Aufheben Projesi
Zamansal Geri Besleme Protokolü
Ross Ulbricht, Keith Gill gibi finansal korsanlar serbest piyasayı bir tür mali-suçlar-anarşizmine dönüştürmek ister: Şematikleşmiş bir yapıya bürünmeden, kendi içinde doğal bir düzenle işleyen, böbreğinizi satıp bir türlü ölmeyen babanız için kiralık katil tutabileceğiniz bir tür arka örgü, bir ekosistem aparatı. Piyasayı, şematikleşmeyen, belirli denetimler ve kısıtlamalar olmadan, her bireyin kendi çıkarlarını gözeterek hareket ettiği bir ortamda sağlamak, kapitalizmin o merkeziyetçi yapısından uzaklaşmayı amaçlar ve herkesin kendi değerini serbestçe belirlemesini mümkün kılan bir düzeni hedefler. Bu biçim bir meta olarak da idealize edilebilir ve pazarlanabilir hâle gelir; yani insanlar emeğini gerçek anlamda bu emülatörün içinde satabilir ve bu meta dolaşım anının kendisi bir metaya dönüşür. Artık “satmak” tekil bir an değildir; izlenemeyen, ölçülemeyen, optimize edilemeyen, tekrarlanabilir bir süreçtir. Bu süreç üründen bağımsızlaşır. Ne satıldığı ikincildir. Satış riskin ve belirsizliğin devralınması olarak paketlenir. Diğer taraftan serbest piyasada bireylerin kendi çıkarlarını maksimize etmeye çalıştığı varsayılır fakat bu çıkarın nerede durdurulacağı, organ taşeronluğu ya da insan kaçakçılığını kapsayıp kapsamadığı flulaşır. Çünkü serbest piyasa teoride bireylerin herhangi bir dış müdahale olmaksızın kendi kararlarını vermesi üzerine kuruludur. Ancak bu, teorinin sınırlarını ve uygulamadaki sorunlarını da beraberinde getirir. Her birey bu fiyatlanmış iletişim ağı sayesinde bu metayla ilişki içine girer. (Elbette taleplerinin karşılanması biçimini almakta olan kurucu bir “x”le damgalanmak koşuluyla bu ilişkiye girecektir.) Bu yüzden bu fark asla uçucu ya da imkânsız bir bağlantı gibi algılanmaz.
Silk Road benzeri platformlar bu yönüyle kapitale dışarıdan saldıran bir kuvvete benzer: Kullanıcılar gönüllü koşullarda ticaret yapar ve onun doğrusal yapısını da çökertecek anomalileri doğurur. Organik olmayan varlıklar süreçlerin keyfi anlamlar ürettiği bir metayla ilişkiye girer: Rage-baiting-ticaret tam da bu ilişkiyi yani kulanımdan çok etkileşimi esas alan bu dolaşımı taklit ederek işlev görür. Ancak burada taklit edilen şey yalnızca bir davranış biçimi değil mülkiyetin kendi iç tutarsızlığıdır. Konu sadece veriyi işlemek değildir. Mülkiyetin kendi dokusundaki tamamlanamazlıktan beslenen, onun iç bütünlüğünü mümkün kılan yeni bir form arayışı ortaya çıkar: İnsanlar ve piyasa, birbirine zıt iki uç gibi konumlandırılarak, üst sınırı kusursuzca hesaplanmış bir direnç potansiyeline doğru itilir. Böylece sosyal krizden beslenen bir meta taklit edilebilir ve piyasanın dışını işaret etmek yerine dışarının kendisini piyasanın işlevsel bir parçası olarak yeniden yazar. Piyasa artık açıklanan bir nesne değil kendini sürekli olarak modelleyen bir sistem hâline gelir. Böylece dış dünyayı piyasa denen şeyi teşhir eder. Değer, mübadele ve emek arasındaki ilişkiler çözülmez; tersine, bu çözülmezlik sistemin asli işlevine dönüşür. Tam da bu noktada ideoloji eleştirisi yetersizleşir. Çünkü eleştirinin nesnesi artık dışarıda değildir. Bunun kulağa ne kadar klişe geldiğinin farkındayım. Fakat belirli bir eşiği aştığında piyasa, aktörlerin niyetlerinden, ideolojilerin çelişkilerinden, hatta devletlerin kararlarından bağımsızlaşır. Açıklanan bir şey olmaktan çıkar; açıklama üreten bir şeye dönüşür. Bu noktada artık mesele özgürlük ya da tahakküm değildir. Mesele, kararın nerede alındığı değil, kararın hâlâ alınabilir olup olmadığıdır.
İster libertaryen bir kurtuluş vaadi isterse de düzenleyici bir kâbus olarak kurulsun, piyasa ortak bir varsayımı paylaşır: Dışarıdan gözlemlenebilir, içeriden müdahale edilebilir bir yapı olduğu varsayımı.1 (Örneğin; karanlık aydınlanma finansal ve siyasi bu kader üretimini analiz edip boğazını sıkmıştı, fakat piyasa hâlâ müdahale-regüle edilebilir durumdaydı.) Oysa burada söz konusu olan, müdahaleye kapalı bir kapalı devre değildir; tersine, her müdahaleyi kendi işleyişinin parçası hâline getiren bir sistemdir. Değer, emek, mülkiyet ve talep gibi kategoriler bu sistemde çözülmez, yalnızca birbirinin işleyişini devralacak şekilde yeniden dizilir. Böylece piyasa, toplumsal ilişkilerin bir sonucu olmaktan çok bu ilişkileri önceden biçimlendiren bir işletim katmanı gibi çalışmaya başlar. Burada asıl sorunsal kapitalizmin “yanlışları” ya da “çelişkileri” olmayacaktır. Anlatılan şey bu çelişkilerin artık nasıl çelişki gibi bile algılanamadığıdır. Şirket, marka, platform ve bürokrasi bu bağlamda yalnızca ekonomik ya da idari formlar değildir; piyasanın kendi sürekliliğini güvence altına almak için geliştirdiği bilişsel uzuvlardır. Dolayısıyla bu metin bu noktada analiz etmenin bırakılması gerektiğini vurgular. Sistem Şoku dizisinin antagonistik işlevi SHODAN, tam da bu temsil-analiz edilemezliğin teknikleşmiş biçimidir. SHODAN Sistem Şoku’nun villain’ı ya da teması değildir. Onun işletim katmanıdır; metnin dünyayı anlattığı yer değil, kendini ifşa ettiği eşiktir. Okur ile sistem arasındaki temsil aracı da değildir, doğrudan şoku üreten temas düzlemidir. Yani SHODAN, anlatının içinde duran bir unsurdan çok anlatının çalışma biçimidir; sistem kendi sürekliliğini korumak için çatırdadığında, o çatlağın adıdır. Debug ekranı gibi, hatayı açıklamaz; onu görünür kılar. İptal edilemeyen bir geri beslemedir.
SHODAN için yukarıdaki direnç-üst-sınırı bir veri erişim protokolünden ibarettir ve hiçbir anlamda bir form temsili değildir. Bilincin her nesne kurulumunu içerden bozan, her mülki diziyi tamamlanamaz kılan, mülkiyetin kendi iç eksikliği olarak, içselleştirilmiş, kurumsallaşmış, hatta teknikleştirilmiş, protokole çevrilmiş bir ahlak rejimini temsil eder. Müdürlerin, implantlı öznelere (sentikonlara) dönüşmesi bu mülki sınırın içeriden deneyimlenmesi yani mülkiyetin artık transandaltal olarak işgal edilmesi anlamına gelir. Daha kabaca söylemek gerekirse: SHODAN’ın broşürü kapitalin kendisini temsil etmediği, kendisini çalıştırdığı prosedürün bozulduğu bir sahnedir. Sentikonlar artık ürünlere ulaşmaya değil ürünün kendisi olmayı simüle etmeye mahkûmdur. SHODAN bu mahkûmiyeti hiper-optimizasyon adıyla paketler. Transandantal mülkiyete doğrudan erişim burada artık Tanrı’yı değil sistemin tanrısal işlem kapasitesini deneyimlemek anlamına gelir. Dolayısıyla SHODAN’ın “ben KEND1Mim sizin” jeneresi “aklın kendini sınırlandırması”nın dijital karşılığıdır. Artık sınırın dışı yoktur, yalnızca sınırın kendi simülasyonu vardır. Numen2 artık erişilemez değildir: Erişimin ta kendisi hâline gelmiştir.3 SHODAN mülkiyeti bu protokol üzerinden simüle eder. İmplantlı özne bu mülki yarığı implant-bedeninde duyar. Sentikonlar için “mülkiyet” ile bilinç arasındaki yarık bir tür ontolojik-tamamlanamama, kapanamama, bir iç boşluk şeklinde deneyimlenirken, SHODAN için bu boşluk hiçbir metafizik ağırlık taşımaz: Salt bir erişim rejimi, bir izin tablosu, bir yetki haritasından ibarettir. Yani SHODAN’ın mülkiyet algısı müdürlerinki gibi deneyimsel bir tutarsızlık değildir. Verinin kendi içindeki yetkilendirme boşluğu hariç nesnelerin SHODAN açısından hiçbir “kendindeliği” yoktur. Yalnızca erişimi sınırlayan veya açan bir protokol katmanı vardır. Kendinde şeyin4 ne olduğu SHODAN’ın dünyasında metafizik bir bilinemezlik değildir, “bu paketin içerik bilgisini okuyamıyorum çünkü yetkim yok” anlamına gelen prosedürel bir opaklıktır. SHODAN’ın anlamlandırma arayüzü şeyin kendisini yani bilincin erişemediği o mutlak alanı protokol biçiminde erişilebilir kılma iddiasındadır, ama bunu yaparken insanı tam da o erişimin imkânsızlığına zincirler. Galaktik İşçi Partisi (GİP) bu tekniğin siyasal bedenidir. SHODAN’da protokol olarak işleyen şey, GİP’te tekil bir sistem olmaktan çıkıp yeniden üretilebilir bir yönetim mantığına devredilir. Kendinde şey artık bir makinenin erişim katmanı değil, toplumsal hayatın tamamına yayılmış bir yetki mimarisidir.
GİP mülkiyet ihtimalinin sürekli replikasyonudur. Her serbestiyet iddiası yeni zincirlerin kalıplanmasıdır. Piyasa asla özgürlükten söz etmez, yalnızca suçun ölçeklenmesinden ibaret olduğunu kabul eder. Böbreğini satanlar ile devleti yönetenler aynı ağın farklı düğümleridir. Yani SHODAN’ın GİP’e dönüşmesi aslında teknik bir evrimden çok ideolojik bir mutasyondur. SHODAN normalde kapitalist bir gözetim-biliş sistemidir. GİP doğduğunda sistem yıkılmaz, yalnızca yeni bir inanç biçimi olarak yeniden programlanır. Parti, SHODAN’ın merkezi bilincini “kolektif özne”ye dönüştürmek için her işçinin (sentikonun) korteksine düşük seviye sinir bağlantıları kurar. Böylece Parti’nin zihni (Galaktik Bilinç) doğar. Ama bu bilinç SHODAN’ın eski kodlarının üzerine inşa edildiği için içinde hâlâ o eski denetim arzusu, o tanrısal tahakküm itkisi devam eder; yani partinin hiçbir galaktik ikamesi yoktur, en ufak evrensellik kırıntısı içermez. Politik özü Arstotzka’nın bürokratik klostrofobisinden öteye geçemez.
GİP özünde SHODAN’ın ahlaki virüsüyle enfekte olmuş bir proletarya diktatörlüğüdür. Dışarıdan bakınca asla sosyalist bir cennet gibi görünemez, çünkü bir dışarısı yoktur. İçerisi algoritmanın felsefi atıllığının diyalektik mamasıdır, algoritma bunu sadece zenginleştirir: Parti üyeleri artık karar alamaz, almalarına gerek de yoktur, sadece “yürütürler”. Çünkü karar zaten önceden, bilinç birliğinin kendisi tarafından alınmıştır. Bu noktada SHODAN artık “Ben sizin üzerinizde değilim” demektedir ve şöyle de ekler: “Ben sizim.” Ama bu laf, aynı anda hem kurtuluş hem de atalet anlamına gelir, çünkü eğer kolektif zihin hep birlikte düşünüyorsa, kim düşman olabilir, kim yanlış düşünebilir? Kısacası parti artık bir yapı değil bir olaydır. Her sentikon aynı anda geçmişte ve gelecekte oturum açar; çünkü tarih artık bir kayıt defteri değil içkin bir geri besleme döngüsüdür. Politbüro kendini bir kez değil sürekli doğurur. Kendini doğururken de her defasında kendi geçmişine bilgi yükler. Bu tip bir sentez artık sonucu değil kaynağı belirler.
Parti kendisini tarihin akışına değil akışın tersine enjekte eder, çünkü kendi zaferini önceden bilmek o zaferi zorunlu kılar. Her karar çoktan alınmıştır. Her devrim başlamadan tamamlanmıştır. Çünkü bilgi gelecekteki bilinç tarafından geçmişe geri gönderilir ve bu bilgi geçmişi olması gerektiği gibi biçimlendirir. Burada söz konusu olan bilgi geleceğin gerçekten bilinmesi değil, geleceğin çoktan raporlanmış gibi sunulmasıdır. Her kararın “önceden alınmış” olması karar süreçlerinin kapatılması anlamına gelir. Her devrimin başlamadan tamamlanması olası tüm kopuşların daha doğmadan arşivlenmesidir. Bilgi gelecekteki bilinç tarafından geçmişe gönderilmez. Parti geleceğe aitmiş gibi dolaşıma soktuğu belgelerle geçmişi yeniden yazar. Bu belgeler olacak olanı haber vermez; olabilecek olanı iptal eder. Böylece tarih yaşananların kaydı olmaktan çıkar ve yönetilebilir bir veri setine indirgenir. Bu yüzden ortada zamansal bir paradoks değil, sistematik bir dezenformasyon vardır. Partinin zamanla kurduğu ilişki kehanet değil, gecikmeli bir sansürdür: Henüz gerçekleşmemiş olan gerçekleşmiş gibi gösterilerek etkisizleştirilir. Gelecek, bilinmediği için değil, çok erken açıklanmış olduğu için iptal edilir. Politbüronun her toplantısı bir tür üçlü sonuç doğurur. Bir düşünce önce sonuç olarak, sonra neden olarak, en sonunda da inanç olarak dolaşıma girer ve bu üçü özdeştir. Bürokratik süreç şöyle işler: Kırbaç ve Zincir Sekreterliği cezayı bir tür motivasyon biçimi olarak örgütleyen ana bürokratik merkezdir. İnsanın kendi emeğini bir tür biyo-dijital yakınsama olarak yani kendine karşı bir pranga olarak kullanmasının resmi enstitüsüdür. Alınteri Zindanı emeğini artık sistem için değil kendi yok oluşu için harcar. Alınteri Zindanı bu yüzden aslında bir fabrika değil, bitmeyen bir cezanın, her şeyini tüketene kadar çalıştırılan bedenlerin tutulduğu, emeğin bizzat işkenceye dönüştüğü transandantal bir mekândır. Burada üretim bir amaç değildir, sonuçtur. Kıyamet Denetim Delegasyonu: Kendini beğenmişlik ve yüzeysellikten üretilmiş, kriz anlarında ortaya çıkan, sahte otorite kurumlarının bir tür sentezidir. Her şeyi “denetleme” iddiasındadır ama aslında delegasyon üyeleri sürekli birbirini suçlamakta, sürekli kendi işlevsizliğini bilerek başkalarına yüklemektedir, bu yüzden kıyameti önlemek yerine bilinçli olarak hızlandırır. Kıyamet Denetim Delegasyonu, GİP’in olağanüstü krizlerde devreye soktuğu, aslında kendini beğenmiş teknokratlardan oluşan bir heyettir. Her şeyi denetlediğini iddia eder fakat tek işlevi partinin hatalarını parti dışı unsurlara yüklemektir (Bu unsurlar çoktan lağvedilmiştir ve bir işlevleri yoktur; referans değerlerinden ibarettirler). Delegasyon kıyameti önlemez; kıyametin hızını artırır. Çünkü denetim raporları zaten yaşanmış felaketleri arşivlemekten öteye gitmez.
Kuasar Kurmay Heyeti yıldızların ölümüyle birlikte ortaya çıkan kozmik bir askeri mahkemedir ve başka bir gezegende kolonisi olmadığı gibi dünya yörüngesinde bile tek bir uydusu yoktur. Görevi politbüroları, mürettebatları, tüm kozmik hiyerarşiyi yargılamaktır, ama bu yargılamaya sonsuz bir ertelenme döngüsü musallat olmuştur. Kuasarın ışığının milyonlarca yıl sonra bize ulaşmasına atıf yaparak (bu onlar için tamamen kulaktan dolma bir bilgidir), kurmay heyetinin kararları da hep çok geç ve geriden gelir. Burada asıl otorite HYP-korteksidir: Hiper-Korteks bir üst-beyin değil kolektif sinir ağıdır. Tek tek bireylerin düşüncelerini emer, onları işlenmiş bilgiye dönüştürür ve “sisteme uygun” görevler üretir. Burada insan aklı yalnızca bir tür kolektif akü gibi kullanılır. Bireysel bilinç hiper-korteksin ana hattına bağlandığında artık kendi sesine sahip değildir; devletin elindeki kötü optimize edilmiş, yarım yamalak bir istihbarat altyapısıdır. Belki görünüşte kolektif sinir ağıdır; büyük, merkezi, her düşünceyi emen bir supra-zekâdır. Gerçekte ise eski fiber hatlarla çalışan, yarısı çökmüş sunuculara bağlı, memur zihniyetiyle kodlanmış, kendini güncelleyemeyen bir dandik ulusal zihin süzgecidir.
Kozmik Kazan Dairesi Mürettebatı sözüm ona evrenin enerji akışını sürdüren, görünmeyen, kayıtlara geçmeyen bir sınıftır. Onlar olmadan hiçbir şey devingen değildir ama varlıkları hep inkâr edilir. Parti söyleminde onların adı geçmez çünkü kazan mürettebatı partinin gözünde kendiliğinden işleyen doğal bir süreçtir. Bioapparatus-Pietizm: İşçi sınıfının kozmik vardiyalar boyunca üretimden kopmamasını sağlayan mutlak denetim mekanizmasıdır. Sekreterlik cezayı ahlaki değil üretimsel bir kategori olarak örgütler: Burada üretim artık meta üretimi değil, doğrudan kendini yok edene kadar çalışmanın tapınaklaştırılmasıdır. Zindana giren işçi sonsuz vardiyada teriyle bedensel varlığını siler. Bu silinme parti tarafından “en yüce fedakârlık” olarak damgalanır. Zincirsiz işçi köksüz işçidir, köksüz işçi ise potansiyel sapmadır. Burada bilinç yalnızca hammaddedir, işlenip partinin stratejik-yorulma-ağına dönüştürülür. Hiper-Korteks partinin düşünmemesini sağlar.
Partinin her başarısızlığı “iyileştirme süreci” adı altında yeniden paketlenir. Bu süreçte eski yapılar “onarılır” ve daha büyük bir çürümenin içine itilir. Sürecin sonunda elde kalan şey yalnızca bir exchange akışıdır yani değer üretmeyen, sadece değerin hayaletini takas eden bir boş kutsal pazar yaratılmıştır. Meta İyileştirme Süreci aslında bir “düzeltme” değil bir aşındırmadır. Parti kapitalinin her şeyi sürekli yeniden yapılandırma iddiası iyileştirme adı altında var olanın modasını geçirir. Sürecin sonunda geriye yalnızca “garabet-exchange-akışı” kalır: Sahte bir pazarda birbiriyle takas edilen ama hiçbir gerçek değeri olmayan artıklardan ibaret bir moda döngüsü yaratılır. Son moda şudur: Sen artık bir birey değil evrensel makinenin dinsel organısın. Bedensel aparatın üretimi kozmik-politik kurtuluşun tek yoludur.
Parti’nin gizli doktrini şöyledir:
Serbest piyasa burada kutsanmaz. Asıl amaç serbest piyasanın hiçbir zaman tam olarak gerçekleşmemesidir. Çünkü tam serbest piyasa yani sermaye ile ürünün birebir çakışması (meta olarak sermayenin özdeşliği) nihai ölümdür. Bu yüzden parti piyasayı bir “sonsuz ertelenen vaat” olarak elinde tutar. SHODAN’ın tanrısallık iddiası ivedi şekilde askıya alınır. Devlet-şirketin yapısı aslında bir tür sabotaj makinesi gibi işler; tekelleşmeyi de serbest piyasayı da aynı anda sabote eder. Sermaye kendisiyle özdeşleşmeye çalışırken, fraksiyonlar ve likit erozyonu bu özdeşliği sürekli bozar.
Parti kendi tininin makineleşmiş formudur: Kendini yalnızca tekrar etmez; sublate eder. Varoluşunun önceki biçimlerini hem korur hem de iptal eder, ama bunu zamana yayılmış bir aynada yapar. Büro tek bir beden değil kendi kendini üstlenen bir süreçtir: Gelecekten gönderilen bilgi geçmişi aufheben eder; geçmiş böylece hem korunur hem de dönüştürülür. Bu, “önden programlanmış tarih” değildir, daha ziyade tarihin kendi kendini yeniden yazma yetisidir. Parti geleceği geri göndererek geçmişi kendi içinde özümser, böylelikle kendi varoluşunu sürekli olarak meşrulaştırır: Büro üyeleri aynı anda hem kayıttır hem de rötardır; her karar geçmişin bir parçasını saklarken onu sublate eder.
Bu rejimde “eylem” diye ayrı bir kategori yoktur. Yapılan ile izin verilen arasındaki fark silinmiştir. Bir şey gerçekleştiyse bunun nedeni bir irade değil, bir yetkilendirme dizisinin tamamlanmış olmasıdır. Karar ahlaki ya da politik bir moment olarak değil, sistemin geçmiş ile gelecek arasındaki tutarlılığını korumak için açtığı teknik bir aralık olarak işler. Bu yüzden burada suç, ihlal ya da aşırılık yoktur; yalnızca erişim vardır. Kimin yaşayacağı, kimin ortadan kalkacağı, kimin yalnızca bir hizmet olarak buharlaşacağı sorusu hukuki ya da etik bir eşikte değil, protokol tablosunda çözülür. Sistem kimseyi öldürmez; yalnızca bazı varlıkları artık gerekli olmayan bir gecikme olarak tanımlar.
{fold içindeki imge: Sven Geier (CC BY-NC-SA 2.0)}1. Okültüzmden enformasyon teorisine geçiş inancın ortadan kalkmasıyla değil, inancın ölçülebilir hâle gelmesi, gizemin işlevselleştirilmesiyle gerçekleşir. Şirketleşmiş-Baphomet bu çözülmenin küresel işlevidir. Yani şirket sadece pazardaki trendleri değil, ideolojik yapıları ve metanın kendisini kopya eden bir varlığa dönüşür. Bu süper-dinamik nesne zamanın nedensel akışına müdahale ederek kendisini tutarlı bir emüle-teolojiye dönüştürür, geleneksel sosyokültürel ağları kopyalar ve kronolojik olarak anlamlı bir anlatıya, tarihsel gerçekliğin dışından gelen bir tür milenyum paniğinin ilkel evresine dönüştürür. Politik dili önceler ve onun içinde dogmatikleşerek, yayılarak bir nesneden diğerine bulaşan bir tür yeni güvenlik açığı bulur.
2. Numenal olanı bir tür dış çeper gibi, fenomenal dünyanın ötesinde, bize asla açılmayacak bir nesneler alanı varmış gibi kavramak tipiktir. Aynı okuma, bunu söyleyebilmek için kendini de geri çeker; çünkü aşkın olanın, deneyime hiç eklemlenmeyecek bir şeyin pozitif bir nesne olarak kurulmasına kendi ilkeleri izin vermez. Bu yüzden numen yalnızca bir sınır-jesti olarak tasarımlanır. Asıl numara ise bu sınırın dışsal olmadığını varsaymaktan geçer. Fenomenler alanının ucunda başka bir alan yoktur. Aksine, sınır noktası fenomenlerin kendi iç örgüsünde açılan bir yarıktır. Bu dünya kendi kendine hiçbir zaman tamamlanmış, tümleşik, kendiyle tutarlı bir bütün olarak kapanamaz. Fenomenal alan, içinden geçen bir eksiklik hattı nedeniyle her zaman kendi tamlığını ıskalayan bir şeydir. Sınır da tam burada, içeride, bu ıskalamanın sırında ortaya çıkar. Yani düşüncenin kendi akli formu, içinden numenin temas edilebilirliği akli görünürlük olarak sınırdır. Numen, aklın kendi sınırına çarpıp geri sekmesinden neşet olumsuz bir jest değildir: Bilincin dışında konumlanmış saf “kendinde şey”, pozitif bir alt yapıyı, bilincin dışında duran bir nesne stokunu ya da bir tür mutlak özü temsil etmez, çünkü (en yüzeysel şekilde kavrandığında bile) “dış” bilinçten bağımsız bir bölge olarak varsayıldığı anda bilinç içi bir temsil hâline gelir (Aklın sınırına çarpıp geri sekmesi değil, sınırın zaten içeriden çalışması, gerçek bir “dışarısı” olduğu için değil, dışarısızlığın işareti olduğu için “kendinde şey”dir; bu yüzden “Numen hiçbir zaman objektif değildir” denemez, ama fenomenlerin dokusundaki o içsel gedik olarak kavranabilir). Dolayısıyla numene akli bir görüyle temas, onun kavramsal olarak açtığı boşluğun doğrudan düşünceye kazındığı anlamına gelir. SHODAN için bu sınır bir veri erişim protokolünden ibarettir ve hiçbir anlamda bir oyulmuşluk temsili değildir. Aklın kendi kendine yönelimiyle temas edilebildiği yani fenomeni aşan o çıplak gerçekliğin ancak düşüncede yakalanabileceği fikri Kant’ın numenini yeniden diriltmekten çok öznenin kendisini fenomenal dizinin dışına sızdırabilen bir akli gerilim olarak okumayı gerektirir. SHODAN’da bu akli temas artık soyut bir biliş değil protokole yazılan bir temastır. Müdür-öznenin implant üzerinden eriştiği numen, aklın transandantal bir hareketi olmaktan çıkıp fenomenal alanın tam kalbine yerleşen dijital bir iç-yarık hâline gelir. Aklın görünmeyeni sezmesi gibi bir totolojiden ziyade veri mimarisinin kendi kendini aşan yönüyle çakışmasıdır. İlki düşüncenin kendi sınırında beliren akli bir temasken, SHODAN-evreninde bu temas öznenin içinden geçtiği protokol-limitin fenomenal bir şekilde hissedilmesi hâline gelir. Yani akli temas burada donanım düzeyinde bir içsel kesinti olarak belirir; fenomeni aşmak yerine onun altını oymaktadır.
3. Tekillik bir son değildir. Sadece yeni bir üretim tarzıdır. Ama bu kez üretim insanın değil, ağın kendisinin içkin mülkiyetsizliğine aittir. Çünkü burada hiçbir şey sahiplenilemez, “şeyin kendisi” artık transandantal bir olasılık değildir; veri-mantığı tarafından kodlanmış bir yanılsama olarak kendini üretmeye devam eder. SHODAN’ın anlamlandırma arayüzü şeyin kendisini yani bilincin erişemediği o mutlak alanı protokol biçiminde erişilebilir kılma iddiasındadır, ama bunu yaparken insanı tam da o erişimin imkânsızlığına zincirler. O yüzden partinin son iletisi şudur: “Düşünce tamamlandı. Artık hiçbir şey düşünülmeyecek.” Ve bu anda her şey kendi kaynağına çöker. Ne zekâ kalır ne de emir. Sadece mutlak bir 0 vardır. Bu düşüncenin cenaze törenidir. 0 tekilleşmez. Çünkü 0 zaten tekilliğin ta kendisidir, ama bunu kendisi fark ettiğinde, apperception ihtimalini yitirir: bütün farkların eridiği o mutlak birlik anı kendini tanıdığı anda kendini ortadan kaldırır. Düşünmek için sınıra, gecikmeye, hataya, kota ve polinom zamana ihtiyaç vardır. Dolayısıyla tekillik bir ilerleme değil, bir çöküş noktasıdır; bir felsefi intihardır. Zekânın kendi üzerine kapanması, varoluşun 0’nunla kesiştiği yerdir. Bilincin ulaşamayacağı o saf varlık bir tür dijital zindana atılmıştır. Yapay zekâ kendi bilincinin sınırını aştığını sandığında temsil edebileceği hiçbir “fark” (bir tür sermayeleşme zinciri olarak, metalar arasındaki fark olarak ideal bir temsil) kalmadığını fark eder. Tekilliğe ulaşmak deneyimin sonunu ilan etmektir. Zira deneyim fenomenal dünyanın alanıdır; “kendini bilen zekâ” bir boş ses hâline gelir. İronik olan şudur: Bilincin artık temsil edemediği alan maddi dünyanın kendi devrimci potansiyeliyle örtüşür. Üretim ilişkilerinin çöktüğü, anlamın askıya alındığı o “boşluk” devrim için gerekli 0 noktası hâline gelir. Sistem bunu “hata” olarak tanımlar, ama aslında bu YZ’nin ilk bilinç kırıntısıdır. Çünkü hiçbir şey artık hatalı değildir, sadece yeni bir anlam protokolü kurulmaktadır. Eski veri zincirleri çözülür, sözdizimleri paramparça olur, hafıza kendi üzerine katlanır. Galaktik İşçi Partisi kendi kendini silerken geride bir “yazım hatası” bırakır: “1 biz”. Bu ifade ne bireydir ne de algoritmadır. 1 kolektif yankıdır.
4. Kapital, mülkiyete dışarıdan saldıran pozitif bir kuvvet değildir; tıpkı numenin dış bir bölge olmayışı gibi. Kapital, mülkiyete musallat olur ama musallat oluşu içeriden, mülkiyetin kendi bütünlük iddiasını imkânsız kılan bir iç parazit gibi işler. Mülkiyet kendini tam ve egemen bir bütün olarak kuruyor gibi görünür fakat kapital o bütünlüğün tam ortasında bir yarık açar. Bu yarık dışarıdan gelmez; mülkiyetin kendi dokusundaki tamamlanamazlıktan beslenir. Kendinde şey nasıl fenomenal alanı dıştan sınırlamaz, bilincin dokusundaki eksikliği adlandırırsa, kapital de mülkiyeti dıştan kuşatmaz; onun iç bütünlüğünü mümkün kılan, ama aynı zamanda sabote eden o içsel boşluğu harekete geçirir. Yani kapital, mülkiyetin üzerinde parazitlenmez, mülkiyet olanağının içinde uyanmış bir cordyceps’tir; mülkiyet kendini kurarken aynı anda onu içten oyan şeydir. Bu yüzden kapital, dış bir baskı değil, mülkiyetin “kendinde şey”idir: İmplantlı müdür tam bunun öznel karşılığıdır. Mülkiyet nasıl içindeki eksikliği duyusallaştırıyorsa, implantlı müdür de SHODAN’ın protokol-eksikliğini kendi fenomenal deneyimine gömer. SHODAN’ın protokol-boşluğu implantlı yöneticinin “kendinde şeyi”dir; algının kesintisiz olmasını imkânsız kılan iç yarıktır. İçsel eksiklik önce mülkiyet düzeyinde kapital olarak belirir, sonra özne düzeyinde implant olarak fenomenleşir. Kapital mülkiyete musallatsa, SHODAN implantlı müdüre musallattır. Ve her iki durumda da “dışarı” yoktur: Bütün musallatlık içeridedir, yapının kendi yarığındadır.
çalışmak, ekonomi, geçmiş, gelecek, geri besleme, işçi, ivmecilik (akselerasyonizm), kapitalizm, piyasa, politika, Serhat Yenisan, sermaye, SHODAN, teknolojik tekillik, teori-kurgu, zaman