fotoğraf: © Ernst Haas
(Ernst Haas Estate izniyle)
Ana Hatlarıyla

Sen masanda oturuyordun. Bembeyaz bir ofiste, mimarlık yaptığını söyleyen bir düzine insanla birlikte. Özel zannetsen de kendini, yalnızdın, hepsi bu. Kalemi mürekkebe batırdığın dönemler geçmişti; tütün sarmıyor, plak peşinde koşmakla da ilgilenmiyordun artık, küçük keyiflerinin tükenişini seyrediyor, olgunlaştığını düşünüyordun.

Sen bilgisayar başında akşamlıyordun. Çizgiler çizmiyor, eskizler karalamıyor, koordinatları işaretliyordun. Sen eskimiş bir hevesle günü güne bağlamakta zorlandığın zamanları da aşmıştın, Neufert sayfalarını çevirmekten yorulduğun dönemeçleri de. Fakat bugün içinde yüzdüğün kesif anlamsızlığın ötesine geçemiyordun işte. İtekliyordun hayatı. Sen bir mimardın ve akrabaların bununla gurur duyuyordu.

Amaç beyaz yakalı gömlekle anılmaktı, “mavi yakalı mı, yo almayayım” demek için okudun yıllarca; ideolojin güçlüydü, yaşam tarzınsa öncelikli. Bedava ve olabildiğince hızlı internet bağlantısı, havalandırma, sokaktakileri küçümseyebilmek için pozisyonuna tutunmak zorunda olan mesai arkadaşları, kahve makinesi sohbetleri. Sonunda başarmıştın.

Eğitmenlerini dinlemene borçluydun olağanüstü yaşantını, ne de güzel öğütler vermişlerdi; büyük hayaller kurma, hâlihazırdaki bir kuruma mümkün olduğunca çabuk kapak at, zaten isim olmak imkânsızdır mimarlıkta. Neden mi? Asla yeterli birikime ulaşamazsın da ondan. Neden mi? Çünkü eğitmenlerin bile bunun üstesinden gelemediler de ondan. Bu kutlu figürlerin yükselemediği irtifayı hedeflemek mi, soru olduğu anlaşılan cümlelere soru işareti eklemek kadar saçma bu, ne dersin. Kıps, kıps, gülücüklü emoji, sosyal mecralarda birkaç paylaşım, floresan ışıkları altında insana en uygun tasarım üzerine beyin fırtınaları, o la la.

Sen mimarlık tarihinden isimler sayabilirsin ama derinlemesine kavrayamazsın onların özgün yaklaşımlarını. Asla içselleştiremedin eksantrik akımları ama hepsini isim isim hatırlatabilirsin. Sen bilginin çekirdeğinde konuşlanmış olan deneyime dokunmadan yaşlanmaktasın, bu yüzden kendine ait bir dünya büyütemiyorsun zihninin kıvrımlarında. Başkalarının göremeyeceği rüyalarla uyanamıyorsun. Sen derin uykulara dalamadan kahve çekirdeği orijinlerinden bahsederek ayrıksı görünmeye çabalıyorsun. Biliyorum itiraz etmek istiyorsun fakat ne yazık ki gerçek bu, üzgünüm, ben de böyle olsun istemezdim, ne yaparsın, bunlar hep distopya.

Sen çalışkandın veya değildin üniversitede, bir önemi olmadığını biliyorsun artık. Fakülteden çıktınız ve hop, daha da az yaratıcılık gerektiren salonlarda yan yana dizildiniz, babaları orta yaşlı patronlarınıza firmalar devretti, siz de orada geleceği inşa etmenin manevi yükünü omuzlayıverdiniz. Sen içlerinde en parlağıydın tabii, yakında bir üst kademeye terfi edilme ihtimalin daima vardı, daima yükselebilirdin, gelecek on yıl koşullarında bir değişiklik olmayacaksa da, en ümit vadeden kesinlikle sendin.

Mimarlık yaşam mekânları üzerine düşünmek işiydi, fakat bu bilgiden bahsetmemişti hiçbir profesör, metrekareler ve bütçelerle ilgili uzun söylevlerse olmazsa olmazıydı müfredatın. Ülke şartları, az politik laklak, engeller, anekdotlarla fıkralar, yönetmelikler, gerçekler, paftalar ve bir takım ıvır zıvır, “arch 101” buydu işte, saatlerce vasatlık temcidi. Sen bunlardan ibarettin. Çepere nüfuz edemediğinin farkında mıydın, kim bilir. Sen aşağılık kompleksli Geppetto’ların elinde şekillenmiş bir mimarlık Pinokyo’suydun. Ki hikâyen de kimsenin ilgisini çekmiyordu.

Sen sağlıklı eğilimleri yapay öykünmelerle takas edilmiş bir minik Oblomov’dun. O kadarı bile değildin belki, oysa kısa diye Bartleby kitabını hemencecik okumuştun ve tüm talepleri reddetmeye hazırlanıyordun, tek problem çocukluğundan beri hep evetlere programlanmış olmandı. Ernst Haas gibi bir usta fotoğrafçının sokaklarda avladığı rengârenk karelerin içindeki etkileyici figürdün sen, uzaklardan bakanlar duruşuna gıpta ediyorlardı. Bunları düşünerek bir bardak daha kahve koydum kendime. “Brezilya mı Kolombiya mı?” diye sordum, duruma göre bilgimi konuşturmayı planlıyordum.

Büyüklüğü ortaya çıkaran koşullar da vardı, fakat kâinatın başlangıcındaki patlamalar kadar ulaşılmaz görünüyorlardı. Dergilerinde güzellemelerle anlatıyorlardı o başarılı karakterlerin mükemmel stratejilerini. Onlar ne yöne hareket ederlerse o yönde diziliyordu doğru cevaplar. Tarih geriye doğru yazıldığı için doğal bu. Bilmediklerimiz hakkında bilmeden bilgi modelleri oluşturmaya kalkıştığımızda böyle garabet anlatılar belirebiliyor, ama sen bunu ayırt edebilecek durumda değilsin, makaleleri okuyor ve kendine üzülüyorsun. Onlar yapmış ve sen yapamamışsın. Okumaya devam et, yetersizliğinin de fazlası var, yetersizce kandırılmış olman, tanıdığın ve tanımadığın herkes tarafından, defalarca ve defalarca.

Gülümsememi seven birilerini arayarak giriyorum büroya, usulca oturuyorum masama, küçük küçük düzenliyorum, onlarla aynı geleceği mi paylaşacağım diye sorguluyorum, biliyorum onlar da bunu sorguluyorlar, kesimhanelerde elektrikle uyuşturulan sevimli hayvancıklarmışız gibi ilerletiyor mekanik aksam bizi vın vın inen giyotine, fakat nasıl o hayvancıkları yememizi kolayca doğrulayabiliyorsak, bizim de devasa bir ağzın vitamini olmamız öylesi anlaşılabilir. Mimarlık ve tasarım neferleriyiz biz, Dostoyevski’nin dünyayı kurtaracağını söylediği güzelliği Olimpos Dağı’ndan değil ama en azından bir olimpus tepesinden falan indiren Promete’leriyiz bu Demir Çağı’nın, o yüzden bedelini de öderiz gönüllüce, değil mi, kahramanlık da fedakârlık da tabiatımızda var.

Böyle latifelerle tüm hayatı uzun bir unutuşa çevirmeye çalışıyorum. Arkadaşlıkla aşktan nasibimi alıp almadığımı bilmeden aforizmalarla tutunuyorum sıradanlığa. Gece, bedenimde koyu lekelerle süzülürken bile parçaları birleştiremiyorum. Geride kalanın yankılarından metinler kolajlıyorum, fakat manifesto olmadığı için önemi yok. Akıl katamıyorum tıkır tıkır işleyen sistematiğine, konuyu açmamın da anlamı kalmıyor sonunda. Mimarların Apolloncu parıltısına bürünemediğim için öteliyorsun beni, eğer üzerine titrenmiş bir takım elbise bulabilseydim böyle olmayacaktı, doğru, ne yazık ki tüm ceketlerim yemek lekeleriyle dolu. Mutlu olma çabamı gizlemeyi reddediyorum, artırılan mikroskop mercekleri arasında sisleşen hayatımda yaşayabildiğim tek Bartleby’lik bu.

Öykünüyorum, yaşadıkları acılardan anıtlar dikmeyi bilenlere, dayanma gücünün ötesindeki karanlıklardan geri dönenlere. Onlar Jean Echenoz’un Şimşekler romanında tasvir ettiği Nikola Tesla’ya benzemiyorlar, onlar hakiki Nikola Tesla misali tüm takıntılarına karşın mucizeler meydana getirmek amacıyla ellerinde ne varsa akıtıyorlar evrene. Onlar, Antoni Gaudí gibi meczupça direniyorlar tiksinç gerçekliğe, geriye de hastanede teşhis edilmeyi bekleyen bedenleri kalıyor, biraz da tılsımlı toz, ki bu her şeye bedel.

Sen akıllı asansör önünde akıllı telefonunla ilgileniyorsun. Hafta sonu nereye gidelim. Sen biraz muhalifsin, biliyorum ışıltılı fikirlerin var, bu çok avangard. Sen Le Corbusier’nin tezlerini bir solukta özetleyebiliyorsun. Sen John Rawls’un beş yüz sayfalık kitabını yarım paragraflık argümanla etkisiz hâle getirebiliyorsun. Sen fazlasın bu inşaat sirkine. Harcanıyorsun sen. Biliyorum hepsinden iyisin. Sen daha fazlasını hak ediyorsun, biliyorum, çünkü senim ben.

mimarlık, Ömer Altan