Aile Kitaplığında
fotoğraf: Tuğba Ferah

Gün düşmüş, gece süngülenmekte. Bir minik yıl daha erimiş, elimde fazla da kalmadı ama harcıyorum güle eğlene, bedenim hafif parazitli, hava dumanlı, kesif koku ise katlanılmaz. Burada olanlarla olmayanlar “bir hayal mi yaşadıklarımız” diye soruyorlar, çitlerle parmaklıklar ayırıyor bazen, bazen hırslar ve yaşanmışlıklar.

Klavye çöpte, harfleri bitiştirmek namümkün. Yeni bir adam yeni bir güne uyanır diye başlayan romanın son sayfasında yeni bir adam yeniden yeni bir güne uyandığını zannediyor.

Geçmişte miyiz şu an, yoksa henüz uykulu gözlerle mi imtihan ediliyoruz. Doğru mu analiz etti, derdiniz metinmiş gibi geliyor bana, ne kadar uygun. Ehem ehem, hırpanilikten silkin, gerçek niyetini gizle. Sadece hayatta kalmaya çalışıyorum, bir detaya indirgenmekten kaçmak için çırpınıyorum, haykırma sakın, anlatılamaz olanın gölgesine sığın. Belki de önceki konuşmaların yankısısın sen, giderek duymaları zorlaşıyor.

Geri sayıyorlar ve karanlık, yeni bir yıla geçiyoruz hep birlikte ama sen gelmiyorsun, bırakmışsın yazdıklarımı okumayı, çünkü yaşlanmışım ben, seni etkilemeye çalışmaktan vazgeçme zamanım gelmiş. Bir zamanlar sevilmiş olmak da kayda değerdi. Her şey yolunda taklidi yaptığım günlerden buraya gelebildiğime göre umuda da ihtiyacım kalmadı, aralarında kaybolmayı öğreniyorum; sıradanlık maskemdeki çizgileri derinleştiriyorum, bu süregelişe atıldım, ustalaşıyorum kendimi tüketmekte.

Görmezden gelmeyi sanatlaştırmak üzereler, bu beni mutlu ediyor, aradıklarımı bulamayarak kavradım öğretiyi, ağızdaki kan tadı sonunda alışıldık oldu. Husumet yavaşça çiğnenebilir hâle geldi. Tatlılaştı eziyetler. İhanetler damakta elastikleşti. Anlamlarla kelimeler ayrıştı, heceler özgürleşti. Cümlelerimi düzeltemeyeceklerini anladılar.

Fakat yine de katılmıyorum. Salınırken parfümü son kez, arkasından bakmak beni unutulmuş kılıyordu, emindim bundan, değer verecek kimse kalmadığında adileşiyor yazılanlar da sayfiyede uyumsuz kıyafetlerle dolaşan şuursuz ebeveynler misali. Kaosun çeperlere nüfuz etmesiyle serüven bitiyor mu, kabullenebildik mi, evet demişti, olumlu, ama hazır mıyım, geride kalanlar kime ait, bu benliği nereden yamamalıyım yaşantıma; tercihlerimin sürekliliğinden iz bile kalmamışken.

Gözlerimde kimi gördüğümü bilmeden sürükleniyorum, tek fark önemsememek için çabalamıyorum artık, öyleyse yıldız ışığının antantlarımıza yakamoz yaptığı o vakitsiz akşamüstünde olduğu gibi mi kaldı her şey, mühürlendik ve hata yapamayız, affedildik ve kefaret ödendi, masumduk ve yitirilenler sonsuzluğa emanet edilince ıslah edildik. Doğru mu anlıyorum.

Nasıl öğrenirsin yazmayı, öğretmenin varsa neden terk edip gitti seni, cevabı bulacağını zannediyordun ve her hafta hazırlanırdın, rafine fikirlerinle süslediğin paslı bir gocuğun vardı, öksürürdün bazen, soğukta da sıcakta da aynı ekmeği seçebilmekte bir özgürlük bulurdun, yutkunurdun, salçayla turşu eklendiğinde yolu çekilir mi kılardı, hatırlayamıyorum.

Geçen sene kim olduğumdan haberim yok, ormanın genişleyerek hüzünlerimizi örttüğü gerçeklikte taşımıştım onu, evet bitmezdi, tutulan nefes bir daha bırakılamaz, sabrederek yitirirsin aklı ve “seni iyi gördüm” diyenlerin yanından geçerken çakar şimşek, şehir uyanacak diye beklerken çöker göz çukurları ve beyazlaşır çehren, hepsi tırabzanlardan kayan çocukluğun çırpınışından ibarettir, hepsi o eskimiş bedene aittir, yükselmişsindir, hak ettin bunu, merak etme sadece gereğinden fazla hata yaptın, elini ver, tenin tül gibi yeryüzüne süzülmesini izle.

Bağrışmalarla tıka basa odalar, kavgaların karanlığına gömülüp ölüm yürüyüşlerinde baştan başa katederdin şehri, ipuçları bulman gerekirken kocalarını bırakıp gizli buluşmalara gelen kadınların hüznünden haz çıkarmakla ilgilenmediğini anlamıştın. Kıyasta zayıf tarafta mısın, kuvvetli taraf yok ki, sadece ağırlık, yerçekiminin yenilgisinde sindirilen bir gençlikle sınandın, kazandığına inanmıştın, böylesi hülyalıydın işte.

Flaşlar göze yaklaştı, yazmadığın kitapların hayaletleriyle uyanacağın günlerin biteceğini fark ettin, mükâfatsızca parça parça çaldılar seni, viski, küçük bahçe ya da büyük gözaltı, okul kapandı, kendi yoluna gidenlerle yüzünü çevirenlerin ortasında dur ve bekle, bekle burada tüm hayaletlerle.

Hangi kapılardan kovuldum, nasıl yanlış anlamalarda büyüdü bu düşmanlıklar, kimlerin döktüğü şerbetin tadından kesildik, nereden nereye diye soran gözlerle ustanın belirişi kâbuslarımı rüyaya çevirir, başımı okşayabilirsin eğer yumuşak birisi olduğumdan eminsen fakat ayazların ardından bir kırıntı gibi gülücüklerim, o duyuşu özlüyorum, o dolaysızlığı, ham ama zorlanmasız sohbetleri, lambayı kapat, duymak istemiyorum silikleşenlerin homurtularını.

Utanmadılar ve haince harladılar ateşi, bizse aptaldık, kâinatı milyonlarca façetadan yansıyan ışıkla aydınlatabilmek için sıktık dişleri, asla var olmamış bir yaşantıya kandık, biz ağır ve zor yoldan uslandırıldık, çıldırışın sopalarıyla dövüle dövüle yücelttik zorbalığı, bırak şimdi, ipi bırak, kendi isteğinle olsun, asla yenemediler seni, yalnızca vazgeçtin.

Böyle bir geceydi dolanıyordum kitaplıkta, onca ömür birikmişti, damıtarak bilgeliği geriye ne bırakabildik, kasırgalar ve kavak yelleri, bir Altan’dan diğerine geçiverdi lanetli tılsım, yanlış anlaşılmanın denizlerinde boğulmamak için sihirli sözcükler de miras kalmadı, taşıyıverdik çatı katına akışkan daktiloyu, kitapları üst üste dizip beyaz kağıtlarda karalamalarla ilk kıvılcımı aradık, zamanın doğası üzerine ağır çekim bir tartışmayı yüz yıl sürdürürüz gerekirse, siluetler hoyratlaşınca açtım arayı, bu yüzden bilmiyorum son durumu ama deniyorum, emin ol kimsesizliğin tornasında zırhı eritip içtim çeliği, sanırım enseyi karartım.

Yaşananlar dağdağalarla kabardı, beklenmedik miydi bu hercümerç, ne de uzaktı trajedi, dönem postmodernleştikçe kullanışlı hamlelere dönüştü arayış, sahtelikle sansasyon arasında ezilebilir mi itibar, hayale dönüşen söylevlerin üzerime sinmiş tozu, dönüyorum avm’lerin orta yerinde, büyük gösterinin dört yanında mobese’ler, yalan yanlış enformasyondan kirlenmişiz, sis boğuyor.

Gereğinden fazla dipnotla uçurumun ucunda bunalıverdim, yarını beklememi salık veriyorlar aynı yirmi yıl önce olduğu gibi, teşekkürler, müşfik ve babacan bir kalabalık var burada, mumları yakalım, iyi niyetlerle umut şarkıları şakıyalım. Sonsuza dek bu istasyonda donmuş olduğumuzu çıkaralım aklımızdan, nasıl olsa ekinoks yeni yılda da gelecek, daima ileriye bakalım, o milyon yıllık uykuya hazır mıyız, bunu sonra düşünürüz. Gülümseyelim, adabıyla öpüşelim, çıtı pıtı dizilelim, derin nefes, göğüsler dışarı, çok iyi çok iyi.

Kitaplığın ortasında yere çök ve hayatımdaki en büyük başarıyı tekrar tekrar oku, hatmet bu satırları, ne de olsa bundan sonra fazla mükâfat yok. Bir köprüde karşılaştık ve ben ayrılıyorum şimdi, yıllarca dinlediklerimle ne biriktirebildim belli değil ama güzeldi, fazlasıyla aktı ve küçük sürahi çatladı sanırım, tehlikeli kırıklar suya karıştı.

“Şimdi mekân olarak benim torunlarım da aynı yerlerde dolaşmada… 
O yerlerin yapsatçılara kat değiş tokuşlarına uğramadan önceki durumlarını bilmeden… 
Kim bilir onlar da ileride, beni nasıl görüp anlatacaklar? ‘O da yaşamasını becerememişlerden biriydi,’ demelerini istemem.”

Mekân olarak aynı yerlerde dolaşırken, bu yerlerin önceki durumlarını öğrenmek ve “O yaşamasını becerebilmişlerden biriydi” derken, böylesi bir yazı insanını şekillendiren yaşantıyı okumak.
Anıları, çocukluğu, sevilme arzusunu, arayışı ve yazma sevdasını anlamaya yaklaşırken, biraz üzülmek, biraz kızmak ve kederli çocuğun kendisine sahip çıkmış olduğunu bilmenin hazzıyla gururlanmak.
Dudağa yerleşen kırık gülümsemede layık olma çabası ve minnettarlıkla.*

* Kavak Yelleri ve Kasırgalar, Çetin Altan, İnkilap Yayınevi, Aralık 2015, Ömer Altan’ın arka kapak metni.

Ömer Altan, yazmak