“Drifter”, Studio Drift,
Studio Drift izniyle
Makro ve Mikro

Demonte edilmiş klavyem kunt masada parlamakta. Tütsünün son demleri. Binalar tek tek boşaltılıyor, kentsel dönüşüm diyorlar, kamyonetler, vinçler, molozlar; Big Bang enstantaneleri. Tüm alfabe masaya dağılmış; v, y, z, hepsi burada, c, g, s, başlamak için b gerekiyor fakat harfler irademe boyun eğmiyor.

Sayı tuşları masanın köşesinde kavrayamadığım bir sistematikte öbekleşiyor; aramızdaki mesafe açılıyor, sayılar istatistikler meydana getirmeden uzaklaşmak istiyorum onlardan, büyük adaletsizlikleri gizleme görevini pişkinlikle kabul ediyorlar. Bir belirip bir yok olan siluetler karşıdaki apartmanın camlarını indirirken içerideki hayaletleri fark edemiyor, darbe üzerine darbeyle tarumar ediyorlar geçmişi. İçimi çekiyorum, dört duvar arasında maden suyu şişeleri biriktiren yazarı düşünerek maden suyumdan bir yudum alıyorum.

Gece ile gündüz arasında şehir. Neşredilmeye hazır dosyalarımın üzerinden milyonuncu kez geçmekteyim. Yayıncısız yazarların uçurum özgürlüğünde çekmeceye attığım yılları düşünüyorum. Saygıdan ve sevgiden verdiğim ödünlerin madalyaları solmakta, ismim çoğu tarafından unutuldu, nelerden vazgeçmiş olduğum da, oysa eninde sonunda sabahı göreceğim, suda eriyen aspirinin fokurtusuyla uyanacak canlılık, ansızın, beklenmedik bir coşkuyla, iyi insanların bindiği atlar geri dönecek.

Gençlik yeraltında üretiyor. Karşılığı olmayan bedelleri ödeyerek çıkılan yolun başındalar, ben sonlara yaklaşıyorum. Işığı görüyor muyum, ışığı aramayı bırakmışım gülümsüyorum. Camlar güm güm indiriliyor. Mahalle yıkım sesleriyle yankılanmakta. Yanık dolu kanepede gidenleri arıyor gözlerim, oradalar biliyorum, biliyorum anlatamıyorum.

Adımladığım semtlerde gün çoktan sona ermiş, masumlarla suçlular beraber uyuyor. Bireysel düşler kitlesel zulümlere kapı açarken ifadelendirilemeyen utanç büyük şehri ele geçirmekte. Kontrast karakterler farklılıklarını çarpıştırıyorlar, her an her sokakta eşik deneyimleri yaşanmakta. Benzemeyen zihniyetlerin çaprazlamasında melez benliklere evrilmekle halihazırdaki kimliklerimizi kabuklaştırmak arasında bocalıyoruz, korkmamalıyım diyoruz kendimize, korkuyoruz.

Özenilmiş, demek ki birileri tek kişilik dairelerde doğru sözcükleri bulmak peşinde, kaostan kesitleri mantıklı bütünlere dönüştürüyorlar, zor iş bu, çabalıyorlar, ya çok rahatlar ya da çok rahatsız, başka türlü kimse böyle eksantrikliklere kafa yormaz. Tamam buldum işte, ahşap masanın genişleyen havzasında gözüme çarpıyor, sayı tuşları arasına gizlenmiş, kaçış yok, neydi bu anlamsız işaretin ismi, noktalı virgül, seni arıyordum, gel bakalım, alet kutusundan çekici çıkarayım.

Farklı bakış açıları farklı lügatler yaratsa da aşırı müdahale sınırları zorluyor, neyse tansiyonum yükselecek. Kimseyle ciddi konular konuşulmuyor artık, bilirsin ciddi konular öldürücüdür, tuzu da bırakmışken hiç gerek yok. Teknik sorunlarla boğuşmayı seçiyorum, müze binasının yanındaki parka yerleştirilecek konteynırları orantılandırmaya çabalıyoruz. Genç stajyere bulaşık yıkattıkları ofisten ayrılmayan yüksek lisanslı mimar arkadaş yardımcı oluyor.

Bu üç boyutlu şehir planı simülasyonunda gezerken simülakrlar hakkında oturaklı laflar ediyoruz fakat haritanın kenarlarından, birbirimize tutunmazsak düşeceğimiz uç bölgelerden uzak duruyoruz. Biliyoruz ki entelektüel sohbetler sağlam duruş gerektirmedikleri için rahatlatıcılar. Parktaki bankların yenilenmesi gerekiyor, renk paletleri ne olacak, Goethe’nin kuramı hakkında bir şeyler söylüyor yüksek lisanslı arkadaşım, sokak lambalarının çaplarıyla gölün etrafındaki yeşil alanların metrekarelerini uyumlamamız gerekiyor. Tüm ölçüler gerilim içinde artı eksi limitlere uzamakta; mevsimsizleşen dünyanın bir düzlem olma ihtimalini konuşuyoruz.

“Seyyah şöyle diyordu: Attiuoindaronlar ölüleri, özellikle de değerli hizmetleriyle halklarının sevgisini kazanmış kişileri yeniden diriltirler, böylece bu saygıdeğer ve ünlü kişilerin anısı bir şekilde başkalarında yeniden canlanır. Bunun için toplantı düzenleyip konsey oluştururlar. Bu konseyde öleninkine benzer erdem ve niteliklere sahip olan ya da en azından vahşi halkların ilkelerine göre kusursuz kabul edilen bir kişi seçerler. Sonra yeniden dirilmek üzere seçilen kişi dışında herkes ayağa kalkar ve sanki ölen büyük kişiyi mezardan çıkarıp diğer kişinin şahsında yeniden hayata döndürmek ister gibi ellerini yavaş yavaş aşağı indirirler. Bu sırada seçilmiş kişi de ayağa kalkar ve toplananların tezahüratları arasında kendisine sunulan armağanları kabul eder. Sonra seçilen kişinin onuruna ziyafetler düzenlenir ve kendisi o günden sonra temsil ettiği kişi olarak kabul edilir, böylece ölen erdemli kişilerin, iyi ve yürekli kaptanların anıları hiç ölmez.”* Bunları okurken o, marka isimleriyle dolu müzik parçaları dolanıyor arka planda, zamanın başlangıcına uzanan bir algı ağıyla içselleştirmemiz gereken birikimin korkunçluğu, imkânsızlık.

Üçüncü gözler kapalı, birbirimizi görmüyoruz. Sosyal medya çığı altında farkındalığımız sürekli azalmakta. Göz bebeklerinden zihni ele geçiren enformasyon zehirlenmesi Neil Postman öngörülerinden içimize içimize akmakta. Bu körleştiren gerçeklikte uyandığımız günden beri toparlanamıyoruz. Kırıkkırak alır mısın misafirperverliğinden ilgi bağımlılığına sürüklenirken, yüzeyin üzerine de yüzeyler çıkmakla meşgulüz. Yani her şey önümüzdeyken hiçbir şeyden haberimiz yok.

Şehir ışıkları yandığında hareket bitmiyor. Emellerimiz çatışmalara meylediyor. Ben bir küçük nokta, şehrin paragraf yığınları içinde kendime yer arıyorum. Çocuklar bağlamı kaybetmiş çünkü artık kimse ihtiyar değil. Yaşın yanılsama olduğunu vurguladıkça bilgelik ihtimali ortadan kalkıyor, otur ve alış bu vasatlığa. Sis içinde fosil yakıt kombinası ve yıkıntı, artmakta olan soğumayı hissetmekten bitap bir duyumsama aygıtı, insan evet, eskiyen yücelik.

Unutuşun eşiğinde epritiyoruz eskinin sımsıkı ilmeklerini. Duyma yetimiz azaldıkça sesler hafızamızı terk ediyor, harfleri yutuyor kelimeleri çiğniyoruz, aktaracak bir mânâ bulamadıkça cümleler aynılaşıyor, tekrarlarla, tekrarlar ve tekrarlarla konuşmayı yitiriyoruz. Şehrin sürekli değişen siluetleri anılarımızı da alıp götürüyor birer birer. Kimiz biz şimdi, modern, geleneksel, sağ, sol, geçmiş, gelecek arasında bekleme odasında annelerinin eteklerini çeken çocukların bekçileri olamamış yiğitlik gölgeleri miyiz? Belki de yaratım şahlanışlarının peydahlanacağı kaos dalgalarını ilk tecrübe edenleriz. Hangisi olduğumuzu bilememek, en korkuncu bu.

Ölçek paftalarında küçücük insanlarla devasa mozoleler, noktasal ağaç sembolleriyle ne olduğu anlaşılamayan dikdörtgenler birbirine girmiş durumda. Kabaran denizin kıyısında çekingen genç kıza yarım gofret ikram ediyorsun, kavganın arasında kalmış yolunu açmaya uğraşıyorsun, ancak en önemsiz konulardan bahsedebildiğin için beyninin içindeki kapıları kapattıkça kapatıyorsun.

Kim ne istiyor, sormadık bilmiyoruz, mekanizmanın devam etmesi için yapman gerekeni yap, yukarıdan aşağıya bütünlük ya da tutarlılık arama, hiyerarşiyi reddetmek mi istiyorsun, bu kafa karışıklığında yaşa. Bağlar bağıntılara karışmış, organizasyon şemaları flulaşmış, ne yazık, bunları tartışacak muhatap yok, üçüncü göz kapalı, diğer ikisi uykuyu arıyor, yalnızlık kelimesi yalnızlık duygusunun derinliğini ifade etmeye mümkün değil yetmiyor artık, neyse boş ver, simülasyonu kapatmalarını bekleyelim.

* Ruhun Tehlikeleri ve Tabu, James George Frazer, Pinhan Yayıncılık, çev. İsmail Hakkı Yılmaz, 2018.

Ömer Altan