Terraform
Leandro Erlich, “Order of Importance”, video karesinden ayrıntı,
fotoğraf: ©Steve Kehayias,
Leandro Erlich Studio izniyle

Bir cümlenin ardından diğerinin gelmesi gibi adım adım inşa ediliverdi bu çılgınlıklar. Mimarlık ile edebiyat kesişimindeki gramerin çözülmesi gerekiyordu, fakat umursayan var mıydı… Üretmek yüceltildi amfilerde, biriktirmeden, malzeme demlenmeden arsızca ürün vermek. Çevreyi şekillendirenin ne olduğu sorgulandı mı, geç bunu, hâlihazırdaki aktif kuvvetlerin aracına dönüşüverdi çaylaklar. İçinde gezdiğimiz bu illüzyon hiçbir şeyin farkında olmayanların hırsıyla güçlenmedi mi? Gerçeklik sanmaya başladık dar görüşle beslenen matrisi, kapandıkça coğrafya zihnimizde boğulmaya teşne olduk.

Fakülte tornasından çıkan aletlerdi mimarlarımız, kavrayışından tabiata vizyonlar akıtan hayalciler değil. Hevesle atıldılar ileri, Silikon Vadisi jargonuyla ‘hızlı hareket edip kırdılar şeyleri’ geriye bakmaksızın; birincisi oluverdiler tüm sınıfların, okulları itibarsızlaştırmak pahasına, geliştirdiler kaslarını estetik orantıları gözetmeden. Bir mevsimde gerçekleşmedi üstelik bunlar, sen de oradaydın ben de, ateşlerden atlayıp kutlamalar yapan çocuklar da vardı, gülerek kestane pişiren haminneler de; anlayacağın nostalji de zannettiğin kadar masum değildi, sadece bugünden tiksinerek inanmak istedik daha güzel bir düne, çünkü gelecek hakkında hayaller kurmak için fazla yaşamıştık.

Gelgelelim mimarlık sosyolojiye çarpınca gerileyiverdi ayaklar. Yeni ortaklıklar peyda oluyordu, “Ne idüğü belirsizlikler” deyip geçiverdin önce, pozitif düşündün elbet, reiki kurslarında akıtabilirdin karamsarlıkları, onlarca sayfa yazının dokunduğuna bakmak için zaman yok, çevir başını, esnet vücudunu ve üfleyiver dertlerini, söndürür gibi son yılının mumlarını. “Bu postmodern dönemler” falan diye geveleyip çıkabilir arkadaşların işin içinden, “Biz en havalı nesildik” vesaire. Tabii ama gece söner lamba, yalnızlık irkiltici hayaletleriyle süzülür yatağa; bu hangi ömrün arka odası, bu hangi yanlış seçimlerin çıkışsızlığı…

Dilendin azıcık, yapılması istenenden pay çekebilmek için, soruları sormamıştın dolayısıyla anımsayamazdın cevapları da. Adım adım inşa ediliverdi bu çılgınlıklar evet, fakat kimdi sorumlusu, kimlerdi? Sen olamazdın, ben de elbet, suçlayacak birilerine ihtiyacımız var, ama her gün her gün yenilerine; gel itiraf edelim, sadece suçlamaya ihtiyacımız var, müzmin anomi süreçlerinde küçük kaçamaklar yapabiliriz böyle, ‘onlar’ kalıbına sığınarak sıklaştıralım cepheleri, artık mimarlığın efendisi değil kölesi olma vaktimiz gelmiş. Birikti umarsızlıklar, birikti anlıyor musun; mantığın oluşturacağı paragraflara kimsenin tahammülü kalmadı. Hakikat sonrası gibi kavramlar üretmeye de gerek yok, kavramlar lüzumsuz, çamura biraz daha dal, o yıldızlara bakma cümlelerini unut, biraz daha dal çamura sen de keyif alacaksın.

Nasıl adlandırmıştı Zygmunt Bauman, “Postmodernizm yoktur” diye yazdı, “sadece katı modernizmden sıvı modernizme geçiş var”. Nasıl yani Bay Bauman? İnsan güvenlik pahasına riski söktü varoluştan, doğal akışa modernizm etiketi yapıştırdı, bak alışveriş merkezleri ortaya çıktı bu sayede, seri üretim ve sınırsız tüketim mutluluğu. Ne eksik? Biraz baharat, biraz kahkaha, net söylersek spontanlık. Döngüdeyiz günbegün, olacaklar belli, aynılığı aradık ve onu mümkün kıldık; nasıl da alkışlanasıydı eserimiz ilk başta, jet uçaklarımız da vardı fabrika bantlarımız da. Ne eksik? Söyledim ya, tılsımı kalmamış hayatın, varsıllık içinde kıtlık zihniyetiyle sürünmek miydi ülkü, niyet?

Katı modernizm ilk aşamaydı; kesip biçti rizikoyu, güzelce temizledi dikenleri, T.S. Eliot’un Çorak Ülke’si böyle belirdi dimağlarda. Çırpındık biraz, uyumlanmaya çabaladık, cinnetler ve sofistike vahşetlerle; olmayınca da olmuyor ama, ikinci aşama sıvı modernizmdi, şu an içinde debelendiğimiz, güvenlik yerine özgürlük arar olduk. Daha sorumsuzca salınabilir miyiz, elbette mümkün bu, yalnız güvensizliğin böylesine dayanabilecek misiniz? Deneyeceğiz, içimizde minik hezeyanlar, hasetler ve hınçlar biriktire biriktire başarabiliriz bunu. Eski maskelerimizi bir süre daha bırakmayalım ama tam anlamıyla bir konsensüs tesis edilmedi henüz global köyde.

Eğlencelik kılınan ömür artık hiçbir entelektüel yönelime izin vermiyor. Çıkmaz sokaklardan kurulan metropolde kaos bedenden bedene sıçrayan epidemi. Lüminol testleriyle parlayan suç sahneleri dört bir yanda, dolu dolu konuşmalar var eylemsiz, haber akışı fonunda kişisel gelişim zırvaları, giderek büyüyen porsiyonlar, bolca kara kahve, otosansür derialtı zehir gibi kapladı kanı, klorofilsizleşen hücrelerin stres teyakkuzları, alarmda ol alarmda kal, fakat kişisel değil bu, antikolektiktif belki, belki de kimsesizce, yabancılaşmanın sıradanlaştığı milenyumda on yıl daha.

Fiziki çevren kimler tarafından tasarlandı? Kültürel battaniyeyi ören eller kime ait; ne konuşuyor, ne izliyor, ne yiyor ne içiyorsun? Yakında fark edeceksin bunu, sen onlara dönüştün. Olumlu ya da olumsuz taraflardan bahsetme bana, tükeniyor özgünlüğün, kim olabilirdin ama akvaryumun suyuna formaldehit döküyorlar, mikroplar mı ölüyor, bunu düşünecek kadar enerjin kalmadı. Tetiklendi o neandertal dürtüsellikler, düşünceler markalandı, maddiyat mücadelelerin bile rap parçalarından ithalken ne zaman bırakacaksın suratıma bağırmayı.

Gözlem uydusu MAVEN Mars’la ilgili bilgiler gönderdikçe zuhur etti büyük resim. Güneş fırtınalarında atmosferini kaybetmişti Kızıl Gezegen, incelerek bu yaşam zarı Dünya’da olanı imkânsız kıldı. İnsan gözü böyle okuyor evreni, merkezde daima kendisi. Şimdiki misyon en yakınımızdaki seyyareye manyetik alan götürmek. Bir dolu çözüm planı var elbette, koşulları kendimize uygun hâle getireceğiz, gerekirse kaba güçle, daha önce hiç olmadı mı bu… İrade varsa yöntem de bulunur, postere bas ve odana as bunu, müdahale etmeye devam.

Bu bir bakış meselesi anlayacağın. Bakış esir eder. Kimlerin gözleri altında geziyorsun sokakları, ne düşünüyorlar hakkında, büyük teorilerin çöküverir hastane kuyruklarında. Varoluşun kolonileştirilmiş çoktan, hayallerini dahi ikame bir zihniyet çerçevelemekte. Özgürlük itkisi budandıkça akvaryumdaki beta balıklarından farkı kalmadı akrabalarının. Tartışmaktan başka bir hobi yok, agresiflik tek ifade biçimi; öfkeyi meşrulaştırarak nefrete merdivenler dayamaktan öteye geçiyoruz, uzay yolculuğu teknolojilerinin gelişmesi misali gerginliğin daha üst seviyelerini keşfediyoruz. Sözcüklerin ifade kabiliyeti bitiyor artık, duygusal yoğunluğu taşıyamıyorlar çünkü. Saldırganlığın tek yol olduğu sanal düzenin iletkeni görsel fragman, GIF’ler, AVI’ler, MPEG’ler. Mem kültüründe parça parça yamalanan iç dünya doğurgan değil, çaresizlik salvolarına geçerli çözümler sağlayamıyor.

Mimarlar lego gibi oynadılar şehirlerle, taşra fabrikalarla kırmalaştırıldı. Endüstri putunun gölgesinde voltala ortak alanları, söylemek istediklerini minik ekrandan takipçilerine yolla. Dijital platformlar var ederek özgür ifadeyi getirdiler parmaklarına ne de olsa, ünlü olmanın önemini ezberlettiler, fayda ile zarar arasında nüans kalmadı; sadece podyumda görünsün, senin bakışın onu var etsin, mahallendekilerin bakışları seni yok ederken.

Mimari dediğin bir bilinç transferidir, potansiyeli zihninin kalıbına dökersin, sonuçta üretilen fiziksellik müsebbibinin farkındalığını yansıtır. Kolektif nitelik arttıkça bedenini rafineleştirmek ister, tersi olursa çürüme başlar.

“Bilinç belirler ortamı” der Hegel, “Ortamdır belirleyen bilinci” der Marx; ikisinden de bahseden ansiklopedileri taşırken haciz memurları konuyu iyice analiz etmek için kaldırıma oturuverirsin, bir bardak su getirecek kimse var mıdır, ne yazık ki, gündemdeki konuların tartışılması gerekmektedir. Bu gezegeni yaşama uygun hâle getirebilir miyiz. Soru bu, cevabı kolay, “ok boomer” de geç.

Ömer Altan