, üzgünüm Penelop, ağlamaya devam et, melankoli ya da melodram, artık fark etmiyor, benlikler kilitli odalardan ibaret, zihin şişkolaşan egonun besini, kasabalar tilki uykusunda, kentler Kafka’nın çıkışsızlığında Praglaşmış, milimetrik çizgilerle ölçekler belirleniyor, drone’lar uçuşları engelliyor, yolcular sonsuz rötarların bekleyişinde.

John Steinbeck’i bilirsin, mektuplar yazmış, Nicholas Ray gibi değil, mimari öğrenim görmemiş, yalnızca bir yazar, Salinas Vadisi’nde çiftlik yılları, okul mu, Paul Auster’a göre yazarlık seni bulur, kader kirli ellerini bedenine takıp dürter, kalemden tiksinirsin, kâğıtlar nefretliktir, oysa devam et, devam, daktilonun tuşları eskir, sayıklamalarla, gece karanlığında yatağından uyanıp Hamsun misali karalarsın, ararsın, işte Steinbeck diyor ki, öhöm, öhöm, tırnak mırnak: “Yaş ilerledikçe üzüntünün de büyümesi gerekmez. Çocukken beni herkesten uzaklaştıran hüzünlerimi anımsıyorum. Üstelik nedenlerini de bilmiyordum. Sanki kapkara bir boşluktan çıkıp geliveriyorlardı. Yaşamımın en kötü günleridir onlar. Bugünse dünyanın bombalar ya da ideolojilerle yıkılabileceğine inanamıyorum. Dünya hep yok oluşların ve yeniden doğuşların gerçekleştiği bir yer.”2

Heceleyip satırları, didiniyorum idrak etmek için, pek mümkün değil, yan yollara doğru sürükleniyoruz, nefes alıp nefes ver, af dile, kapılarında yat, yeminler tükür, kimse gerçek bir yazar istemiyor merak etme, ne olur değer veriyormuşsun gibi davranma, tamamının yalan olduğunu bilmediğimi mi sanıyorsun, yo yo şimdi anladım, duyuyor musun beni, anladım, lütfen bir dilim daha kek alabilir miyim, evet, soru işareti, sessizlik, sonra gülümseme ve kahkaha, anladın değil mi, görebiliyorum bunu, o çılgın parıltı seni de sardı, gözlerime bak, ha ha ha, doğru, doğru, kesinlikle, al bakalım, evet kahkaha.

1. Kavgam, 1. Cilt, Karl Ove Knausgaard, Monokl Yayınları, çeviren: Ebru Tüzel

2. Mektuplarda Bir Yaşam, John Steinbeck, Sel Yayıncılık, çeviren: Sevim Gündüz

Ömer Altan, yazmak