Gösta Ekman, Faust,
yönetmen: F.W. Murnau, 1926,
kaynak: IMDb
Modernlik Bağlamında
Gelişmenin Trajedisi
‘Homo Sapiens’
Olarak Faust

Modern dünyayı anlamak/anlamlandırmak için kullanılagelen Faust mitosu, 16. yüzyıldan beri çeşitli dillerde tiyatro, opera, kukla oyunundan 20. yüzyılda çizgi romanlara dek dünyanın her yerinden sanatçının modernlik eleştirisi bağlamında araç olmuştur. Faust, çeşitli anlatılarda değişik formlara girse de, bu karakterlerin ortak özelliği marjinal, uzun saçlı, birtakım kaygılara sahip bir entelektüel olmasıdır. Modern imgelemdeki Faust figürü anlatılarda hakimiyet kuran, durdurulması gereken bir kişi olarak tasvir edilmiştir.

Goethe’nin Faust’u çeşitli Faust figürleriyle benzer dertler içinde olmakla beraber politik bilgi, psişik duyarlılık bakımından üstün olmasıyla onlardan ayrışır; modern insanın kendini dönüştürmesinin tek yolunun içinde yaşadığı nesnel, öznel ve ahlaki dünyayı bir bütün olarak kökten değiştirmesi olduğunu söyler. Hariri’ye göre ‘Bilişsel Devrim’in, fikirler ile hayallerin etkileşimini hesaba katmak olduğunu göz önüne alırsak, modern insan olma yolundaki sancılar Faust’u değiştirirken, onun da yaşadığı dünyayı değiştirmek istediğini açıkça görebiliriz. Yuval Noah Harari Sapiens’inde1 tarihi, “Tarih çok az insanın yaptığı, geri kalanların da tarla sürdüğü veya su kovaları taşıdığı bir şeydir.” diye tanımlıyor. Tarımla uğraşan insanların ürettiği fazla gıdanın krallar, askerler, rahipler, filozoflar gibi azınlıkları doyurduğu ve onların bu sayede tarihin akışında etkili olduğu göz önüne alınırsa, Faust’un uzun saçlı bir entelektüel olması sürpriz olmaktan çıkıyor. İşbirliğiyle ortak gelişimin mümkün olduğu ve bu işbirliklerinin çeşitli mitlere dayandırılarak sürdürülebilir kılındığı, yani toplumu bir arada tutmak için baskı ve sömürü düzenine ortak olunduğu gerçeğiyle beraber, Faust’un içinde bulunduğu kilise düzeninden uzaklaşmak istemesi ve bunalımları, modern düşüncenin onu etkilemeye başladığının göstergesidir. Goethe ve çağdaşlarının yaşadığı dönem nesneler dünyasında değişim rüzgârlarının estiği ve bu değişimleri öznel olarak yoğun bir şekilde hissettikleri bir dönemdir. Faust’un tamamlanması yaklaşık altmış yıl sürmüş ve çeşitli dönemlerden geçmiştir: Goethe’nin Faust’u yazmaya, toplumsal koşulların hâlâ ortaçağa özgü olduğu 1770 yılında başladığını ve erken modernlik karmaşası içinde bir döneme, 1831 yılına kadar sürdürdüğünü düşünürsek, sorgulama gücü hayli yüksek bir eser ortaya koyduğunu varsayabiliriz. Faust’un sorunları öznel sorunlar olmaktan ötedir aynı zamanda: Fransız devrimi ve sanayi devrimi öncesi Avrupa’sında toplumu hareketlendiren gerilimin ortasındadır ve bunu dramatize eder.

Faust, karanlık odasında yalnız başına düşüncelere dalmasıyla başlayan ‘hayalci’ döneminde —etrafındaki kitapları, eşyaları önemsemeyen— sorgulamalar içindedir ve hiç yaşamadığını söyler durur. Bu sahne Platon’un mağara alegorisindeki filozofu andırsa da şartları ve farkındalığı başkadır. Yıllardır okuduğu kitaplar, yaptığı işler-deneyler sayesinde zihnini geliştirmiştir, fakat o an bunların hiçbiri ona faydalı gelmiyordu. Aksine duyarlılığı geliştikçe kendisini dış dünyadan, insanlardan, olaylardan ve doğadan soyutlamış, nesnel dünyayla bağlarını zayıflatmıştı. Bütünden koparak kendi kültürünü geliştirmişti; içinde olduğu zamanın kültürünün çok ötesinde düşündüğü ve o zamana ait olmamanın sancısını yaşadığı söylenebilir.

Faust’un Sapiens’teki “ignoramus”2 kavramının, yani cehaleti kabullenmenin bir üst versiyonunu yaşadığını düşündüren bir tavrı vardır. Faust bilmediğini varsayıp, bildiklerinden şüphe ediyordu. Bu kısımda ilginç olan başka bir şey ise, Faust’un büyü güçlerini kullanarak ‘Doğa Ruhu’nu çağırması ve ona hükmetmek istemesidir. Doğa ona güler ve kendi denginde bir ruh bulmasını söyler; Übermensch diye dalga geçerek uzaklaşır. Marshall Berman’a göre Goethe’nin doğa ruhu, aslında önce Mensch olmasını istiyordur Faust’tan. Bu noktada Faust’un, hâlâ feodal kabuk içerisindeki durgun bir topluma ait olduğu söylenebilir. Kendi zihinsel aydınlanmasıyla ortaya çıkan insanın doğadan üstün olduğu düşüncesi ve doğaya hükmetme isteği ise, Descartes’ın “bedenlerimizi uygun şekilde kullanırsak kendimizi doğanın ustaları ve sahipleri hâline getirebiliriz” söylemiyle ilişkilendirilebilir.

Bir yandan Faust, Sapiens’te “Cehaletin Keşfi” bölümünde geçtiği gibi, o döneme özgü geleneksel mitlerden gelen, doğaya hükmetmenin mümkün olmadığı mitini yıkmak istemektedir. Bu düşüncelerle karanlık ve derin duygularla daralan ve intihar etmeyi düşünen ruh hâline büründüğü sırada onu kurtaran Goethe’ydi. Kendini soyutladığı dış dünyanın sesi —kilisenin çanları— bilincini yerine getirerek ışık ve olumlama ile zihnini aydınlatır. Mağarasından çıkar, dışarıdaki güneş ve bayram havası onu çocukluğuna, yani yadsıdığı dünyaya geri götürür. Bu aydınlanma onun yeniden doğuşu ve yeni bir hayata hazır olarak geri dönmesidir. Kilise ve çan sesleri onu duygusal olarak özgürleşme ve modernleşmenin tarihsel süreciyle ilişkilendirir. Fakat ardından aklına gelen, babasıyla beraber doktorluk yaptığı süreçteki hatıraları ve bastırdığı suçluluk duygusunun etkisiyle her şeyden izole olduğu gerçeğiyle yüzleşir ki, intiharın eşiğine bu yüzden gelmişti. Umut ve umutsuzluk arasında gidip geldiği bu süreç zihinsel ve kültürel devrim arasındaki bağlantıyı kurmasını sağlar. “İki ruh yaşıyor içimde” derken modern zihinsel pratiklerle (düşünme, sorgulama, durma) geleneksel pratikler arasındaki paradokslar ve bu paradoksların vücut bulmuş hâli olan şeytan, Mephistopheles ortaya çıkar. Mephisto belki de benliğindeki ikinci ruhun ona görünmesidir. Faust’un tanrısal düşünce zeminindeki hareketlenmeyle beraber “Başlangıçta söz vardı” mottosunu ‘eylem’ olarak dönüştürmesi, içinde olduğu nesnel düzenin eylemle ve yaratılış edimiyle birleşip gücü eline alması anlamına geliyor. Tanrının yaratıcı gücünün yıkıcı güçten gelmesinin, Mephisto’nun yaratmanın kayıpları yüzünden kendisini suçlamaması gerektiğini söylemesinin ve ancak bu şekilde özgürce hareket edebilecek olmasının yarattığı paradoksları sorgulamaya kalktığında Mephisto ona sadece “Nasıl yapmalı?” diye düşünmesi gerektiğini söyler. Kapitalist yaklaşımda sermayesinin akıl, beden ve tüm diğer yetenekleri olduğunu ve bunları azami bir gelir kazanmak için kullanacağını, ne var ki bunun dışında eylemleriyle yaratıcılık katacağını söylemektedir Mephisto. Para birikiminin tek gerçek amaç olmadığı bir düzen içerisinde eylemde bulunması, amaçların kapitalizm sınırları içerisinde karmaşık ve belirsiz olduğunu gösteriyor. “Bütün insanlığın kederi neyse, tüm benliğimle tatmak isterim” diyerek kendisini adayan Faust, sonunda bu düzen içerisinde yıkılmak istediği söylüyor. Diğer bir yandan da, Mephisto’nun “altı beygir” ifadesiyle kapitalist düzenin en değerli metasının hız olması ve bu hızın aynı zamanda cinsel bir aura yaratması Faust’un ikinci bolümdeki başkalaşımıyla (âşık) anlatılıyor.

Paranın önemli olmadığı muğlak bir kapitalizm tanımı işi biraz değiştiriyor. Bugün içinde bulunduğumuz kapitalist düzenle karşılaştıracak olursak, bu erken pratiğin ‘hız’ kavramıyla örtüşmesinden dolayı hâlâ çok güncel ama eksik bir kapitalizm tanımı olduğu söylenebilir. Mephisto’nun “Ancak eylemlerinde dur durak bilmeyenler kendini erkekten sayabilir.” ifadesi Faust’un kendinden kaygılanmasına ve gücünü sorgulamasına yol açar. Bu güç, hem cinsel hem de yaratım gücü olarak karşımıza çıkıyor. İkinci bölümün âşık teması, modern arzu ve duyarlılıkların geleneksel bir zeminde yarattığı trajik etkiyi anlatır. Faust, şeytanla yaptığı işbirliğinde kendisine güvenen, erotik dünyasını canlandırmayı başaran orta yaşlı bir karaktere bürünür. ‘Geleneksel’ dünyadan olan sevgilisinin hayatını mahvetmesiyle kilisenin çanları bu kez sevdiği kız için ‘ölüm’ olarak çalar. Bebeğinin olması, zindana atılması derken trajedinin dramatik sonuna yaklaşırlar; Faust onu kurtarmak istese de kız buna izin vermez ve zindanda ölüme terk eder kendisini. Faust’un vicdan azabı ve üzüntüsü Mephisto’nun ‘modern’ yaklaşımıyla karşılanır; “Dayanamayacaksan neden bizimle ortaklığa girersin?” sorusuyla Faust’u bitimsizce modern sorgulamalara sokar. İnsanın gelişmesi ve modern düşünceye evrilmesi bu noktada kendini gösterir. Gesellschaft ve Gemeinschaft ayrımı ortaya çıkar; bu da çocuklarıyla birlikte geleneksel ortamda gelişmek isteyen kasabanın, modern dünyaya ayak uyduramamasının trajedisi olarak açıklanabilir.

Richard Roland Holst,
“Goethe’s Faust”, afiş, 1918,
kaynak: Wikimedia Commons

Faust’un asıl modern kişisel doruk noktasına ulaştığı üçüncü başkalaşım ise, “gelişmeci” olarak adlandırılan bölümdür. Faust kişisel deneyimlerinin de etkisiyle dünyayı yönlendiren toplumsal, politik ve ekonomik güçler arasında bağlantı kurar. Kartezyen devrimin söylediği gibi, aklı düzene bağlı kılmak yerine düzeni akla bağlı kılmaya başlayacaktır. Eski dünyayı parçalayarak yeni bir toplumsal düzen kurmanın, patriarkal dünyaya karşı harekete geçmek için bir yol olduğunu düşünür. Birinci bölümde karşısına çıkan, ele geçirmek istediği doğa ruhu deniz olarak nesneleşir. Denizin aşılmaz gücünü, görkemini, baş edilmezliğini yenmek üzere sorular sorar. İnsanın doğayı kapitalist düzen bağlamında meta hâline getirmesiyle ilgili bir eleştiri olarak karşımıza çıkarır Goethe burada denizi. Faust’un sorgulaması tam da bu doğrultudadır: “Denizin taşıdığı o muazzam enerji durak bilmeden gelip gider sadece —bir kırıntı bile doğurmadan.” Mephisto’ya doğal gelen şeylerdir bunlar, çünkü başından beri modernlik fikrini —hız, metâ ve yaratmak için yıkım olarak— içten içe Faust’a dayatmaktaydı.

Faust’un —insanlığın doğanın zalim kibrine karşı durma ve “herkesin hakkına saygılı olan özgür düşünce” adına doğal güçlerle karşı karşıya gelme zamanının geldiği benzeri— 1789 Fransız devriminin politik ve öznenin farkındalığının ortaya çıkmasını savunan dilini kullanması tesadüf değildir. Böylece doğanın kendisini enerji kaynağı olarak kullanıp yeni kolektif insani amaçlar ve projeler için yakıt hâline getirecektir.3 Hayal ettiği dünya, mallar ve insanları taşıyan gemilerin geçebileceği kanallar ve limanlar, sulama barajları, yeşil alanlar, otlak ve bahçeler, geniş çaplı yoğun tarım, sanayiyi destekleyen su gücü, yeni kasaba ve şehirlerden oluşur. Bu noktada Adam Smith’in kapitalist manifestosuna (Ulusların Zenginliği, 1776) varılabilir: “Üretici, gerekenden fazla kazanıp kâr ediyorsa bu fazlalığı istihdam için, dolayısıyla kârını artırmak için kullanabilir.”4 Buradaki tek fark Goethe’nin Faust’unun paradan ve sermayeden hiç bahsetmiyor olmasıdır. Bu bahsetmemezlik, Faust’un mevcut sermayesini kullandığını akla getirirken, diğer yandan verdiği hizmet ile kazandığı parayı da sürekli istihdama yatırmasıyla açıklanabilir. Sürekli işgücüne yatırım yapması ise, yarattığı kentin önlenemez büyümesiyle sonuçlanacaktır. Paradan bahsetmemesinin sebebi içinden geldiği arkaik geleneksel düşüncede fazla para kazanmanın günah olduğu yönündeki düşünce mi, yoksa politik gelişmeci tavrının da bunda bir etkisi var mı? Belki de, kendi kişisel ve düşünsel devriminin ön planda olması kapitalizm ve sermaye kavramlarından bahsetmemesini açıklar. Ki bu gelişme meselesinin politik olduğunun bilincindedir Goethe; sermaye, işgücü ve toprak üzerinde denetim gerektiği için imparatorla anlaşma yaptığını söyler Faust. Akıl ve büyü güçleriyle imparatorun iktidarının sağlamlığını garantileme karşılığında, imparator Faust’a gerekli olan her işçiyi toplama ve yaşayanları yerlerinden etme yetkisi verecektir. Böylece hayalini kurduğu projesi başlar, delice bir hızla çalışarak devam eder. Öyle bir hızla ve planlı örgütlenmeyle devam ediyordur ki, mucizevi bir durum olduğunu düşündürtür insanlara. Mephisto’nun arka planda dahi çalışmıyor olması ve teknolojik olarak gelişmemiş aletlerle çalışan işgücü, buradaki tek itici gücün modern endüstriyel örgütlenme olduğunu gösterir; yoğun ve sistematik bir işgücü örgütlenmesi. Mephisto’nun işçilerin başında, onları sürekli güç bulmaya sevk etmesi, Faust’un “onları para ile doyur, iyi ya da kötü yola getir” anlayışının hâkim olmasından gelir.

Bunun yanında birinci bölümde bahsedilen “yaratıcı gücün yanındaki zayiat teferruattır” yaklaşımı, insan kanının nehirden oluk oluk akması şeklinde karşımıza çıkar. Fakat modern zamanların acımasızlığı Faust’ta son derece işlevsel hâle geldiği için önemsenmeyecektir. Kimseyi ve hiçbir zorluğu sınır edinmeden, geleneksel ahlaki sınırların üzerinde olmak ve sınırları çiğnemek bu oluşumun nüvesini oluşturur. Sadece emek sömürüsü üzerindeki ahlaki sınırların yıkılması değil, gece gündüz düalizmi ya da üretimi engelleyecek herhangi bir şey bu devasa inşaat projesinin önünde yıkılır gider.

Birinci bölümün sonundaki aydınlanmanın sonuçlarından olan kendini adamışlık, işte bu projeyle hayata geçer. Sanayinin çarkları tüm vahşetiyle dönerken bu yapıtından en kazançlı çıkacak olanların orada çalışan sıradan insanlar olacağını düşünür. Durağan bir geleneksel ekonomi yerine dinamik, sürekli üreten bir dönem başlamıştır. Çalışan insanların eylem özgürlüğü içinde olacağını savunur.

Burada modern dünyaya özgü bir kötülük tarzı oluşmuştur; kişisel olmayan, dolaylı sistemin çarkları arasında sıkışan işgücüne yönelik ve karmaşık örgütlenmeden kaynaklanan bir kötülüktür bu. Harari’nin anlatısındaki köleleştirme üzerine, kâr olmasa bile iş hacminin genişlemesine yönelik üretim baskısı kurulmuştur artık.5

Büyümenin ahlaki koşullarla sınırlandırılmadığı durumda sistemin felakete sürüklenmesi, kapitalist yatırım sermaye döngüsüne benzetilebilir. Marx’ın deyimiyle emek gücü üzerindeki erkin kontrol edilememesinden dolayı, sistem kendini yok etmeye doğru sürüklenmektedir. Bir yandan da Goethe’nin modernliğe özgü kolektif, kişisel olmayan bir güdüyle eski dünyanın görünüm ve algısından hiçbir iz taşımayan, tümüyle modernleşmiş bir alan yaratma güdüsü vardır. Faust’un istediğini bu yönde kurgulamıştır. Maddi dünyanın modernleşmesini yüce bir tinsel kazanım olarak gören Goethe’ye göre dünyayı yeni yoluna sokan ‘geliştirici’, modern bir kahramandır. Faust’un trajedisi, hayatı trajediden arındırma isteğinden kaynaklanır.

Yapılaşmaya açtığı inşaat alanı içerisinde kalan küçücük son bir araziye sahip olma arzusuyla oranın geleneksel sahiplerinin çıkarılmasını, oranın da alana katılmasını emrederek eski dünyaya olan tahammülsüzlüğünü gösterir. “Benim olmayan şu birkaç ağaç, dünyalara sahip olma arzumu zedeliyor” diyerek en güçlü olanın daha narsistik güç sistemini geliştirmesini örnekler.

Çağlar öncesinden gelen bu narsistik güdü, modern durumda da kendini fazlasıyla göstermektedir. Sözgelimi ülkenin şu an yaşadığı güncel durum buna iyi bir örnek olabilir. Kamusal otorite halkına verdiği meşru gücü elinden geri almak için propaganda yaparak, bunu halkın kararıymışçasına dayatmak için güncel mecraların hepsini kendi lehine kullanmaktadır. Faust örneğine dönersek, arazinin sahiplerinin katledilerek devre dışı bırakılmasıyla son bulan durum, ‘geliştirici’nin kötülük yapma potansiyelini ortaya çıkarır.

Sonunda vicdanen rahatsız olan Faust sorumluluğu Mephisto’ya atarak, onu suçlar ve kovar. Sadece başkalarını değil kendini de aldatmaya çalışarak, önce kendi başlattığı geliştirme işinden sorumluluk almadan kurtulmaya çalışmaktadır. Berman bu durumu şöyle açıklar: “Geliştirme süreci canlı bir fiziksel ve toplumsal mekâna dönüşürken bile, geliştiricinin içinde yeniden yaratmaktadır o yitik toprağı.” Goethe modernliğin, ona hayat ve güç veren geliştiriciyi nasıl yuttuğunu bu şekilde anlatır. Gelişme trajedisinin bu olduğunu söyler Berman.6

Faust’un iç dünyasının imgelerinde istek, ihtiyaç, suçluluk, kaygı isimlerinde beliren hayaletler de bu duruma dair çok şey anlatır. İlk üçünü kovsa da kaygıyı kafasından uzaklaştıramaz. Yüzleşmekten her zaman kaçtığı için kaygıyı da kovar, fakat yüzüne üfleyerek onu kör eder; ne var ki tüm hayalleri ve eylemleri de o zaten kör olduğu için doğmuştur. Buna rağmen eylemlerine devam eder; artık kendini tümüyle canlı ve ölmeye hazır olduğunu hissederek dünyayı geliştirmeyi sürdürür. Eylemlerine devam etmesi kapitalist düzenin kendini sürdürmesi konusunda çok başarılı olmasına bağlanabilir: Sürekli işgücü, sermaye ve yeni yatırımlar, toplumun çalışma devamlılığının sağlanması ve kapitalistlerin dışında kimsenin yönetemeyeceği bir dünya yaratılmıştır.7

Goethe’nin Faust mitosu erken modernleşme döneminin sıkıntılarını, kaygılarını, düşünsel gelişme doğrultusunu ve etik/ahlak sorgulamasını yaptığı bir anlatı olmasından ötürü sanayileşen ülkelerin bu dönemlerinin “Faust çağı” olarak adlandırılmasına yol açmıştır. Sistemin devamlılığını sağlayanın yeraltı güçleri ya da Mephisto adındaki şeytandan ziyade, sistemin kendi mensupları ve denetlenemeyen kamusal ve bireysel dinamikler olduğu gerçeğiyle yüz yüze bırakmıştır bizi. Modernlik, bireysel olarak kendi Faust’larını içinde barındıran toplumlar yarattı. Bu kısırdöngü içerisinde modernleşmenin yapısal elementleri olarak ‘kendi küçük inşaat alanlarımızda Faustçuluk oynayan bireyler’ olduğumuz veya hâline geldiğimiz açıktır.

_ 
Bu metin, İstanbul Bilgi Üniversitesi Mimarlık Tarihi Teorisi ve Eleştirisi Yüksek Lisansı Programı’nın, “Felsefe, Teknoloji ve İnsanlık Durumu Üzerine Okumalar (2017 Bahar)” adlı seçmeli dersi kapsamında üretilmiştir.

1. Yuval Noah Harari, Hayvanlardan Tanrılara - Sapiens, Kolektif Kitap, 2015, s. 111, “Piramitleri İnşa Etmek”.

2. Modern bilim, Latince “bilmiyoruz” anlamına gelen bu kelimeye dayanır ve hiçbir şey bilmediğimizi söyler. Şu ana kadar bildiğimizi varsaydığmız şeyler zamanla çürütülebilir; hiçbir kavram, teori ve idea kutsal ve eleştiriden muaf değildir. Harari, Sapiens, s. 250, “Cehaletin Keşfi”.

3. Marshall Berman, Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor, İletişim, 1994, s. 93.

4. Harari, Sapiens, s. 307-8.

5. Harari, Sapiens, s. 328, “Kapitalist İtikat”.

6. Berman, Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor, s. 101.

7. Harari, Sapiens, s. 328, “Kapitalist İtikat”.

Faust, gelişme, meta, modernlik, Nilay Aktuğ, sermaye